Yüksekdağ: Bizi assanız da konuşacağız

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, “Beni assalar dahi o söylediğim sözlerden dolayı kimse bana hesap soramaz” dedi.

Tutuklu HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Sincan Cezaevi Mahkeme Salonunda görülen duruşmasında savunmasına devam etti.

‘HER KOŞULDA SİYASET YAPACAĞIZ’

Yüksekdağ, Türkiye’de yaşanan kutuplaşmanın somut bir hal aldığını söylerken, “Türkiye siyasi iktidar tarafından bölünmüş durumdadır. Devlet kademeleri, muhalefet ve yasama organı dizayn edilmeye çalışılıyor. Bunların her biri bir yıkıcılığa bölme hareketine dönüşmüş durumda. Bizi yıkıcılıkla, bölücülükle itham edenler şu an yıkıcı bölücü siyasetin en önde gideni, bayrak tutanı durumdalar” dedi.

HDP’nin her koşulda siyaset yapacağını kaydeden Yüksekdağ, parlamento dışında da siyaset yapacaklarını ifade etti. Yüksekdağ, savunmasına şöyle devam etti:

“Siyasi iktidar bunun farkına varamaz çünkü farkına varamayacak kadar kendinden geçmiş, çılgınlıktan gözü kararmış durumda, Türkiye’nin sigortası çoktan attı, hassas noktaların da kayışlarını kopardılar. Siyasi iktidar Türkiye’yi nereye çarpacağı belli olmayan bir noktaya götürüyor. Bu gidişatı durdurmanın yolu elbette var. Siyaset bunun için var. Siyaset en krizli durumlarda yol bulmak, yol açmak, sürdürmek demektir. Ama bugün bizim hakkımızda açılan davalar, siyasi iktidarın tüm alanları zapturapt alması Türkiye’nin gelecek kapasitesinin kaybolması anlamına geliyor. Bu kaybı kaç yılda telafi edeceğimizi bile bilmiyoruz. Bunu öngörecek noktayı da aştık. Eğer felaketin ne durumda olacağını çoğu kimse öngöremiyorsa durumun boyutları ciddidir.

Bizler içeride, arkadaşlarımız dışarıda bu zor koşullarda imkansızı sağlayacak hareket kabiliyeti sergiliyorlar. Her şeye rağmen diri bir dinamik var. Bize düşen Türkiye’yi bu kriz ortamından çıkarmak, demokratik bir tahkimat gerçekleştirmektir. Ama bugün siyasi iktidar kendini korumak, güvence altına almak tek adam ve tek parti iktidarını her şeyin yerine koyma siyaseti gütmektedir. Düşüncelerden çok saplantılı konuşulmaya başlanmışsa çok derin bir kriz vardır. Türkiye toplumu bu krizden çıkmak için adım atmaya da yöneldi ama bu adımlar kesildi. Biz siyasi mücadele yürütemiyoruz. Çıplak zora karşı mücadele yürütüyoruz. Demokratik ülkelerde siyaset eşitlik ve silahların eşitliği ilkeleri çerçevesinde ilerler. Ama Türkiye’de toplumun büyük kesimi tamamen silahsızlandırılmış, savunmasızlaştırılmış durumda. Bunun karşısında küçük bir azınlık bütün devlet olanaklarını kuşanmış. Bunun mücadelesi yaşanıyor.

‘AYM HÜKÛMETİN BASKISINA GÖRE KARAR VERİYOR’

Temelde böyle bir adaletsizlik odluğu sürece normalden bahsetmek mümkün değil. Yargılama süreçlerinin de normalleşmesinden bahsetmek mümkün değil. Bakın, kısa bir süre önce Anayasa Mahkemesi bir gerekçeli karar açıkladı bizim başvurumuza ilişkin. AYM uzun bir süre önce bir karar vermişti, siyasi iktidardan gelen bir de baskı vardı. Biz bu duyumları alıyorduk. Karar metninin politik bir metinden farkı yok. Bakın, kısa bir süre önce Anayasa Mahkemesi bir gerekçeli karar açıkladı bizim başvurumuza ilişkin. AYM uzun bir süre önce bir karar vermişti, ancak siyasi iktidardan gelen bir de baskı vardı. Biz bu duyumları alıyorduk. Açıkladıkları karar metninin politik bir metinden farkı yok. Evrensel, hukuki ilkeler yok. Hiçbir ölçü kalmamış. Hükümetin başı bize ne söylüyorsa AYM kaleminden o dökülmüş. Böyle bir metni hukuki karar olarak algılamamızın imkanı yok. Bazı replikler hukuk kurumlarının replikleri haline dönüştüyse çok fena durumdayızdır.

