Yapabiliriz – 1*

 

Daha 1987’de “Yeni Öncü” dergisinin birinci sayısının çıkış ve takdim yazısında “amaca uygun araç ve yöntem” meselesi üzerine yazdığımı hatırlıyorum.

Mealen şöyle yazmıştım;

“Amaca uygun olmayan, hatta onunla zıt yöntem ve araçlarla, amaca ulaşamayız. Bu nedenle yöntem ve aracımızın ilkelerini yarından edinebiliriz. Yarından bu güne bakarak doğru bir yöntem ve araç inşa edebiliriz.”

Böyle yazmıştım çünkü, iktidardaki 19 ve 20 yüzyıl sosyalizmi, yöntem olarak düşmanına benzemiş; kendisiyle birlikte uzantısı olan bir çok yerel partiyi de benzetmiş; yazıdan iki yıl sonra “duvar” 89 da büyük bir gürültüyle üstümüze yıkılmış, alternatif bir sosyalizm perspektifi kuramayanların tümü altında kalmıştık.

Ancak ne Türkiye’de ne Dünya’da geçmişle yüzleşme, uzun bir süre, ne yazık ki gereken cesaret ve kapsamda yapılamadı.

Eril bürokratizm ve iktidarcılık bütün solu kuşatmış; zehirlemişti.

“İçimizdeki aparatçik” Marks’ın bilimsel ilkesine hep ihanet etti.

Geçmişle yüzleşme sürecini başlatanların hiç biri eleştirilerini, sonuçlarından korkmadan geliştirmeye cesaret edemedi.

Eldeki örgütü korumak, bunun için örgütsel dengeleri kollamak, Nasrettin Hoca  gibi herkese “sen de haklısın” demek örgüt içi ilişkilerin temeli haline geldi.

Eleştiriyi bütün mantıksal sonuçlarına taşımayaçabalayanlar da tasfiye edildi.

Hep “içimizdeki apartçik” kazandı.

Bu topraklarda bu kuralın yıkıldığı tek akım Kürt Özgürlük hareketi, yıkan tek lider de A. Öcalandır.

Yazı akışında bir süre daha Batı’ya bakmaya devam edip, bu konuya tekrar döneceğim.

 

Büyük yüzleşme

Kısaca, yüzleşmeden genel olarak ne anladığımı yazmak, asıl tartışacağım siyaset tarzı meselesinde anlaşılmak bakımından yararlı olabilir.

Bu gün “Türk” solu olarak durumumuza baktığımızda söz konusu yüzleşmeyi yapamamış olmanın bütün sonuçlarıyla karşıkarşıyayız.

1968 -78 arası bütün çocukluk hastalıklarına rağmen, bu ülkenin vicdanı haline gelen, milyonlarca insanı etkileyen solun,Fırat’ın batısında geldiği nokta çok üzücü.

Suçu 12 Eylül askeri darbesine atma kurnazlığına sığınanlara burda yer ayırmayacağım.

Geriye doğru 19 ve 20. Yy’da hareket olarak da iktidardaki sol olarak da bizi düşmanımıza benzeten özellikler belli.

Bizim “sosyalizmimiz” erkekçi, merkeziyetçi (demokratik merkeziyetçilik diye bir kılıfımız vardı tabi), devletçi ( ve milliyetçi), tekçi ve endüstrialistti.

Dikkat edin, kapitalist – emperyalist sistemin bütün egemen kodlarından söz ediyoruz.

Yöntemini, kurucu ilkelerini hasmından alıyorsan, alternatif olmak mümkün mü? Epistemolojik bir kopuş yaşanmaksızın alternatif nasıl ortaya çıkar?

 

Parti/Örgüt

Marksı, Engelsi, Troçkiyi, Lenin’i izmleştirip, putlaştırmayı, taşlaştırmayı başarmak, ürettikleri çok değerli bilgileri ve ortaya koydukları hipotezleri de işe yaramaz hale getirmek anlamını taşıyordu.

Bilim yönteminden haberdar olsak, bu ustaların ortaya koyduğu önermelerin ancak bir hipotez olarak kabul edilmesi gerektiğini de biliyor olurduk.

