Yapabiliriz -2

Yazının ilk bölümünde Fırat’ın batısındaki solun hakim sosyalizm anlayışı, parti, program yaklaşımı sürdükçe, duvarın altında kalan sosyalizmle köklü bir yüzleşme yaşanmadıkça, alternatif bir ülke ve yaşam tahayyülü geliştirmenin de imkansız olduğunu yazmış, Türkiye topraklarında söz ettiğim içerikte bir yüzleşmeyi göze alabilen tek liderin de A. Öcalan olduğunu iddia etmiştim.

Bu nedenle kısaca KÖH’ün geldiği teorik, politik konumu sonra da daha ayrıntılı biçimde HDK/HDP projesini ele almakta yarar var.

 

Kürt özgürlük Hareketi

KÖH, Türk devletinin sömürgeci bir devlet, Kürdistan’ın da bir “iç sömürge” olduğundan hareketle, 1978 le 1995 e kadar geçen sürede “milli mesele” merkezinde bir programla ve geleneksel sosyalizm anlayışıyla ilerledi.

1995’ten itibaren “erkek sorunu” ile başlayan yüzleşme, yeni yüzyılın ilk çeyreğinde teorik bir çerçeve ve temel ilkeler düzeyinde “tamamlandı.”

Merkeziyetçiliğin (veya demokratik merkeziyetçiliğin), devletçiliğin karşısına adem-i merkeziyetçiliği, komünalizmi; cinsiyetçi, eril geleneğin karşısına cinsiyet özgürlükçülüğü; tekçiliğin karşısına çoğulculuğu;  endüstriyalizmin karşısına ekolojiyi koydu.

Elbette tamamlamak fiilini tırnak içinde kullanıyorum.

Hipotezin – her hipotez gibi – bir çok konuda, zenginleştirilmeye büyük ihtiyacı vardı; hala da var.

Kimilerine göre Marksizm’den bir savruluş, sapma, kimine göre de 21. yy sosyalizmi kapsamında tartışmak, ya zenginleştirmek, ya da aşmak zorunda olduğumuz bir eşik, Öcalan fikriyatı.

Öcalan fikriyatı, ya da KÖH’nin ifadesiyle “yeni paradigma” ikibinlerden bu yana önce dağlarda gerilla komünlerinde, şimdi Kuzey Suriye’de “üçüncü yol” olarak adlandırılan bir anayasa ve toplumsal değişim programı üzerinden test edildi ve edilmeye devam ediyor.

 

Üçüncü Yol

Elbette Rojava süreci “yeni paradigma”nın kendisine bir uygulama alanı bulmasından ötürü tüm dünya devrimcileri için çok büyük bir önem taşıyor.

Benim gözlemleyebildiğim kadar, 2011 arap baharı süreci, KÖH’nin önüne çok somut bir kurucu proje yapma zorunluluğunu pratik olarak koymuş oldu.

Örneğin dağ komünleri ve Rojava pratiği gösteriyor ki, “yeni paradigma” toplumsal dönüşümü devrimden sonraya ertelemiyor.

Tersine kapitalizmin – ve savaşın- içinde, onu çatlatan, gerileten, dönüştüren öz insiyatiflerin gelişmesini temel alıyor.

Sosyal ve siyasi dönüşümün bu günden başlaması gereken bir devrimci pratik olduğunu ileri sürüyor.

Öcalan’ın ortaya koyduğu perspektif uyarınca, kitlesini de “partinin takipçileri, tabanı” olarak değil,  bir “kurucu irade” olarak geliştirmeye ve büyütmeye çalışıyor.

Geldiğimiz noktada artık, elimizde onlarca farklı halkın, bir çok dinin, ve bütün yoksulların, ezilenlerin damgasını vurduğu ve korumak için canını feda ettiği bir anayasa ve sosyo ekonomik bir geçiş programı var.

Bir başka ifadeyle Suriye ve tüm Ortadoğu için yeni bir gelecek tahayyülü vücut bulmuş durumda.

Emperyalistin silahıyla devrim olur mu, mealindeki mugalataları ne ciddiye alacak ne de bunlara zaman ayırabilecek bir durumdayız.

Tersine bir çoklarının üçüncü Dünya savaşı olarak da adlandırdığı bir bölgede, bütün bölgesel sömürgeci güçler ve küresel emperyal güçlerle kuşatılmış bir alternatif yeşeriyor.

Hepimizin yakından izlediği gibi, bölgede tutunmak isteyen bütün emperyal güçler, KÖH ile müzakere ve işbirliği yapmaksızın ilerlemeyi göze alamıyor.

Bunun nedenleri var elbette.

