UNUTMA ODASI

Hikâye odur ki tarihöncesi bir dönemde ve bilinmeyen bir yerde, suçlu olduğuna karar verilen kişi için bugün bildiğimiz hapishane olgusundan mekân açısından oldukça farklı bir “ehlileştirme”[1] yöntemine başvuruluyordu. Şehrin hemen kenarında-şehrin yaşadığına dair birtakım işaretlerin fulü biçimde algılandığı ama kimsenin görülmediği ve kimseyle konuşulamayan bir yerde-bir mağara ağzı  düşünelim. Bir odacıktan oluşan ve önü tamamen açık bir oyuk. Mahpus bu oyuğa bırakılıyor ama oyuğun önünde bir insanın karşıya geçmesini engelleyen birkaç adımlık dipsiz bir yar var. Bu sayede mahpusun toplumla doğrudan ilişkisini koparan açık bir kapı bırakılıyor. Mahpus sadece kendisi için getirilen ve yar’ın karşısından kendisine uzatılan yemek aracılığıyla iletişim kuruyor dış dünya ile. Günler, her tür insani ilişkiden yoksunlaştırılan mahpus için tekrardan öte bir şey ifade etmiyor. Daha da kötüsü; sevmek, kızmak, gülmek, ağlamak… gibi tüm insanî davranış kalıplarını tanımış, yaşamış mahpus; bunlardan uzak kalma cezası yanında, bu eylemleri gerçekleştiren öznelerin yüzleri ve seslerini de unutmaya başlıyor. Ve mahpusun kafasında yavaş yavaş büyüyen bir şüphe… “Acaba” diyor içten içe “Buradan bir sıçrayışla karşıya geçip yeniden insanların arasına dönebilir miyim? Kaldığım yerden hayatıma devam edebilir miyim?” Çünkü mahkûm ve tüm toplum için önceden   belirlenmiş,  bilinen  bir toplum sözleşmesi, bir kanun var: Suç işleyen kişiler cezalarını çekerken onları toplumdan ayıran bu dipsiz yarı aşabilirlerse cezaları affolacak.

Günümüz hapishaneleri, ceza yasaları ve toplum sözleşmeleri düşünüldüğünde çok arkaik gelebilecek ama aslında son derece etkili bir cezalandırma yöntemiyle karşı karşıyayızdır. Mahkûmun, sözde özgür dünya ile cezasını çektiği yer arasına fiziksel yönden hiç uzak olmayan bir mesafe konmuştur: Birkaç metrelik uçurum. Arada ne bugünkü gibi art arda kilitli onlarca kapı ne yüksek duvarlar, tel örgüler ne eli silahlı yüzlerce muhafız… var. Sadece birkaç adımlık mesafe… Biraz geri çekilip hızlı bir sıçramayla değiştirebileceği bir geri dönüş umudu bırakılmıştır. Fiziksel yönden bu derece basit bir çizginin ayırdığı hayatların arasında gerçek anlamıyla da mecaz anlamıyla da derin bir uçurum yaratılmıştır böylelikle. Mahpus, iki hayat arasındaki fiziksel yakınlıkla ters orantılı bir duygu durumu yaşar. Bugünün mahkûmu için çok uzak olan “özgür dünya” hayali, hikâyedeki mahkûm için “neredeyse” ulaşılacak konumdadır.

Yaklaştığın ama dokunamadığın şey sende diğerinin çekim gücünü artırır.[2] Özlemi çoğaltır. “Neredeyse” sözcüğü, mahpus için yoksunluğu derinleştiren katalizör olduğu halde ona özgürlüğe giden yolun başlangıcı gibi görünmektedir artık. Yaşadığı yer ile özlemini çektiği yer arasındaki fark,  hemen önündeki uçurumun darlığı nedeniyle açılmıştır. Dışarıdaki hayat, gerçeğin çok üstünde, idealize edilen bir gerçekliğe dönüştürülüyor olmalı. Hiçbir mahpus geldikten kısa süre sonra karşıya geçmeyi denemezmiş ama hemen hepsi aradan geçen zamanın oluşturduğu yoksunluğun etkisiyle karşıya atlamayı denermiş. O gün geldiğinde karşıya geçmek üzere sıçrar ve karanlık yar, onun sonu olurmuş.

