Yontma taş devrindeki şehir ve modern öfkeliler! Özgür Amed

ozguramed@live.com | 21 Kasım 2017 Salı

Birçoğu yolsuzluk yapmaktan görevden alınan kayyumları parlatma ve yağlama haberlerine çukur medyada düzenli olarak yer veriliyor. Geçen gün Star gazetesi Amed’e el atmış. Yaptığı haberin kaynağını da Güneş gazetesine dayandırmış. Bakalım ne demiş: “Diyarbakır’ın merkez Bağlar ilçesinde yolları asfaltlanan mahalleli, pankart açıp havai fişekli kutlama yaptı.“

Devamında ise “İlçe sakinlerinden Hüseyin Gedikli, büyükşehir belediyesine görevlendirme yapılmasının ardından kentin hizmetle tanıştığını söyledi. 13 yıldır böyle bir hizmet görmediklerini vurgulayan Gedikli, şöyle konuştu: „Onun için Cumali Atilla’ya ve ekiplerine çok teşekkür ediyorum. Diyarbakır altyapı hizmetini Atilla ile gördü. Şimdiye kadar düzgün bir asfalt çalışması görmedik. Aynı zaman da ağaçlandırma da yapılıyor. İnsanlara yakışan hizmet yapılıyor. Bizde halka hizmet, Hakk’a hizmettir. İnşallah el birliğiyle daha güzel bir yaşam elde edeceğiz.”

Haberi üfüren editör ya da belediye basını hızını alamamış olacak ki arada “bizde” demiş. İnsan okurken tebessüm ediyor. Gören de der Amed barbarlık çağından yeni çıkıyor. Taş devrini daha aşamamış ve hala toprak içerisinde, mağaralara gömülü bir yer. Neymiş altyapı ilk defa gelmiş. Şimdiye kadar sanki herkes şehrin dışına gidip lavabo ihtiyacını görüyordu. Tabi en önemlisi havai fişek ile kutlama! Bu da sanırım artık homo erectus döneminden homo sapiense geçiş oluyor. Düşünen ilk insan Bağlar’a geldi ve asfaltı gördü, sonra kayyuma sarıldı ve sevincinden havai fişeği icat etti. Uyuşturucu tacirleri, bahisçiler birbirine sator, tabanca, keleş ile giriyor; belediye diyor halk hizmetimiz için kutlama yapıyor. Ne kadar tebrik etsek az…

***

İçişleri bakanı en son „Kasım’ın 20’sine kadar bizi seyredin” demişti. Yeni bir bitirme planından söz etmişti. 20 Kasım geldi geçti. Sanırım yeni bir tarih üzerinde çalışıyor bakanlık. Malum daha önceki tahminlerde tökezlemişti. Erdoğan da geçen hafta yine bir yerleri yerle bir etmekten bahsetti. Artık yetişemiyor insan, kendilerinin yakıp yıkma hızlarına, hayallerine.

Arap gezgini İbn-i Batuta, Hindistan’da sultan Muhammed Tuğlak’ın sarayında yedi yıl yaşar. Orada tanık olduğu bir olayı anlatır. “Zamanın en güçlü ve en iktidar tutkunu hükümdarı olan Delhi Sultanı Muhammed Tuğlak, sürekli olarak geceleri kabul salonunun duvarları üzerinden atılan mektuplar bulur. Bu mektupların tam içeriği bilinmemekte, ancak sövme ve hakaretlerle dolu olduğu söylenmektedir. Bunun üzerine sultan, o zaman dünyanın en büyük kentlerinden biri olan Delhi’de taş üstünde taş bırakmamaya karar verir. Koyu bir Müslüman olarak adalete çok önem verdiğinden, kentte yaşayanların tümünün evlerini satın alır ve onlara konutlarının değerini eksiksiz öder. Sonra onlara, kendine başkent yapmak istediği yeni ve çok uzak bir kente, Daulatabad’a gitmeleri buyruğunu verir.

Kentte yaşayanlar buyruğu dinlemezler; bunun üzerine sultan, çığırtkanı aracılığıyla üç gün içerisinde kentte tek insan kalmaması gerektiğini ilan eder. Çoğunluk buyruğa uyarsa da, birkaç kişi evlerinde saklanırlar. Sultan kenti taratıp, kalanları arattırır. Köleleri, sokakta biri topal, biri de kör iki adam bulurlar ve sultanın önüne çıkarırlar. Sultan topalın bir mancınığa konup fırlatılması, körün de Delhi’den Daulatabad’a yerde sürüklenerek götürülmesi buyruğunu verir; o çağda bu iki kent arasındaki yolculuk 40 gün sürmektedir. Kör adamın yol boyunca her parçası bir yerde kalır ve sonunda yeni kurulan şehre yalnızca bir bacağı varır. Bu olay üzerine herkes varını yoğunu bırakıp Delhi’den kaçar ve kent bomboş kalır. Yıkım o boyutlardadır ki, kentin yapılarında, saraylarında ya da yöre kentlerinde bir kedi, bir köpek bile kalmaz. Bir gece sarayının damına çıkan sultan, hiçbir ateşin, dumanın ve ışığın görülmediği Delhi’ye baktıktan sonra, şöyle der: “Şimdi artık içim rahat ve öfkem yatıştı.”

Kedi ve köpeğin bile 40 gün uzaklıkta olduğu, ateşin, sesin, insanın, ışığın olmadığı yapayalnız bir gerçeklik ve tüm bunların ortasında önünde uzanan boşluğa, talana bakıp “içim rahat” diyen bir kaçkınlık. Sultanın nihai amacı gerçekleşmiştir. Boş kente baktığı an “tekliğinin” bilincine vardığı, hazzını yaşadığı andır. Yaşamla kurduğu bağ bu anda gizlidir. Canetti iktidarı değerlendirdiği bir makalede anlamakta zorlanıyorum diyerek bir soru sorar: “Güçlü bir insanın tek insan olmak istemesi ne demektir? Tek insan olmak nedir?”

Sonra yine kendisi cevaplar: “Tek insan olmak, hem tuhaf hem de inanılması güç olan bir amaç uğrunadır: Herkesten çok hayatta kalmak istemesi…” şeklinde cevap verir.

Hikâyenin halen çok güncel olduğunu söylemeye gerek yok. “Teklik” ile beyni üşütenlerin yarattığı tahribat ortada. Birileri saraylarının damına çıkıp “şimdi içim rahat” dedi mi bilinmez ama “öfkesinin” yatışmadığı kesin. Çünkü bir türlü boşaltamıyor. İlçeleri, şehirleri, meclisi, kurumları boşaltma ve göçertme sevdası tam karşılık bulmuyor. Her gün yeni bir öfke nöbeti ve ırkçı söylem ile karşı karşıyayız. Vahşetin kör kuyusunda, özel savaşın tüm kirli araçları, ihanetin eşiğine getirilmiş bireylerin eylemleri ve Mussolini’ye rahmet okuturcasına koyun sürüsüne getirilmiş kitlelerin acınası halleri kaynıyor. Bu kaynamanın sonucunda “onuru” gasp etmek istiyorlar. Taş üstünde taş bırakmamakla zafer düşlerine dalanlar, ölümsüzlük otuna biraz daha yaklaştıklarını tahayyül etseler de; hakikat bambaşka bir şey diyor.

191
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Related Articles