Birincisi, ne bölgede ne tarihte böylesi bir feda bilinci ve kararlılığa sahip, bu büyüklükte ve bu kitlesellikte bir politik güç varolmadı.

KÖH, milyonlarca Ortadoğulu (ve Dünyalı) bir çok milletten milyonlarca insanın politik, saygın bir temsilcisi durumunda.

Tarihin bildiği en geniş çok uluslu, çok dinli, milyonlarca insanın umudu olmuş bir organizasyondan söz ediyoruz.

KÖH’nin ulaştığı askeri yetenek ve teknik, tarihte muhalifler bakımından, çok az tanık olunan bir düzeye sahip. Hem dağ gerillası, hem şehir gerillası taktiklerini çok özgün biçimde sentezlemiş onbinlerce genç savaşçıdan oluşuyor.

40 yıldır, küresel emperyal güçlerin en gelişkin askeri tekniklerine sahip bölgesel sömürgeci devletlerin başedemediği, yenemediği bir güç.

Ve son olarak, büyük bir krizin ve kaosun hakim olduğu bölgede, barış ve istikrar sağlayabilecek tek kurucu projenin sahibi.

Burada bir not düşeyim, ak ve karadan, mutlaklıklardan söz etmiyorum.

Karmaşık ve çok bilinmeyenli bir sürece baktığımızın çok farkındayım.

Ama büyük resme baktığımda tanımlayıcı noktaların, bardağın dolu tarafının, bunlar olduğunu görüyorum.

Hareketin bölgedeki bütün öncü unsurları, bu konularda son derece açık, berrak bir zihne sahip.

Tüm bu nedenlerden ötürü, kendisine sosyalist diyen herkesin Türkiye sınırları içinde bir siyasi strateji tartışmaya başladığında denklemin şu iki bilinenini kabul etmesi de zorunlu.

Birincisi bu denklemde özdeş vektörlerden kıyas kabul etmeyecek biçimde büyüğü ve güçlüsü KÖH’dir. Ve hipotezi bir proje niteliği kazanmış ve her geçen gün daha da doğrulanmaktadır.

Samimi her sosyalistin, bu hipotezi ve onunla ilgili uygulamaları ya eleştirip çürütmesi, ya da alternatifini sunması gerekir.

Bence, KÖH’nin zaferi için seferber olmayı, bütün maddi ve fikri araçları eleştirel bir temelde bu mücadeleye seferber etmeyi gerektiren bir durumla karşı karşıyayız.

Marks’ın engels’in topu topu 71 gün süren Paris komününe gösterdikleri tutumdan daha azını gösterenlerin de gerekçelerini çok açık ortaya koymaları gerekir.

İkincisi ise, dönemin küresel koşulları, kriz ve savaş, hiç ülkedeki  sol stratejinin lokal olarak ele alınmasına izin vermez.

Bu nedenle Türkiye’de de, kendimizi bu büyük resim içinde konumlandırmaksızın, başarılı bir demokratik sosyalist siyasi strateji tasarımı yapılamaz.

 

HDK/HDP’nin rolü ve misyonu

Bir KÖH projesi olan ve Kürt ve Türk solunun mücadelesini birleştirmeyi hedefleyen HDK/HDP kurulduğunda, en büyük beklentimiz KÖH’ün bu yazıda ele aldığım sorunlara dönük bütün kazanımlarını HDK/HDP’ye taşımasıydı.

Bu, bazı açılardan gerçekleşmedi.

Bence bunun temel sebebi Türkiye’li “Apocu”ların, Suriye’deki kardeşlerinin başardığını aynı düzeyde başaramamasıydı.

Başarıdan kastettiğim, “Arap Baharı” sürecinin sonucu olarak, Suriye’nin önemli bölümünde Şam’ın kontrol edemediği bölgelerin ortaya çıkması ve KÖH’ün de silahlı güçleriyle Rojava’da bir öz yönetim alanı yaratması değil.

Rojava’nın başarısı uzaktan bakanlarca hep buna bağlanıyor. Bu tamamiyle eksik bir tespit.

Ocak 2014’de ortaya konulan “toplum sözleşmesi/anayasa” bu başarının anahtarıdır. Elbette KÖH, en çok bilinen yanıyla malum askeri yeteneklere sahip olmasa, bu korunamayabilirdi. Ama bu tür bir içeriği olmayan askeri yeteneklerle de gidilecek yer çok uzun olmazdı.

Türkiyede Öcalan fikriyatı, somut bir toplum sözleşmesi ve sosyal, ekonomik ve kültürel programa dönüştürülemedi.

Örneğin daha önce Bakur’da yüzün üstünde yerel yönetimi ezici bir üstünlükle kazanmış olan KÖH, yerel yönetimleri bu gün Rojava’da ele aldığı gibi alamadı.