Bilgi sevgisini ve merakını yitirmemiş olanlar artık biliyor, bunlar birer hipotezdi ve önemli bir kısmı doğrulanamadı.

Yeni hipotezlere bakmaya, ya da yeni hipotezler geliştirmeye ihtiyacımız var.

Ürettikleri bilgi alanını yok saymamız, Marks ve Engels’in açtığı yeni “kıta”yı reddetmemiz de gerekmiyor.

Marks’tan öğrendiğimiz ve bence hala geçerliliğini sürdüren en önemli bilgilerden biri de devrim dinamiğinin üretici güçlerin gelişmişlik seviyesi ile varolan üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye bağlı olduğuydu.

Hala siyaset teorimizi de, örgüt teorimizi de bu bilgiden hareketle geliştirebiliriz.

Ama bu bilgi bize bir formül veya şablon vermez, yeni nesil örgüt ve mücadele tarzları geliştirmek için artık parçası olduğumuz çalışan sınıfa yeniden bakmalıyız.

Bu gün çalışan sınıfların kazandığı yeni kompozisyon ve nitelik, teknolojik devrimin sunduğu imkanları birlikte ele aldığımızda geçtiğimiz 150 yıl boyunca inanılan örgüt ve siyaset teorilerinin köklü biçimde gözden geçirilmesi gerektiği kolayca görülebilir.

Bu gün Dünya’da neredeyse bütün yeni nesil muhalefet hareketlerinin yatay ağlar biçiminde örgütlenmesi, Türkiye’de DTK ve HDK gibi kongre siyaset tarzının vücut bulmaya başlaması tesadüflere ya da entellektüel heveslere bağlı değil.

Üretici güçlerin ulaştığı nitelik, bu tür formların da ortaya çıkmasını koşulluyor.

21. yy sosyal mücadele sürecine baktığımızda görüyoruz ki, cinsiyet özgürlükçü, anti kapitalist mücadele ve toplumsal dönüşüm, geçmişte sanıldığı gibi devlet, devrimci güçler tarafından ele geçirildiğinde başlamıyor.

İşte, yaptığımız bütün teorik çalışmaların, tartışmaların, hayatı anlama faliyetinin sebebi de, kitlelere bu alametleri başka bir açıdan gösterme, başka bir hayatın mümkün olduğunu anlatma, çabası.

İsyan ve özgürlük fikriyatını örgütlerin özet broşürlerinden öğrenmiş bir çok arkadaş, bu çabanın kitleleri kuşatan ve kapitalizmin ürettiği sahte gerçekliğe karşı, alternatif bir gerçekliğin bilgisini her ülkenin somutunda üretme çabası olduğu hala anlamıyor ne yazık ki.

Özgürlük için mücadele tarihinin son  yüz yılına baktığımızda kendisine sosyalist komünist diyen partilerin tıpkı kurduğumuz iktidarlar gibi zihniyetimizin tipik birer tezahürü olduğunu görürüz.

Hala, program denildiğinde, hedeflediğimiz toplumsal dönüşümün senaryosunu;parti/örgüt denildiğinde ise bu programın bilgisini üreten, toplumdaki bütün değişim ve dönüşüm dinamiklerinin öncülerini birleştiren, iletişimini kuran, moderasyonunu yapan temel aracı anlıyoruz.

Ama değişen çok önemli bir şey var; artık bir zamanlar sandığımız gibi Olimpos dağında üretilmiş kutsal bilgiyi/bilinci emekçilere taşımıyor; tersine emekçilerin sahip olduğu değişim dinamiklerinin, değişim öncüllerinin parçalı kısmi bilgisini birleştirmesine, bu gücün farkına varmasına, kendi kendilerini yönetir hale gelmesine öncülük ediyoruz.

Böyle bir faaliyeti başaracak örgüt ancak, cinsiyet özgürlükçü, adem-i merkeziyetçi, çoğulcu, anti-kapitalist ilkeler üzerine inşa edilmişse amacına ulaşabilir.