‘YARGI KRİZDE’

Kurumların en azından birisinin dinamo rolü oynayabilecek durumda olması, krize sürüklenmemiş olması gerekir. Seçme şansımız olsa yargı kurumu krize sürüklenmesin deriz. Ama Türkiye’de yargı kurumu da krize sürüklenmiş durumda. Yasama organı da elindeki tüm sermayeyi, kendi varlığını korumaya yatırmış durumda, krizi derinleştirmeye odaklanmış durumda. Demokratik kriterler harcanabilir ve gözden çıkarılabilir yeter ki siyasi iktidarın ayağına taş değmesin, sarayın önünden kuş uçmasın. Tüm varlıklarını buna adamış durumdalar. Elbette biz AYM’den olumlu bir karar beklemiyorduk ama beklediğimizden de daha olumsuz bir karar çıktı. Sonuç olarak bizi yaralamaz, zedelemez. Ama Türkiye’de bir yargı kurumunun böyle bir kararın altına imza atmış olması hepimizin toplumsal gururu, vicdan, adalet duygusu açısından zedeleyicidir. Bütün bir Türkiye toplumunu, tüm Türkiye halklarına zarar veren, Türkiye’nin imajına zarar veren yaklaşımlar ve gerekçelerden oluşmuş bir karardan bahsediyoruz.

Üst yargı kurumlarından, yargı kurumunun başının eğilmesinden sonra umudumuzu önemli oranda kesmiştik. Çok büyük beklentimiz yoktu. Türkiye’de bu görüntülerin yaşanması, o görüntüler basına yansıdıktan sonra o fotoğrafı kim çekti, nasıl çekti, komplocu açıdan çekti tartışmaları yapıldı. Eleştirmek yasak ama o görüntülerin sergilenmesi normal. Temel kriterlerin bu kadar ayaklar altına alındığı başka bir dönem yaşanmamıştır. Bunu kişisel bir mesele olarak görmüyoruz. Bütün Türkiye’deki hukuk adalet mekanizması ve Türkiye halkları bunun haksız adaletsiz sonuçlarını göğüslüyor. Haksız sonuçlarıyla yüzleşiyor. Sonra karşımıza siyasi iktidar tarafından gün gün yönlendirilen bir siyasi anlayış ve çifte standartlı kararlar çıkıyor. Damadın gördüğü toleransı bir siyasi göremiyor. Sosyal yaşamdaki çelişkiler düzenleme gereken alanlarda üst perdeden korunuyor ve doğrulanıyor. En üst perdede bu çelişkiler yaşanır ve doğrulanırsa tabanda ne yaşanır, siz söyleyin.

‘SİVİL ÖLÜMLERDE İLK BEŞTE’

Türkiye gerileme raporlarında bolca ilerleme kaydediyor. Sivil ölümleri oranında Suriye, Yemen ve Afganistan’la birlikte ilk 5’te. Belli dönemlerde uluslararası kurumların ithamlarıyla karşılaşmış, bütün yapısı bertaraf olmuş ülkelerden bahsediyoruz. Türkiye bu ülkelerle beraber ilk 5’te yer alıyor. Biz niye yargılanıyoruz. Yargılandığımız davaların içeriğine bakın ölümleri, çatışmaları eleştirdiğimiz için. Çatışmaya yol açan siyaseti doğrudan eleştirdiğimiz için yargılanıyoruz. Doğruları siyasi iktidara söylemek suç kabul ediliyor. Çünkü bu siyasi iktidar Türkiye o en kaotik ülkelerle, savaşın yaşandığı ülkelerle sivil ölümlerinde ilk 5’e girsin. Yeter ki kendisi liste başı olsun. Ama biz bunu dert etmek zorundayız. Muhalefet partisi olarak dert etmek zorundayız. Muhalefet partisi neden vardır? Siyasi iktidar kendini kaybederse kendine gel demek için vardır. Biz kendine gel dediğimiz için yargılanıyoruz.