Eğer bu konu doğru ele alınabilseydi; Rojava kadar güçlü evrensel etkilere sahip bir deneyime dönüşebilirdi.

Bu eksiklik, bence HDK/HDP’ye de taşındı.  Partinin de benzer biçimde bir ülke tahayyülü ortaya koymasını engellediği gibi, kimlik siyasetine sıkışmış bir parti gibi algılanmasında da büyük rol oynadı.

Bence eksiklerimiz bununla da sınırlı kalmadı.

HDK/HDP projesi başka açılardan da Öcalan’ın önerdiği tarzda inşa edilemedi.

En önemlisinden başlayarak bakmaya çalışalım.

 

Her ağacın kurdu kendinden olurmuş. HDP de , HDK’nın kurdu oldu.

Aslında bu, sürecin en çok bilinen yönlerinden biri. Yine de bilmeyen ya da unutmuş olanlar için hatırlatayım.

  1. Öcalan tarafından bizzat ortaya konulan ve barış görüşmeleri sürecinde topluma sunulan proje Halkların Demokratik Kongresidir.

Yani Öcalan, KÖH pratiğinde başarısı test edilmiş Demokratik Toplum Kongresinden mülhem HDK’yı KÖH ve “Türk” solunun ortak mücadele platformu olarak önerdi.

Kongre tarzı örgütlenme, bilindiği gibi, geleneksel parti örgütlerinden bir çok temel açıdan farklı, yeni nesil bir siyasal örgütlenme formu.

Birinci bölümde özetlemeye çalıştığım gibi üretici güçlerin yeni niteliği, çalışan sınıfın yeni kompozisyonu, Dünya’da sayısız kent isyanı, yeni nesil politik örgütlenmeleri koşulluyor artık. Kongre tarzı da bunlardan biri.

Tekil bireyler, yeni nesil yerel inisiyatif ve girişimler, politik kümeler, sendikalar ve partilerin bir arada mücadele edebileceği muhalefet blokları ancak bu tarz formlarla mümkün.

Bu teklif solda geniş bir kabul gördü ve HDK kuruldu.

Elbette bir önemli araç daha lazımdı, HDK bileşenlerinin seçimlere katılabilmesi için bir parti.

HDP de ilk olarak bu şekilde gündeme geldi.

Ancak belli ki Türkiye sınırları içinde Kürt solu da Türk solu da kongre siyasetinin önemini yeterince kavramamıştık; parti severliğimiz, bürokratik ve merkeziyetçi alışkanlıklarımız hızla galebe çaldı.

HDP, bir seçim aracı olmaktan çıktı ve çalışma tarzı ve örgüt normları bakımından süratle büyük ölçüde geleneksel bir partiye dönüştü.

Üstelik Demirtaş’ın ve milletvekillerinin ortaya koyduğu insani özelliklere, siyasete getirdikleri ahlak ve usluba, toplum öylesine hasret kalmıştı ki, parti süratle markalaştı.

Örneğin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş, adayların genel sempati oranları sıralamasındaki konumu % 20- 26 larda okunuyordu.

(7 Haziran seçimlerinde kazanılan %13 bu oranın ancak yarısıdır, bunu da hiç akıldan çıkartmamakta büyük yarar olduğunu düşünüyorum.)

Bu arada bir büyük hata daha yapıldı.

KÖH, BDP aracılığıyla, HDK içindeki kürsülerden, bayraklardan biri olacakken, BDP kapatılıp, bütün  kadrolar ve kitle HDP’ye taşındı.

Bu, aynı zamanda HDK’nin da sonuydu; daha mantıksal sonuçlarına ulaşamadan, serpilip gelişemeden, bir kabuğa dönüştü.

Ya da proje ayaklarının üzerinde değil başaşağı durur hale geldi.

Türkiye’nin içinde bulunduğumuz sürecinde, Türk toplumunun KÖH’ü dinlemeye, duymaya çok ihtiyacı var.

Bundan kastım, “Türk solunun” birlikte belirlenmiş doğruları söyleme yeteneği olmaması değil; 90 yıllık kara probagandanın solun içine bile sızmış çok çeşitli etkilerinin hızlı kırılabilmesi için, KÖH’ün doğrudan Türk toplumuna hitap etmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum.

Diyeceksiniz ki, şu kadar televizyon şu kadar gazete, dergi, daha nasıl hitap edelim?

KÖH’ün “Kürdistani” döneminde modern iletişim araçlarını kullanmak konusundaki çok önemli başarısını, batıya açılım sürecine tercüme edemediğine inanıyorum.