Eski model (Newton fiziğine uygun olarak ürettiğimiz) siyasi araçlar, çalışan sınıf içinde örgütlenirken onları varolan mutlak merkezi bir iradeye eklemlemek için çalışırlar.

Merkezi iradenin, beynin uzuvları gibi algılanırlar.

Oysa artık, “Pandora’nın Na’vi leri” gibi, bütün hücreleri hem uzuv hem beyin, hem savaşçı hem derviş olan, yeni bir canlı türüne ihtiyacımız var.

Bu nedenle temel görev, ilişkilendiğimiz bütün kesimlere öz inisiyatif ve irade kazandırmayı gerektiriyor.

 

Program

Bu özelliklere sahip olmayan eski model bir araçlarla çalıştığımız dönemde , bilgiyi Olimpostan taşıyan “yarı- tanrılara” inandıgımız için, programı da “yarı tanrıların” yazacağını sanırdık.

Bu nedenle 50 yıldır bir programımız, alternatif bir ülke tahayyülümüz olmaksızın – alt alta sıralanmış -sloganlarla siyaset yapıyoruz.

Evet 50 yıldır bu ülkede hiç bir örgütün gerçek bir programı olmamıştır.

İtiraz devrimciliği ve maximalizm bütün pratiğimizi belirleyen zihniyet oldu.

Kalkınma, ekonomi, sosyal güvenlik, eğitim, konut sorunu ve gündelik yaşamın düzenlenmesi meselesini tarihen sağ partilere teslim ettik.

Örneğin, sağlık sistemi Dünya’da büyük çoğunlukla kar amaçlı organize edilmiş durumda. Yani merkezinde insan ve insan sağlığı yok.

Ama bilimsel ve teknolojik olarak da neredeyse ölümsüzlüğün kıyısında duruyoruz.

Yani her türlü kar amacından uzakta, insanların ücretsiz ve eşit biçimde ulaşabileceği bir sağlık sistemi kurmanın bilgisi de evrensel olarak sağlık emekçilerinde birikmiş durumda.

Partinin, veya siyasi örgütün görevi o alandaki üyeleri aracılığıyla bu bilgiyi edinmek, birleştirmek, programının bir bölümü olarak yazmak ve çalışan sınıfın bütün kesimlerine taşınmasına aracılık etmek olmalı.

Eğitim sistemini düşünün, bu gün yalnızca sermayenin kar ihtiyacına uygun bir eğitim sistemine sahibiz. Üniversitelerimiz esas olarak bilgi değil, endüstriye teknoloji üretiyor.

Ama Dünya’da eğitim emekçileri para merkezli değil, insan ve doğa merkezli bir eğitimin bilgisine ulaşmış durumda.

Bu bilgiye erişmek, onu bir yaşam tahayyülüne dönüştürmek, programına yazmak ve kitlelere yalın ve somut bir teklif olarak ulaştırmak ise partinin/örgütün görevi bence.

Örneği bütün alanlara uygulayabiliriz; yöntem ve sonuç  değişmez.

Sonuç olarak bu gün çalışan sınıfın yani %99’un çıkarlarını temsil edebilecek, üretici güçlerin gelişme düzeyine uygun bir örgüt ve programa sahip olmak zorundayız.

Bu da cinsiyet özgürlükçü, adem-i merkeziyetçi, ekolojist, çoğulcu bir Türkiye tahayyülünü ortaya koymayı zorunlu kılar.

Bu noktada bütün okuyucuların aklına gelecek olan, eski ezberin terimleriyle demokratik mi sosyalist mi bir program olması gerektiği, sorusu olacak.

Bence buna ilk olarak Engels sonra da Troçki ve Lenin yanıt vermişlerdi.

Halkın acil ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ihtiyaçlarına önereceğimiz bütün çözümler, halk tarafından sahip çıkılabilir, kapitalistlerce uygulanamaz nitelikte olmalıdır.

Buna da “geçiş programı” veya “kesintisiz devrim” perspektifi adı verilmişti.

 

 

(devam edecek)

Related Articles