(…)

İddianamede belirtilen konular ve iddianamenin ele alış biçimine değinmek istiyorum. İddianamedeki sözler benim. İddianame o kadar içler acısı ki, bu konuşmalardan dolayı, terör örgütü yöneticisi durumuna getirmiş savcı. Baştan beri neyin mücadelesini veriyoruz. Biz siyasetçiyiz, siyaset yapanlar konuşur, beğensen de beğenmesen de bu onun görevidir. Bizim davalarımız zaten hukuki davalar değil siyasi komplo davaları. Bir siyasetçi yaptığı konuşmalardan dolayı yargılanır mı? Hem de terör örgütü üyeliğiyle. Bir konuşmayla örgüt üyeliğim ispatlanıyor. Buna inanan varsa, inanan bir savcı varsa üzülüyorum. İnanmadan zoraki yazdıysa gene üzülüyorum.

Propaganda, siyasi düşünce ifade etme her insanın hakkıdır. Bu hakkı görev olarak üstlenmiş bir siyasetçi terör örgütü ile organik bağı olduğu iddiasıyla yargılanacak. Bunun akıl alır yanı yok. Bu iddianamenin esas sorunu olmayan şeyleridir. Olmayan şey, benim TBMM’nin organik bileşeni olduğum gerçeği. Olmayan şey; eş genel başkanı olduğum partinin programı, görüş açısı yoktur. Oturmuşlar sayfalar dolusu yazmışlar, bana bir örgüt yaratmışlar. Aynı zamanda bir yasama organı bulmuşlar. Ben akla hakaret görüyorum bu sözleri söylemeyi. Benim ait olduğum bir tane yasama organı var; o da TBMM.”

‘CİZRE VE SUR’DA SİVİLLER KATLEDİLDİ’

Mahkeme heyeti Yüksekdağ’a Cizre ve Sur’a ilişkin yaptığı konuşmaları hatırlatarak, “Orada hendek kazanlar kimdi” sorusunu yöneltti. Yüksekdağ, şu cevabı verdi:

“Cizre’de Sur’da yüzlerce sivil öldü. Orada sadece silahla çatışan insanlar yoktu. Orada siviller de vardı. Kararınızı verdiyseniz bu yargılamayı sürdürmeyin. Bu yargılamayı yapmayın, kendinize de bana da hakaret etmeyin. Ben burada öldürülen 7 yaşındaki çocuktan, sokaklarda cesedi çırılçıplak teşhir edilen kadından bahsediyorum. Bunu bir terör örgütü olarak kabul eden sizlersiniz. Biz siyasi iktidara anlatırken de aynı gerilimi yaşıyorduk, sizinle konuşurken de aynı gerilimi yaşıyoruz. Birbirinizden farkınız yok. Verin kararınızı ve bu tiyatro sürmesin böyle.”

MEHMET TUNÇ VE DİRENENLERİ SELAMLADI

Yüksekdağ, savunmasını şöyle sürdürdü:

“Oradaki katliamları, devlet şiddetini kınadım. Orada direnen insanları selamladım; çünkü orada evini terk etmeyen Taybet Anne de, cenazesi 15 gün buzdolabında bekletilen Cemile de selamlanması gereken biridir. Sivil oldukları bile bile canlı canlı katledilen Mehmet Tunçlar da selamlanması gereken insanlardır. Sonra teröre karşı mücadele yürütülüyordu, güvenlik güçleri de gitti temizledi bitti. Bu kadar basit mi? Bir felaket yaşandı Cizre’de Sur’da Nusaybin’de bunları daha konuşamadık bile. Bu insanların sözü söylenmeyecek mi, biz o insanların yurduna bağlılığına bir saygı göstermeyecek miyiz? Biz uzaydan mı geldik. Ben Van milletvekiliyim. Beni assalar dahi o söylediğim sözlerden dolayı kimse bana hesap soramaz. Ben halkıma hesap veririm, insanlığa hesap veririm. Siyasi iktidarlar da mahkeme heyetleri de fanidir. Bizim sözlerimizi tarih yazacak tarihin işiteceği şekilde konuşmakla mesulüm. Birinin ne duyduğu önemli değil tarihin beni duyacağı şekilde konuşurum. Beni en fazla asarsınız. Her bahsettiğinizde teröristler, hendek kazanlar diyorsunuz. Ama biz o süreçte yaşanan çatışmaları durdurma çabalarımızdan dolayı da yargılanıyoruz. Bakın DTK konferansı, neydi derdimiz? Hendekler kalksın, çatışma olmasın. Eğer demokratik siyaset yoluna inanmasak Meclis’te neden olalım? Hala iddianamelerde siyasi iktidar ağzıyla silahlı militanları mı selamladın sorularıyla muhatap oluyorum. Bu bir iddia değil hakarettir. Bakın her şeye rağmen buradayız, saygımıza buradayız. Gelmeyebilirdim de ben buraya, bir şeyler tutturmaya çalışıyoruz.

