Yandaşları Zengin Etme Formülü ya da KGF

Türkiye iktisat tarihinin gelişim süreci birçok açıdan okunabilir. Bunlardan biri de devletin, KİT’ler aracığıyla özel sermayeye kaynak aktararak burjuva yaratma sürecidir. Zorunluluktan ve dönemin şartlarından kaynaklı kamu işletmeciliği, sermayeye sürekli kaynak aktarma mekanizması olarak çalışmıştır. (Erinç Yeldan, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, İletişim Yayınları, 2000)

Dönemin iktisadi ve siyasi gelişmelerine bağlı olarak yeterli sermaye birikiminin olmaması devletin ekonomideki rolünü arttırmıştır. Bu arada Sovyetler Birliği’nin de deneyimlerinden faydalanılarak planlar eşliğinde ekonomik kararlar alınmıştı. Temel sektörlerdeki kritik sanayi kuruluşları bu dönemlerde oluşturulmuştu. 1930’larda kurulan Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT), İktisadi Devlet Teşekkülleri (İDT) ve Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK) özel teşebbüsün boşluğunu doldurmak için yaratılmıştı.

İzmir İktisat Kongresi’nde (1923) alınan kararların aksi gibi duran tercih, dönemin şartlarının ‘zaruri’ sonucuydu. Bu kurumlar, günü geldiğinde daha sonra ülkede geliştirilmek istenen ‘özel teşebbüse’ kaynak aktarma mekanizması olarak kullanıldı. Hem üretilen hammadde, mamul, teknoloji hem de daha sonra bunların bizzat özelleştirilmesi yoluyla…

1990’ların başından beri de özelleştirme süreciyle bu ‘zorunlu’ durum tersine çevrilmeye çalışılıyor. Gelinen noktada neredeyse devletin ekonomideki rolüne son verilmiş durumda. Dolayısıyla hem devletin ekonomideki rolünün arttığı dönemde hem de bunun özelleştirildiği dönemlerde farklı iki uygulamayla sermayeye kaynak aktarım mekanizması sürekli işletildi.

Son özelleştirmelerle sermaye aktarım mekanizması tamamlanmak üzere iken AKP,  2017 referandumu öncesi iki mekanizmayı Kredi Garanti Fonu (KGF) ve Fon Yönetimi’ni (bu başka bir çalışmanın konusu) devreye soktu.

KGF, 1991’de kurulmasına rağmen 1994 yılında faaliyete geçmişti. Ancak 2016’ya kadar çok etkin bir şekilde kullanıl(a)madı. Türkiye ekonomisinin içine sürüklendiği kriz ortamı, OHAL uygulamaları ve referandum seçimlerini kaybetme korkusu AKP’nin, KGF’yi iktisadi ve siyasi bir ‘araç’ olarak kullanmasına neden oldu. Sermayeye adeta siyasi rüşvet verme mekanizmasına dönüştü.

KGF’de, 27 bankanın yüzde 41,7, KOSGEB ve TOBB’un ise 29,1’er  hisse payları bulunuyor. (Dünya gazetesi, 5 Haziran 2017) KGF’nin kaynakları ise kendi sermayesi,  Hazine’nin sağladığı fonlar, Avrupa Yatırım Fonu’nun verdiği kaynaklar ve Bakü boru hattı projesinden elde edilen kaynaklardan oluşmaktadır. KGF, bir anonim şirket olarak faaliyet göstermektedir. (http://www.kgf.com.tr/index.php/tr/bilgi-merkezi/rakamlarla-kgf)

KGF’de Hazine destekli kefalet sistemi 2009 yılında başladı. KGF’yi kritik bir fon kuruluşu haline getiren hamle ise 2017 referandum süreci öncesinde 10 Mart 2017’de atıldı. Bakanlar Kurulu kararıyla daha önce Hazine’nin 20 milyar olan kefalet desteği, 250 milyar liraya çıkarıldı. Yani devlet bu kredilere 250 milyar kefil olmuş vaziyette.

