YENİ TOPLUMA DOĞRU

Tam yüz yıl önce işçi sınıfının, 1830’larda Chartist hareketle başlayan, 1848 ihtilali, 1871 Paris Komünü ile devam eden sınıf mücadelesi Rusya’da Bolşeviklerin öncülüğünde 1917’de devrimle sonuçlandı. Yaklaşık yetmiş yıllık sosyalist pratiğe, iki sıcak savaş (1918-1922 iç savaş) / (1939-1945 İkinci Dünya Savaşı) biri de soğuk savaş (1945-1991) olmak üzere aralıksız savaş süreci eşlik etti.

Bir tarafta iki yüz elli yıllık bir kültür ve yapı, diğer tarafta yeni bir toplum pratiğinin savaşı. Kapitalist sistem bu savaşta ‘galip’ çıktı. Sovyetlerdeki ve Doğu Avrupa’daki sosyalist uygulamalar 1990’ların başında tarih sahnesinden çekilirken; yerini suskunluk, hayal kırıklığı, hesaplaşma ve yarına dair yeni arayışlara bıraktı. Fakat kapitalist sistemin galibiyeti kendisine dair adaletsiz ve akıldışı uygulamaları, sorunları ortadan kaldırmadı. Artan eşitsizlikler, işçi sınıfının sosyal hak kayıpları, teknolojik olarak yüz yıl öncekinden daha ileri ancak çevreye daha çok zarar veren, daha adaletsiz ve demokratik olmayan bir siyasal ve ekonomik yapı bıraktı.
Yeniyi kurma ihtiyacı yüz yıl öncekinden daha acil olarak orta yerde duruyor.
Geçmişteki “sosyalist” pratikleri, artısı eksisiyle miras kabul ederek daha adil, katılımcı, çevre açısından sürdürülebilir, barışçıl, demokratik yapıyı inşa etme göreviyle karşı karşıyayız. Yeni toplumu kurarken bu günden yarına aceleci, maceracı değil daha gerçekçi, uzun soluklu, bilinçli bir yol tutturmalıyız.
Zira toplumsal yapılara dair ulaştığımız bilgi birikimi, bunların ortaya çıkışının, bir ‘an’ın değil, uzun ve karmaşık bir dizi sürecin sonucu olduğunu gösteriyor. Tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış bir sosyal-ekonomik yapının, miadını doldurup tarih sahnesinden çekilmesi ani bir müdahale ile sonlandırılmasının mümkün olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bu eli kolu bağlı seyirci kalmak anlamına gelmiyor.
Tarihin parladığı belli anlar, uzun birikimin patlama anıdır. 1215 Magna Carta, 1648 Vestfalya Antlaşması, 1789 Fransız Devrimi, 1848 İşçi İhtilalleri, 1870 Paris Komüni, 1917 Ekim Devrimi, 1949 Çin Devrimi, 1959 Küba Devrimi… her biri bir çelişkinin kırılma noktalarıdır. Uzun bir mücadelenin, devinimin ve çabanın sonucudur.
Her toplumsal yapı tarihsel bir süreçtir. Bir zaman ve mekan dilimine sahiptir. Mekân ve zaman sınırlamasından dolayı sosyal yapıyı, ‘tarihsel’ bir süreç olarak inceleriz. Zira nerede ve ne zaman başladığı, hangi karmaşık ilişkilerin başat hale geldiği, nereye kadar sınırlandırılabileceği bilgisi, bize olgunun bilimsel sınırlarının çizilmesine ve nesnel çıkarımlara gitmemize olanak verir.
Toplumsal yapı, aynı zamanda canlı ve dinamik bir olgudur. Büyüyen, gelişen ve kendi içinde kanser hücreleri de barındıran bir süreçtir. Dinamiklerin hangisinin baskın çıkacağını, kendi içinde nasıl elimine edileceği gözlemlenebilir. Bunlara dair genel eğilimler ve yasalar ortaya çıkar. Diyalektik bir süreç olarak toplumsal yapıların doğuşu, hâkim hale gelmesi, sürdürülemez bir hal alması ve gelişimin önünde engel olması kaçınılmazdır.