O süreç içinde 300’den fazla sivil öldü. Bazıları tespit edilemiyor. Toplam bin ölümden bahsediliyor. 3 buçuk aylık bebek, 80 yaşında ihtiyar öldü. Bunlar için tek bir söz söyleyemeyecek miyiz? Hesabı zaten soruluyor, koruma altında. Ne yapacaksınız BM’ye dava mı açacaksınız? Ne yapacak siyasi iktidar. ABD’de Zarrab davasını sürdüren savcılar hakkında burada yakalama kararı çıkarıyorlar. Gülemiyoruz bile. Ne yapacaksınız BM İnsan Hakları Komisyonu hakkında da mı dava açacaksınız. Bizim hoşumuza mı gidiyor BM’de raporlar hazırlanması ya da bu memlekette yargılanmayan ahlaksızlıkların ABD’de yargılanması.

‘BİZİ ASSANIZ DA BU GERÇEKLERİ KONUŞACAĞIZ’

Figen Yüksekdağ’ı assanız da, öldürseniz de hapsetseniz de bu gerçekler konuşulacak. Yaptığım konuşma da bu bağlamdadır. Örgütü övmek örgütle ilişkilendirmek kesinlikle art niyetlidir. İddialardan birisi de bizim hakkımızda daha soruşturma açılmadan linç kampanyası başlatılan bir konu ile ilgili; 6-8 Ekim olayları ve Kobanê direnişi dönemi. Ben partinin eş genel başkanıyım. Yapılan her çağrıdan birinci derecede ben sorumluyum. Bu yaptığımız çağrı siyasi linç operasyonunun gerekçesine dönüştürüldü. Bütün davalarda olduğu gibi 6-8 Ekim olayları da siyasi bağlantılarıyla birlikte konuşulması gereken bir konudur. Konu tamamen siyasi. Savcılık soruşturmasını yapan ekipler tarafından değil doğrudan siyasiler tarafından doldurulmuş. Daha ortada dava yokken, soruşturma yokken önce linç kampanyası başladı, arkasından dokunulmazlıklar kaldırıldı, davalar açıldı, bir de baktık ki iktidar sözcülerinin, havuz medyasının tüm cümleleri iddianamede.

‘6-8 EKİM OLMASAYDI IŞİD KOMŞUMUZ OLACAKTI!’

6-8 Ekim de bunun en somut örneği. Önce bir siyasi operasyon başlatıldı ardından yargı meselesine dönüştürüldü. Yaptığımız çağrı Türkiye’nin çok açık biçimde karşı karşıya kaldığı felaketi durdurma çağrısıdır ve çağrımız sayesinde Türkiye büyük bir felaketten kurtulmuştur. Eğer 6-8 Ekim’de demokratik kamuoyunun destek eylemleri olmasaydı IŞİD bugün kapı komşumuz olacaktı. O süreç içerisinde IŞİD vahşetine karşı verilen mücadelenin desteklenmesi ve desteklenmeye çağrılması kadar meşru bir şey yoktur. O süreçte bizim yaptığımız çağrıyla çok doğrudan ilgilenmiyorlardı. PYD ile ilişkileri Kobanê ile ilişkileri çok farklıydı. Yine kandırıldık diyorlar ama hem kendilerini kandırıyorlar hem halkları kandırıyorlar. Bugün bambaşka noktadalar. Açıklamayı yaptığımız dönem böyle kıyametleri koparmadılar. Madem açıklamalarımız, çağrımız bu kadar önemliydi niye o dönem ses çıkarmadılar. O dönem bu kadar irrite etmiyordu. O dönem bizim siyasi iktidarla görüşmelerimiz Kobanê eksenli devam ediyordu. PYD ile iktidarın görüşmeleri de aktif olarak devam ediyordu.

