Yeni-Osmanlıcı emperyalizm ve buna karşı mücadele

Türkiye, daha önceden kendisine ABD hegemonyası çerçevesinde “bölgesel güç” olma diye tanımlanan evreye ulaştı. Bu bir yanıyla çelişkili gibi görünmekle birlikte biraz da ABD’ye rağmen ama aynı zamanda onun yardımlarıyla oldu.

“Arap Baharı” diye nitelenen süreçle birlikte dünyada taşlar yerinden oynadı. Postmodern karakterli yeni bir paylaşım savaşı başladı. Fakat bu savaş daha öncekilerden farklı olarak, belli mekan ya da cephelerde sürmedi, dünyanın bütününe ve siber aleme yayıldı. Sırada uzay var. Bu savaşta aynı zamanda belirgin tarif edilmiş ittifaklar, taraflar yok. Müttefik gibi gözüken güçlerin hemen hemen tamamının kendi arasında da çelişkileri var. Örneğin Çin-Rusya ilişkisi. Bu savaşımın bir yanını sömürgeler üzerinde hakimiyet kavgası oluştururken(burada illaki fiili işgal gerekmiyor), diğer boyutta ABD’nin hegemonik gücünün zayıflaması paralelinde başta Çin olmak üzere başka odakların yükselmeye geçmesi ve sonuçta emperyalist hiyerarşide yeni tanımlamaların gündeme gelmesini zorluyor. ABD emperyalist hiyerarşideki birinci olma pozisyonunu korumak için son dönemde yeni stratejiler geliştirme derdinde. Bunu örneğin “ticaret savaşı” tanımlamasıyla bir boyutunu yaşıyoruz. Karşı güçler de örneğin Çin “bir kuşak bir yol” projesiyle kendi emperyalist hegemonik ağını kurarak ABD’yi fiilen tahtından edemese de uzun vadede şekillenebilecek bir “uzlaşma” sürecinde yerini sağlama almaya çalışıyor.

Bu zeminde başta Birleşmiş Milletler olmak üzere 2. Dünya Savaşı sonrası şekillenen kurum ve değerler de aşınıyor. Ortak, paylaşılan olma özelliklerini kaybedip, özelleşiyor. Örneğin gazetecilik. Artık bırakın gerçeği iyi kötü yansıtmayı, gerçeği yeniden belli çıkar odaklarına göre tarif eden, yeni gerçekler icat eden bir konuma geldi. Artık gazetecilik için de önemli ölçüde postmodern savaşın bir enstrümanı demek kaçınılmaz. Sergey Syprikal vakası ve Facebook (1)olayı bu başlık altında incelenmeye değer.

Bir diğer örnek temsili demokrasi. Artık neredeyse her yerde sonucu belli “seçimler” yapılıyor. Mısır ve Rusya Federasyonu’nda gerçekleşen seçimler bunun son örnekleri. Bu konuda özetle şu söylenebilir, sol hareketlerin gerilemesi ve geçmişte elde edilmiş hakların savunulması için direngenlik gösterememesi egemen burjuva kesimlerin gerçek ruhunu ortaya sermesine ferah feza fırsat verdi. Aynı zamanda solun yerine geniş kitleleri her boyda milliyetçilik etkileyerek bu yeni paylaşım savaşının yol açtığı zemini egemenler için daha elverişli hale getirdi.

Türkiye’ye gelince Erdoğan rejimi kendi çapında “başarılı” bir oyun sergileyerek hem rejimi yeniden tanımlarken hem de ülkenin sermaye yapısı ve uluslararası politikadaki pozisyonunu değiştirdi. Tıpkı örnek aldığı 2. Abdülhamit gibi emperyal güçler arasındaki çelişkileri iyi kullanarak, emperyalist hiyerarşide bugün kendine bir yer edindi. Bugün en kaba anlamıyla da olsa Suriye’deki işgal ettiği bölgeler emperyalistleşmede merhale kat ettiğinin kanıtı. Elbette şimdilik dünya çapında kapsamlı bir sermaye ihracından söz edilemez. Bu ancak sermaye yapısı ile ilgili yapısal zayıflıklarını giderme ve aynı zamanda yeni zenginleşme olanakları bulduğunda mümkün olabilir. Bu yönde arayışları sürecek.