Eğer krediyi alan KOBİ, kredisini zamanında ödeyemez ya da iflas ederse kredinin yüzde 85’ini, döviz kazandırıcı bir faaliyet için kurulmuşsa da yüzde 100’ünü Hazine karşılıyor. 1994-2016 yılları arasında 37.180 KOBİ’ye 16 milyar 341 milyon TL kredi ve 12 milyar 316 milyon TL kefalet sağlanırken (http://www.kgf.com.tr/index.php/tr/bilgi-merkezi/rakamlarla-kgf), 1 Haziran 2017 tarihi itibarıyla kefalet verilen işletme sayısı 275 binin üzerine, açılan toplam kredi miktarı 183,6 milyara, kefalet ise 107 milyar liraya çıktı. Son 3 ayda verilen kefalet hacmi ise 22 yıllık kefalet hacminin 6 katıdır. (Dünya gazetesi, 5 Haziran 2017)

KGF, fonun amacını, gelecek vaat eden işletmelerin finansmana kolay erişmesi olarak tanımlıyor. Cumhurbaşkanı Ekonomi Başdanışmanı Cemil Ertem de KGF’yi yeni bir iktisat felsefesinin başlangıcı (!) görecek kadar işi ileri götürüyor. (Dünya gazetesi, 5 Haziran 2017)

Türkiye ekonomisindeki KOBİ’lerin en büyük sorunların başında öz sermaye yetersizliği geliyor. Bunu teknolojik yetersizlik, kalifiye emek yetersizliği, kurumsallaşmama gibi bir dizi sorun izliyor. Şüphesiz verilen krediler firmalar için önemlidir. KGF kredilerinin artışı, Hazine kefaletinin dramatik bir şekilde yükseltilmesi açık bir şekilde siyasi rüşvet algısını güçlendiriyor.

İç talebin daraldığı, ihracatın düştüğü, siyasi risklerin arttığı bir dönemde sadece kredi desteği ile sorunları çözmek mümkün değildir. Ekonominin yapısal sorunları yerli yerinde dururken, KOBİ’lerin kredilere boğulmasının maliyetinin ileriki dönemde daha da büyümüş olarak önümüze gelmesi kaçınılmazdır. Açıklanan işsizlik rakamları ve büyüme oranları, istihdam kampanyalarına ve açılan kredi musluklarına rağmen sorunların yerli yerinde durduğunu gösteriyor.

Sermayeye yönelik KGF türü popülist politikaların ne tür sonuçlar doğuracağını yakın zamanda hep birlikte göreceğiz.

Bazı bankaların, sıkıntılı gördükleri kredileri ya da teminatı eksik bulunan müşterilerinin kredilerini KGF kredisiyle değiştirip kendilerini teminat altına aldığı algısı yaygınlaşmıştır. Krediler konusunda 20 yıllık tecrübeye sahip bir bankacı dostum, bugüne kadar bu büyüklükle kredi kullandırıldığını hatırlamadığını söylüyor. Onun deyimiyle İstanbul’da organize sanayisi bölgelerindeki firmalar, adeta krediye boğulmuş durumda. Firmalara zorla kredi verdiklerini, bu kredilerin hesaplardan tahsil edilmeden döviz mevduatına dönüştüğü anlattı. Öyle ki, kendisinin yaptığı bir hesaplamaya göre, 1 milyon TL KGF kredisi kullanan bir firmanın, paraya dokunmadan mevduata yatırdığı paradan elde ettiği faiz, kredi taksit ödemelerini karşıladığı gibi yıllık net 40 bin TL de kar bırakmaktadır.

Yaygın görülen sonuçlardan biri de KGF kredisi kullanan firmaların bu kredileri gayrimenkule (arsa, tarla, daire) yatırdığı yönündedir.

Bu sonuçlar da gösteriyor ki, krediler amacı dışında veriliyor, ekonomik gidişat da bunları etkin ve olması gibi kullanılmasına imkan vermiyor.

KGF kredilerinin finans piyasaları üzerindeki bir olumsuz etkisi de faiz oranlarını yükseltmiş olmasıdır. KGF kredileri ile birlikte bugünlerde kredi faizleri yüzde 15’ler civarına, mevduat faiz oranları da yüzde 13’ler civarına gelmiştir. Bu artış tüketici, konut ve taşıt kredi maliyetlerine de yansımış durumda. Bütün bunların sonucunda geriye bir tek gerçek kalıyor. Bir avuç kapitalisti daha da zengin etmek için soyuluyoruz!

 

Related Articles