Ta baştan ölüme yazgılı bir son, suçluya bir imkân gibi sunulmuştur. Oysa dışarıdaki insan oraya girmeden sorulsa o uçurumu aşamayacağını, aşmaya kalktığında da sonucun bu olacağını bilir bilmeye de gel gör ki oraya girdiğinde düşüncesi değişir çünkü insan kaybederek yaşayabilir ama kaybettiklerini her dakika hatırlayarak ya da görerek yaşayamaz. Bir anlamda gerçeğin katlanılmaz kişisel tarihidir bu. “Acı çektiğimiz şeylerin hep acıdan kaçmaya yarayan yollar olduğunu”[3] unutmamamızı söyler.

Bu hikâyenin hikâye olmasını sağlayan öge, insanın hapishaneye kapatılması değil yalnızlaştırılmasıdır. Mahkûmun cezasını çekmek üzere bir yere kapatılması ile “insansızlaştırma” arasındaki farkı çok güzel aktarır. Böylesi bir kötülük, “kusursuz cinayet”tir. Baudrillard’ın, bağlamı farklı olsa da bir olgunun kusursuzluğunu anlatırken formüle ettiği bu tanımlama, kusursuzluğunu tam da gayri insaniliğinin gücünden alır: “Aynen kötülüğün şeffaflığı içinde, kötülüğü oluşturanın şeffaflığın kendisi olması gibi kusursuz cinayette de kusursuzluğun kendisi cinayettir.”[4] Mahpus için gerçekte iki ceza yöntemi birden işletilmektedir ve üstelik “görünmez” ve öldürücü bir kusursuzlukla.

Konuya bugün açısından bakıldığında bu kusursuzluk F tipi cezaevlerini akla getiriyor. Cinayet fırsatı, F tipi cezaevleriyle kusursuzluğun odası durumunda. Ama bilmeliyiz ki “ Kusursuzluk hiçbir zaman cezasız kalmaz: Kusursuzluğun cezası, onun aynen üretilmesidir.”[5] Paradoks görünebilir bu son cümle. Kusursuzluğun aynen üretilmesi neden kusursuzluğa ceza olsun ki? Ama devletin hafızası olduğu gibi mahkûmluğun ve mahkûmların da hafızası var. Günümüzde suçlunun kim olduğuna dair teorinin değiştiğini ve devletin “suçlu” tanımlamasını var olan toplumsal dinamiklere bağlayarak yaptığını biliyoruz. Devlet yalnızlaştırmayı artık sadece “unutma odası” nda yapmıyor, toplumu tanımladığı “suçlu” kavramıyla bölüyor. Foucault’nun belirttiği üzere “…suça eğilimlinin tüm toplumun düşmanı olduğu fikrini…”[6] işlemesiyle de onu “dışarıda” olsa bile yalnızlaştırmaya çalışıyor. Kim peki günümüzün “suça eğilimlileri” ? Yanıtı Foucault versin: “ Bana daha temel gelen şey, plebyen, halk, işçi, köylü topluluğunun gözetim altına alınmasıdır. Genel gözetim altına alma, siyasi iktidarın yeni biçimleriyle devam etmektedir.”[7]

 

 

 

 

[1] Tarihin hiçbir döneminde hapishane ya da başka bir cezalandırma yolu, “iyileştirilme” çerçevesinde değerlendirilemez. Bu bağlamda “ehlileştirme” muktedirin yürüttüğü hayat algısına uyum sağlama deneyimi olur.

[2] Bu vesileyle sahip olamadığımız eşyanın vitrindeki çekiciliğini hatırlayalım.

[3] Phillips, Adam, Freud Olmak: Bir psikanalistin Gelişimi, YKY, İst., 2016, s.14.

[4] Baudrillard, jean, Kusursuz Cinayet, Ayrıntı Yay., İst., 1998,s. 10.

[5] A.g.y.

[6] Faucault, Michel, Seçme Yazılar içinde, Büyük Kapatılma, Ayrıntı Yay., İst., 2000, s.135.

[7] A.g.y.

Related Articles