Emperyalist nüfuz alanı kurma hamlelerine Katar’daki askeri üs, Somali, Sudan ve Cibuti’dekiler de eklenebilir. Ayrıca şu ya da bu gerekçeyle asker bulundurulan, askeri ilişki geliştirilen Kazakistan, Azerbaycan, Afganistan, Lübnan, Arnavutluk, Kosova(Son olarak 6 kişinin bu ülkede MİT saldırısının hedefi olduğunu da hatırlayalım.) geliştirilen askeri ilişkiler de bir diğer boyut. Güney Kürdistan’daki işgalci ve hegemon konum, Kıbrıs bunun birer parçası. Kültürel-siyasal alanda ise TİKA ve Fetullah Gülen çetesinden devralınan okullar, Yunus Emre gibi çeşitli vakıflar, Avrupa’da 5. kol faaliyetleri, paravan siyasi parti ve dernekler, popüler Türk dizileri ilk elden bu emperyal faaliyetlerin göstergeleri.

Nereye, ne zamana kadar sürer bilinmez. Ruslar’ın İstanbul-Yeşilköy’e kadar gelmesiyle Abdülhamid’in hayalleri suya düşmüştü. Tarih taklit etmeyi sever, Erdoğan’ın ne zaman, nasıl hüsrana uğrayacağını ise göreceğiz. Çünkü iktidar yapısı zayıf. Bir nedeni dayandığı sermaye kesimleri. Asıl olarak kendi yarattığı lümpen burjuva kesimlere dayanırken geleneksel burjuvaziden de saflarına kattıkları oldu. Ancak geleneksel burjuva kesimlerin bütünüyle bu süreçten hoşnut olduğu söylenemez. Örneğin Koç büyüme adı altında ülkeden kaçma eğiliminde. Aydın Doğan örneğinde olduğu gibi kendilerini tehdit altında görüyorlar.

Bir diğer zayıflık noktası ekonomik olarak dışa bağımlılık. Yabancı sermayeye olan ihtiyaç ve cari açıkla somutlanan bu durumun Erdoğan’ın bağırıp çağırmasıyla çözülebilecek bir yanı yok. Rejimin diğer önemli bir sorunu ise silah endüstrisinde dışa bağımlılık. Kendince “yerli üretim” yaparak bu işlerde bazı adımlar atsalar da büyük çaplı teknolojik silahlarda böyle bir olasılık yok. Bir anlamda Neo-Osmanlıcı emperyalizmin başkasının parası ve başkasının silahlarıyla hüküm sürdüğünü söylemek yanlış olmaz.

Bütün bu zaaflarına rağmen Neo-Osmanlıcı emperyalizmin hüküm yürütebilmesinin ana nedeni ise bölge ülkelerinin siyasal ve ekonomik zayıflıklarında. Aynı zamanda ABD-Rusya çekişmesinin odağında yer alması ve ABD’nin bölge politikasında İran’a karşı Türkiye’ye ihtiyaç duyması onu besleyen ögeler arasında.

Emperyalistler arası pazarlıkta Erdoğan rejiminin şimdi karşı karşıya kaldığı bir soru var: Suriye’nin paylaşılması(2) sürecinde Yeni Osmanlıcılar kimin oyun planına dahil olacak, Rusya’nın mı ABD’nin mi? Şu an ABD ile yeniden müttefik olma meselesi sembolik olarak Minbiç ve Patriotlar üzerinden tartışılıyor. Rusya’yla ise Doğu Guta-Efrin “değiş-tokuş”unda görüldüğü gibi şimdilik bir uzlaşma var. Esad Rusya’nın da itmesiyle Erdoğan’ı bu pazarlık sürecinde baskılamaya başladı. Erdoğan’ın bir tercihte bulunmak yerine bu süreci biraz daha uzatma şansı var, ama bu çok değil. İngiltere üzerinden Rusya karşıtı geliştirilen politikalar (özellikle NATO’dan Rus yetkililerin dışlanması gibi) Erdoğan’ı tercih yapmaya zorlayacaktır.

