ULTİMA VERBA

Aklın referansı ile ortaya çıkan “özgürlük, sosyal devlet, adalet, bireyin seçme ve seçilme hakkı, sandığın kutsallığı” gibi burjuva demokrasisinin getirdiği hakların çöpe atılması ya da içinin boşaltılmasının tartışılması bile insan onurunu incitirken son dönem Türkiye’sinde idam cezasının yeniden gündeme getirilmesini nasıl anlamalıyız?
Ahmet Bülent Erişti

İnsan, geleceği(ni) merak etmekle malul bir varlık. Gelecek çünkü onun için, ölümle ne zaman karşılaşacağı anlamına geliyor. Ölümle karşılaşacağı gün hem onu yenmek hem de yenildiğinde bıraktıklarıyla yenilmediğini göstermeye çabası da maluliyetine dahil. Aynı zamanda insan en çok bu özelliğiyle insan. Doğumundan ölümüne kadar geçen zamanı bir “arayış”a harcaması onu insan yapıyor. O arayış isteği, onu bir vahşi, bir katil de yapıyor. Köksüz, soyut bir arayış hepimize çekici gelebilirken belli bir zaman ve mekân ilişkisi içindeki arayış, korkup yüzleşmekten hep kaçtığımız ölümle karşılaşmayı hızlandırıyor. Kutlamalar, anma günleri, bayramlar birileri için kutsallık taşırken bir diğerimiz için öldürme düşüncesinin kaynağı oluyor. Temelinde Heideger’in “tüm düşünürlerin hayatları boyunca düşündükleri tek soru(n)” dediği “varlık” sorunu, insanın ölümle ilgili kaygısını, yaşama isteğini, yansıtıyor.
Zamanın merdivenlerini tırmandıkça arayışın yol açtığı sonuçları gündelik hayatın basitliği içinde çıplak gözle görmek ve dahası yorumlayabilmek zorlaşıyor. Sözcüklerle, sayılarla, parayla … ve elbette ölümle kurduğumuz ilişkiyi.

Bir video. Videoda IŞİD’li olduğunu sonradan haykırışlarına baktığımızda anlayacağımız, elinde otomatik tüfek bulunan biri var. Karşısında duran genç bir erkeğe Arapça soruyor: “Sünni misin Alevi mi?” soru sorulan adam “Alevi” diye yanıtladığı anda otomatik tüfeğin tarama sesi her şeyi durduruyor ve birkaç saniye önce konuşan, kendisini bir yerde tanımlayan insan cansız bir varlığa dönüşüyor. Tek sözcük: Alevi. Sözcükler yalnızca sözcük değil, sözcükler yalnızca sözlükteki anlamıyla yaşamıyor hayatın içinde. Biz ile öteki, yaşam ile ölüm, erkek ile kadın; her şey; tarihsellikle yüklü. Duyguları içeren detaylarla oluşturulmuş bir matrixin içinde miyiz dışında mıyız; sorusu saklı her sözcükte. Gelecek, artık her bireyin kendi biricikliğiyle dolduracağı bir alan değil. İçi başkalarınca doldurulmuş hazır hayatlar dünya ölçeğinde bölgelere sunuluyor. Bu kalıba uymayanlar için başka bir hayat hayalinin yerini ise “ölüm” alıyor, “başkalaştırma” aracı olarak.

Emmanuel Levinas, “zaman” ve “başka” kavramlarını tartışırken, “zaman” kavramını anların çizgisel devamlılığı olarak tanımladığımız noktadan uzaklaştırır ve bir “tez” olarak “Zaman yalıtılmış bir öznenin olgusu değil başkasıyla ilişkidir.”(2) der. Bu cümleyi şöyle de okuyabiliriz: “Zaman” gerçekte insanın ölüme giden çizgide ilişki biçimlerinin hem belirleyeni hem sonucudur. Henüz dün “dost” olan bugün “düşman” olabilir. Bugün öldürmeye çalıştığımla yarın bir başkasını öldürmede ortaklık yapabilirim. Zaman, kendine uygun bir ruh doğurur ve “başka” olmayı da belirler ama yarattıklarıyla bir sonuçtur da. Zira “ölüm, mutlak başkadır, ölümle ilişki mutlak başkayla ilişkidir.”(3)

Buradan bakıldığında “öldürme” eylemi öldürülenin mutlak itaati ile kurulan bir ilişkidir. Öldürülen, öldürenin bu dünya ile olan ilişkisine göre biçim almış bir “başka” dır. “Mutlak başka”, “aynı” olmayı kabul etmediği için yaşama hakkını da vermeyi kabul etmiş olmaktadır. Yaşamın geçici; ölümün kalıcı bir var oluş hali olduğunu düşünen inanç ve anlayış açısından paradoksal bir evrilme var burada: “Başka” olduğu için hayattan sürgün edilen insan, onu sürgün edenden yalnızca geçici bir zaman için uzaklaştırılmıştır. Öyleyse ölenden buraya ait bir hak (ç)alınmaktadır. Zaman, ölüm, başkalık buraya dair kavramlardır çünkü. Oysa bu öldürme pratiğinde öteki dünya, burada yaşanmakta, bütün cezalandırma sistematiği bu olgu üzerinden yürümektedir. Aydınlanma, bütün kurumlarıyla birlikte bu dünyayı yaşanır hale getirmek uğruna “akıl” kavramını her şeyin önüne koymaya çalışmış ve o ana kadarki pratiği değiştirmeye çabalamıştı. “Akıl, Kant’la başlayan süreçte yargısal bir güç olarak görülmeye başlanmış”, neredeyse hukuksal bir terim düzlemine taşınmıştı. “Her şeyi yargılayan akıldan başkası değildir.”(4) düşüncesi uzun zaman önce kendi devlet aygıtı ve onun kurumlarını oluşturdu ama devletler hâlâ öldürüyor.

 

Aklın referansı ile ortaya çıkan “özgürlük, sosyal devlet, adalet, bireyin seçme ve seçilme hakkı, sandığın kutsallığı” gibi burjuva demokrasisinin getirdiği hakların çöpe atılması ya da içinin boşaltılmasının tartışılması bile insan onurunu incitirken son dönem Türkiye’sinde idam cezasının yeniden gündeme getirilmesini nasıl anlamalıyız?

Siber teknolojinin yirmi dört saatimize hakim olduğu ve neredeyse düşüncemizi okuyacağı bir ortamda nasıl oluyor da hâlâ Roboski katliamının sorumluları bulunamıyor? Nasıl oluyor da Berkin Elvan’ın, bir çocuğun, öldürülme meselesi sürüncemede bırakılabiliyor? Devlet, idam cezasıyla bu yükten kurtulmak istiyor olabilir mi? Her gün yasa ve hukuksuzlukla suçlanıp yıpranmak yerine, öldürmeyi yasal bir zemine oturtma düşüncesi mi? Hukuk Devleti olup olmamayı konu etmek yerine yasalarla razı etmeye yönelme hali mi? Yurttaşını “mutlak başka” haline getirmekten mustarip olmak yerine suçlanmaktan mustarip bir devlet mi?

Soru da yanıt da çok ama kısa yoldan şunu söylemek gerek: Yasal çerçeve içine alınacak bir “başka” laştırmada ölen insanlara bir ultima verba (son söz, belki bir hece, bir hırıltı) hakkı tanınmış olur.Henüz söylenmemiş son söz.

(1) Heidegger, Varlık ve Zaman.

(2) Levinas,  Zaman ve Başka.

(3) A .g .e

(4) BAKER,Ulus Kanaatlerden imajlara

 

Related Articles