6-8 Ekim çağrısına ilişkin iddialar üretilmiş naylon iddialar. Oturuyorlar masada nereden suç uyduralım diyorlar. Algı operasyonunu bunun üzerinden yürütelim kararı alıyorlar. 6-8 Ekim olaylarının bu kadar büyütülmesinin tek anlamı budur. O dönem içerisinde yapılacak en kötü şeyi bu ülkenin Cumhurbaşkanı yaptı. Biz kendimizi paralasak 7 Ekim günü Erdoğan’ın “Kobanê düştü düşecek” açıklamasını yaparken ki etkisini yaratamazdık. Yaratamadık da. 6-8 Ekim olaylarının temel müsebbibi de kışkırtıcısı da bu sözün sahibidir. Medya organlarımız olmadığı için, olanlar bloke deldiği için, sesimiz kısıldığı için, hapse atıldığımız için bu gerçekler sanki yokmuş gibi davranılıyor. Tam bir yalanın içine itiliyor tüm ülke. 6 Ekim’de bizim bu çağrıyı yaptığımız süreçte Kobanê eylemlerinin hepsi demokratik ve hiçbir ölümün yaşanmadığı eylemlerdir. 7 Ekim’de ne zaman ki Cumhurbaşkanı “Kobanê düştü düşecek” dedi bu, toplumda büyük bir infial yarattı. Sokağa çıkaran Figen Yüsekdağ, Selahattin Demirtaş, HDP MYK değildi. Tayyip Erdoğan’dı.

‘ERDOĞAN HALKI SOKAĞA ÇAĞIRDI DİYE YARGILANIYOR MU?’

Bizim şu aşamada demokratik bir çağrıyı, herkesin yaptığı bir çağrıyı olağanüstü durumlarda yapması gereken çağrıyı suç mu? Bugün Cumhurbaşkanı halkı sokağa çağırdı diye 250 kişinin ölümüne sebep oldu diye yargılamayı aklından geçiriyor mu, geçiremiyor. Çünkü o çağrıyı yapması gerekiyordu. Geçiremiyor, niye? Darbeye karşı demokratik bir tutum ifade ettiği için. O çağrıyı yapmasaydı böyle bir yeri niye işgal ediyorsun derdik. Böyle bir olağanüstü çağrıyı siyasi yeri olan insanların yapması gerekiyordu. Ama eğer 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı bugün Tayyip Erdoğan burada yargılanırdı.

‘KATLEDİLEN 45 ARKADAŞIMIZIN HESABI VERİLMEDİ’

Biz doğru bir çağrı yaptık, gözümüzün önünde insanlar boğazlanırken, ey Kürt halkı amcanızın kızı, teyzenizin oğlu ölüyor ama biraz bekleyin mi diyecektik? Böyle bir ahlak var mı? Bizim her şeyden önce ahlaki sorumluluğumuz gereği bu çağrıyı yapmamız gerekiyordu. Kobanê’de insanlık boğazlanırken bizim dayanışma çağrısı yapmamız gerekiyordu. Eğer siyasi iktidar müdahalesi olmasaydı, provokatif söylemler olmasaydı o acı olaylar yaşanmayacaktı. Şimdi utanmadan bizi o acı olayların sorumlusu olarak gösteriyorlar, katil ilan ediyorlar. Böyle bir aymazlık olamaz. Daha bu siyasi iktidar o günlerde öldürülen 45 partili arkadaşımızın hesabını vermedi. Bu bir zulümdür, hakarettir. Ben bunu bir yargılama olarak kabul edemem. O süre içinde bizim 45 arkadaşımız öldürüldü. Tek biri hakkında soruşturma başlatılmadı. Bunda anormal bir şey yok mu? Siyasi bir saikle, numunelik bile olsa tek bir dava açmadılar.

Kobanê eylemleri sürecinde hiçbir dava açılmamış olması tam anlamıyla bu siyasi kararın ve müdahalenin ürünüdür. Ama dünya döner dünyayı bağlasanız da durduramazsınız. Bu gerçeklerden kaçamayacaklar. Böyle bir iddianameden adil sonuçlar, objektif değerlendirmeler beklemek çok mümkün değil. Kobanê sürecinde bizler 9 Ekim günü HDP, HDK, DBP ve DTK olarak o dönem İmralı’dan hükümet aracılığıyla Öcalan tarafından bize iletilen notu okumasaydık ve kurum temsilcileri olarak halkımıza itidal ve sağduyu çağrısı yapmasaydık bugün 6-8 Ekim olayları çok daha farklı bir mecraya gidebilirdi. Biz siyasi iktidarın görüp de müdahale etmediği bir şeyi gördük ve müdahale ettik. Provokasyon gördük ve müdahale ettik.