Neoliberal diktatörlüğün inşa süreci

Dışarıda böyle iddialı bir konuma gelen Neo-Osmanlıcılığı elbette içeride bir yansıması ya da dayanağı olmak zorundaydı. Bu hikayede içeri dışarı olayı yumurta-tavuk meselesinden farklı değil. Bu anlamda yeni rejim inşasında, 12 Eylül’ün Türk-İslam sentezi mirası da kullanılarak, esasen Osmanlıyı göklere çıkaran medya büyük bir beyin yıkama makinesine dönüştü. Elbette ne olanlar sadece medyanın eseri ne de son yıllara has. Hatırlayalım hangi tarih kitabında Ermeni Soykırımı’nı, hangisinde Enver Paşa ve efradının Sarıkamış’ta gerçekleştirdiği katliamı okuduk? Bunlar vardı ama sadece birer not ve başka bir içerikteydi.

Erdoğan’a bu yolda yardımcı olanlar da vardı. Başta Fetullah Gülen cemaati olmak üzere ABD ve AB canhıraş “örnek ülke” yaratmak için uğraştılar. Tabii her akım gibi onların suyunda aydınları da oldu. Sonuçta güttükleri politika ters tepti. Birlikte zemini hazırladıkları bu topraklarda köklü damarı olan fütuhatçı(fetih ve yağmaya dayalı Osmanlı gelenekleri) akıl süreçten galip çıktı. Bugün Erdoğan’la temsil edilen bu kıyıcı politika toplumda ciddi bir taraftara sahip. Bu tahribatın uzun yıllar onarılması zor.

Toplumun neredeyse yarısının aktif katılımına dayalı bu diktatörlük inşasında elbette muhalefet etkisizleştirilmeliydi. Önemli ölçüde yaptılar da. Kalanlarsa ya sessizliği kabullenmeli, ya da çürümeliydi. Kılıçdaroğlu örneği ciddi bir teşvike ihtiyaç duymaksızın “sultanın soytarısı” olunabileceğini belgeler nitelikte. Kaldı ki sosyalist sola bile sirayet eden belaya bulaşmayarak, “yanlış kesimlerle yana yana” görünmeyerek siyaset yürütme tarzının olduğu bir yerde CHP gibi bir devlet partisinden muhalefet beklemek doğru değil. Çünkü AKP’ye hakim olan emperyal aklın bu kesimlerin de özleminin parçası olduğu artık inkar edilemez.

Peki bu rejime ne ad vereceğiz? Öncelikle yukarıdaki çizmeye çalıştığım tabloya bakacak olursak dünya konjonktürü ve Türkiye’nin pozisyonu bundan 30 yıl öncesinden farklı. Yeni rejim klasik faşizm özellikleri göstermekle birlikte bir çok yönüyle alaturkalıklar da barındırıyor. Sömürge tipi faşizm diyebileceğimiz dönemdeki oligarşik yapı zamanla daraldı, iktidara yeni unsurlar dahil oldu. Siyasal temsil anlamında iktidarı oluşturan Erdoğan-Bahçeli-Ağar koalisyonu sadece yukarıdan aşağıya topluma faşizm elbisesini giydirmekle uğraşmıyor, MHP’nin geçmişte oynadığı rolü tüm toplumu paramiliter haline getirmeye çalışarak yayıyor.