Toplumsal yapı ile ilgili diğer önemli olgu, her yapının dayandığı ideolojisi, felsefesi ve tutunumdur. Kendini var etmesi, yeniden üretmesi bunların etkili kullanılmasına bağlıdır.
Bunlara yirminci yüz yılda yeni bir olgu daha eklenmiştir. Algı!
Algı, toplumların duygularını, motivasyonlarını, etkilemek amacıyla yapılan yayınlar ya da seçilen bilgileri ve göstergeleri inkâr etme eylemi olarak tanımlanmaktadır. Amaca yönelik bilinçli bir yönlendirme operasyonudur. ABD, Psikoloji disiplinini devreye sokarak insan bilinci üzerinde kontrolü sağlamak istemiştir. Bu tür operasyonlar günümüzde yaşadığımız sosyo-ekonomik yapının varlığının tartışılmamasına, sürdürülmesine çok büyük hizmet etmiştir/etmektedir. 1989 yılında SSCB ve Doğu Avrupa’daki sosyalist yönetimlerin ortadan kalkmasında ve sonrasında algı yönetimi etkili kullanılmıştır.
Kapitalist dünyadaki servet ve gelir eşitsizliği, işsizlik, borçlanma ve belirli aralıklarla tekrarlanan iktisadi krizler algı operasyonlarıyla etkili bir şekilde yönetiliyor. Açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insan, savaşlar, çatışmalar, artan suç oranlarının sistemle ilişkisi algı yönetimi ile bulanık hale getirilebiliyor.
Yeni toplumu düşlemenin temel nedeni kapitalist uygarlığın insana ve yerküreye getirdiği taşınmaz yüktür. İnanılmaz meta ve hizmet üretimine dayanan kapitalist sistem, yarattığı değerden daha büyük eşitsizlikler, tahribatlar yaratmıştır. Kapitalist sistem bu sonuçları; onun özel mülkiyete dayalı, yıkıcı rekabet üzerine kurulu, bireyci, hırsa dayalı, toplumsal dengeleri ve doğal yaşamın varlığını tehdit eden ve insanı yabancılaştıran karakterinin sonucudur. Sürdürülmesi imkânsız hale gelen bu sistem, bir süreçtir. Bunu aşmanın yolu ortak mülkiyete dayalı, eşitlikçi, adil ve katılımcı bir toplum bilincinin gelişmesi, karşı algının parçalanmasıdır.
Gelinen noktada dünyanın birçok yerinde kapitalist sisteme/uygarlığa karşı yeni toplum modelleri örgütlenmiştir. ABD’de 10 milyondan fazla insanı barındıran 1988’de kurulan GEO(Grassroots Economic Organizing) bunlardan biridir. Arjantin’de 2001 ekonomik krizinden sonra semt meclisleri, işsizler ve işçilerin kurduğu MNER( National Movement Of Recovered Enterprises), İspanya’da Franco döneminde Katolik bir rahibin öncülüğünde kurulan Mondragon kooperatifleri, Brezilya’nın Porte Alegre kentindeki ‘katılımcı bütçe’ yönetimi. ABD ve Kanada’daki bazı dini ve seküler gruplar ana akım kapitalist hayat tarzı dışında kurdukları topluluklar, bizler için daha da önemlisi bu gün Ortadoğu coğrafyasından her türlü barbar, petrol sermayesine dayalı diktatör yönetimlere karşı pratiğe geçen Rojava modeli.
Zifiri karanlıkta parlayıp sönen ateş böcekleri gibi görünen bu yeni toplum adacıkları aydınlığa çevrilebilir. Birikimlerimiz ve deneyimlerimizle yüz yıl öncesinden daha avantajlı olarak tarih insanlığı yeni görevlere davet ediyor.

Related Articles