Batıdan bakanlar için ya çok “partizan” ya da “savaş medyası” olarak algılanıyor, bu mecraların tamamı.

Bu da inandırıcılıklarını ciddi ölçüde zedelediği gibi, önyargıları da büyütüyor.

Bizler meseleye farklı baksak da toplum algısı hala kimliklerle belirleniyor.

Bu nedenle en karşı insanlar bile komşudaki “mühür sahiplerinin” kendi sorunlarına, dertlerine, ortak geleceğe nasıl baktığını “birinci ağızdan” duymaya çok ihtiyaçları var.

Zaten iyi biliyoruz ki, bu coğrafyadaki solun bütünü, tek bir strateji ve taktikle ilerleyemez.

Sömürgeci ulusun (Türklerin) halkı içindeki sosyalist örgütlenmelerle, sömürge halkın sosyalist örgütlenmeleri, bazen stratejik bazen taktik nedenlerle farklı ritm ve tempolara sahip olur.

HDK gibi bir örgütlenme içinde bu farklar telif edilebilecekken, HDP’de en azından iletişim bakımından telif edilemez hale gelir.

Hatırlayalım, hendek direnişleri döneminde Demirtaş’ın bir cümlesi KÖH’ün sesi, diğer cümlesi “Türk orta sınıf solcu” nun sesi olarak çıkmak zorunda kaldı. Hal böyle olunca da ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabildi.

 

Zincirleme birbirini yaratan sorunlar

Bir süre sonra bu hata dile getirilip, HDK yeniden canlandırılmaya çalışılsa da hala bu yönde kaydadeğer bir başarı sağlanabilmiş değil.

Nedeni de çok açık. HDK’nın yeniden projenin asli zemini, HDP’nin ve HDP vekillerinin de aslında HDK temsilcileri olduğunun topluma kabulü ciddi bir kampanya ve dil birliği gerektirir.

Oysa HDK’yı canlandırma çabaları sürerken, parti, bu yönde en küçük bir destek vermedi.

HDP kurumsal ve resmi olarak “çaldığı rolü” terkettiğini açıklamadıkça, HDK olması gereken konuma ulaşamaz.

Bu hatalar zinciri elbette bir başka sonuç daha doğurdu.

HDP, doğası gereği merkeziyetçi bir yapıydı. Merkezinde KÖH ve “bileşenler” duruyor; bütün kararlar burada alınıyor ve “aşağı doğru” paylaşılıyordu.

Bir seçim partisi için bunun kayda değer bir sorun olmayacağı açık.

Ama HDP “esas araca” dönüştüğü andan itibaren, partinin temsil ettiği 6 milyon oyun oluşturduğu çokluk, partinin benimsediğini ilan ettiği en temel ilkeye uymayan merkeziyetçi bir pratik içine sokuldu.

En son ÖDP de dahil solun merkeziyetçi bütün yapılarının yaşadığı tipik sıkıntı istenmese de yaşandı.

Yerel meclisler ağı oluşamadı.

Kitlenin içerdiği çokluğa uygun zengin, çeşitli yerel örgütlenmeler gelişmedi.

Bu çokluk, il, ilçe teşkilatlarından ve komisyonlardan oluşan bir elbiseye sokulmaya çalışıldı.

Yeni oluşumun kitlesinin en dinamik kesimlerinden biri olan yüzbinlerce bağımsız tekil birey pasifleşip, partiden uzaklaştı.

Bu çözülmeye yukarıda söz ettiğim “kekemelik” de önemli bir katkı sağladı. Batı HDP’nin SHP sesi çıkartmasını isterken, doğu KÖH sesi çıkartmasını bekledi.

Bu sorunu besleyen bir diğer sorun da Batı’dan seçilen milletvekillerinin oy veren topluluklarla çok yoğun, iç içe, sistematik bir ilişki içinde olmayı başaramamış olmalarıdır.

Sonuç olarak, KÖH, HDK, HDP bileşenleri çok çetin bir dönemece girdik.

Faşist diktatörlüğü bozguna uğratmak, antikapitalist yönde siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi radikal reformlara öncülük edebilecek tek potansiyel dinamik biziz.

KÖH’ün “cephede bile özeleştiri” geleneğine hepimizin sahip çıkması gerekiyor.

Buraya son bir not düşmekte yarar var.

Vekillerimizin tamamı saygıyı, sevgiyi ve güveni hak eden arkadaşlarımız. Bir kısmını yakinen de iyi tanıyorum, doslarım arkadaşlarım.

Bu eleştirinin amacı sorunları doğru tespit etmek, sebeblerini bulmak ve aşmak.

Çünkü benim için KÖH, HDK/HDP hala çok önemli; yegane umut kaynağı.

 

Related Articles