Dünyada diğer örneklerine baktığımızda bu tür rejimlerin bir karakteristiği de sürekli sonucu belli, muhalefetsiz seçim ve referandum yapmaları. Bazen Macaristan’da olduğu gibi referandumda sorulan sorulan soru o kadar sahtekarca oluyor ki kendi taraftarları bile sandığa gitme gereği duymuyor. Bir anlamda halk için çaresizlik hali üretiliyor. Çünkü her şeyden önce verilen oyun bir kıymetinin olmadığı, parlamentonun hükmünün olmadığı rejim tarafından yapılan hukuksuzluklar ve kararname yönetimleri, olağan üstü hallerle kitleye öğretiliyor. Çaresiz insanın yapacağı şeylerden biri kendi kabuğuna çekilip, bunalımlara kapılmak, bir diğeri ise düzenin motive ettiği faşist güruha dahil olmak olabilir. Bunun bir anlamda Türkiye’nin yarısı için gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Ama diğer yarısı teslim olmayı kabul etmiş değil. Herkes kendince direnmeye devam ediyor. Bu aynı zamanda uluslararası bir dayanışma ağı da örüyor.

Her ne ad verirsek verelim geçmişten farklı ama burjuva anlamda da olsa demokrasiden bir hayli uzak bir diktayla karşı karşıyayız. Doğal olarak buna karşı mücadelenin kuralları da farklı olacaktır. Bunlardan biri rejimin çizdiği çerçevede oynamamak olmalı. Başka meşru kulvarlar yaratmak arayışında olmak ancak değiştirmenin anahtarı olabilir. Bu örneğin barajı geçeriz geçmeyiz tartışması yapmak değildir, sonucu önden belli seçimi engelleyecek politika geliştirmek ve bunu insanların etrafında birleşebileceği, geleceği şekillendirecek yaratıcı bir programa dönüştürebilmektir.

(1)Hatırlanacağı üzere İngiltere’de eski bir Rus ajanı olan ve çift taraflı çalışan Skripal ve kızının zehirlenmesi olayı gerçekleşti. Olay Rusya’ya mal edildi. Akabinde yaklaşık 200 Rus diplomat başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerden sınır dışı edildi. Gazetelere yansıyan bilgilere bakacak olursak bu olayın gerçekte olduğunu dahi gösteren fazla bir veri yok. Skripal ve kızının tedavisinin sürdüğü söyleniyor buna ait ortada bir görüntü de yok. Rusların fail olduğunun söylenmesine rağmen ortada ciddiye alınır bir kanıt yok. İngiliz medyasında bunları soran pek gazeteci de yok. Cambridge Analytica-Facebook ortak yapımı başta Brexit olmak üzere yapılan manipülasyonların ise daha az üzerine gidildiği söylenebilir.

(2)Bu paylaşımda şimdilik, Fırat’ın doğusu, petrol sahalarının ve su kaynaklarının olduğu bölge ve Ürdün sınırı ABD’ye(ABD’nin son günlerde Deyr-Zor bölgesine büyük bir askeri üs yapma çalışmalarına başladığı haberlere yansıdı.), Şam ve çevresi Rusya-Esad ittifakına(İran’ın da aynı bölgede üniversite vb. kurumlar açarak daha derin bir nüfuz çalışması yaptığı görülüyor.), Suriye’nin güneyi Golan ve çevresi İsrail ve desteklediği El-Nusra gibi grupların denetimine, kuzeyde ise Efrin ve El Bab’a kadar olan kısım TC’ye bırakılacak gözüküyor. Burada hangi ittifakta yer alacağına bağlı olarak İdlib, Tel Rifat ve Minbiç’in de TC’ye bırakılma durumu gündeme gelebilir. TC’nin yeniden ABD safına geçmesi durumunda Rusya ne yapar? Erdoğan’a karşı bir çok kozu var fakat şu an ciddi ekonomik ve siyasi kuşatılmışlık altında olan Rusya, Türkiye’yi karşısına alır mı? Yukarıda yazdıklarımın hiç biri statik değil, tarafların uğraşları sonucu kolayca değişebilir. Örneğin Trump’ın çekileceğiz açıklamaları bu denklemin rahatlıkla alt üst etme potansiyeli taşıyor. Öte yandan yakın vadede bir uzlaşma olsa dahi bölgede savaşın biteceğini düşünmek ise fazlasıyla fantastik bir hayal olur. Katar’ı, Körfez’i İran’ı geçtim Yeni Osmanlıcı rejimin Kerkük-Musul’u fetih hayallerini kim engelleyecek?

Aykan Sever-30 Mart-2018

Related Articles