Birçok noktada provokasyon hareketleri kendisini gösteriyordu ve siyasi iktidar çok açık çağrılar yapmalıyken, en azından operasyonları durdurup siyahı beyazı görmesi gerekiyorken bir sorumluluk üstlenmedi. Şiddeti durdurmak gibi bir sorumluluk üstlenmedi. Hükümet yetkililerinin bütün açıklamaları duruyor gazete kupürlerinde. Af Örgütünün, uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporları ortada. Hüda-Par’dan birileri sorulara şöyle cevap veriyor Yasin Börü’lerin evleri kuşatıldığında polise haber veriliyor ve 45 dakika boyunca Diyarbakır gibi bir yerde polis gelmiyor. Bunu Uluslararası Af Örgütü’nün raportörüne söylüyor, o anı yaşayanlardan birisi. 45 dakika boyunca polisi aradık, emniyeti aradık polis gelmedi ve cenazeler yerde linç edilirken de gelmedi. Türkiye’de bir tane mahkeme kaydında bulamazsınız bu anlattığımı. Niye? Çünkü açılmış tek bir dava yok. Yasin Börü ile ilgili dava da böyle, çünkü amaç HDP’yi suçlamak. Yasin Börü’lerin davası siyasi iktidar tarafından kullanılan bir davaya dönüştü.

‘DARBENİN ZEMİNİ…’

6-8 Ekim süreci FETÖ’cü yapılarla birlikte düzenlenen bir provokasyon sürecidir. Bizim çağrımızla hiçbir ilgisi yoktur, bizim çağrımız demokratik bir çağrıdır. Kobanê süreci çözüm sürecinin de bitirilmesi için kullanılmıştır. O dönemin siyasi iktidarı önüne geçecek bir siyasi irade göstermemişlerdir. Bunun en temel nedeni de kendi zaaflarıyla, Kürt sorunuyla yüzleşmemeleridir. Kürt sorunuyla yüzleşselerdi o provokasyon gerçekleşmez, darbeler de kendilerine zemin bulamazlardı. Biz o dönem hükümetle görüşmeler sürdürüyorduk. Çok net olarak şunu söyledik: 6-8 Ekim’e kirli eller girdi, demokratik çözümü tahkim etmediğimiz sürece bu kirli eller uzanmaya devam edecektir. Ama ne yazık ki devam etti ve bunu bir siyasi hesaplaşmanın konusu haline dönüştürdü.

‘HALKA KARŞI SORUMLULUĞUMUZU YERİNE GETİRDİK’

Biz DTK kongresinde de, ablukalar döneminde yaptığımız bütün konuşmalarda şunu ifade etmeye çalıştık: Türkiye’de bir yeni anayasa tartışması yapılıyor. Bu tartışma yapılırken Türkiye kendi iç dinamiklerini de tartışabilir. Bizim varlık nedenimiz siyaset ve çözüm odaklı bir varlık ortaya koymak. Bu çözüm amaçlı projeyi başarıya ulaştırmaktır. Bu modelin, öz yönetim, özerklik gibi modellerin tartışılabileceğini ifade ettik. Onunla ilgili tartışmalardan dolayı da yargılanıyoruz. İnsanlar, taleplerini ortaya koyma hakkına sahiptir. Demokratik gösteri yapma, irade beyan etme hakkına da sahiptir. Öz yönetim gibi demokratik bir taleple iradelerini ifade eden halkımıza karşı da sorumluluklarımızı yerine getirdik. Gelin bunu şiddet sarmalından çıkaralım dedik Meclis’te. Silahların susmasının yolu siyasetin konuşmasıdır dedik. Diyarbakır’daki DTK kongresinde ifade ettiğimiz tastamam budur. Hukuki açıdan da sosyolojik açıdan da çok zorlama iddialar söz konusudur.”

Yüksekdağ’ın savunmasından sonra avukatları söz aldı.

ANF

Related Articles