Ülkem: Maktûl insanlar antolojisi

Unutulmuyor Fatih’ten çok önce, 13. Yüzyılda, Moğol işgâline karşı halkı direnmeye çağıran Ahi Evren ve onun yanındaki Bektaşîlik geleneğini önceleyen 10 bin (?) insanın Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovasında, Moğol kökenli Nurettin Cacabey tarafından kılıçtan geçirilirken Selçuklunun ve Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin buna fetva verdiği. Ölenler içinde Mevlana’nın kendi oğlunun olduğunu bilmek, unutulmaması gerektiğini söylüyor yurttaşa.

 

Yeryüzünün en büyük mücadelesinin; olağan ölümle olağandışı ölümün zaman, mesafe aralığında verildiğini düşünüyorum uzun zamandır. Herkesin, eceli gelince öleceğini kabul etmişizdir de ecel, tanrısal bir karar mıdır her zaman? Yakınımız ya da uzaktan da olsa sevdiğimiz birinin yaşlanmaya bağlı ölümü sonrası, onunla kurduğumuz yücel(t)me bağı bile kısa süre sonra gevşer, ortak yaşantıların sıcaklığı soğudukça geriye, süzülüp küçülmüş soğuk bir acı kalır. Ölümün olağanlığı, doğanın saatine göre tanımlanıp kabul görmüş alışkanlıktır insan için. İnsan bu olağanlık karşısında da acı duyar elbette, isyan eder; ağıtlar yakar, şiirler yazar. Ama her şeye karşın, sonsuz olmadığını bildiği hayatın noktalanmasıyla, çaresizliğin hükmü gelip okşar yüreğini. İç çeker ve susar. Değiştirilemeyeceği için değiştiremediği gidiş karşısında kendisinin geleceğini görmenin dayanılmazlığını yaşar ve durulur. Tanrı bazen ecelle ilgili yeryüzünde taşeron tutuyor olmalı. Öyle olmasa nasıl açıklar ki insan kendine 2 Temmuz 1993’ü?

Her şey yerli yerinde: Devlet var, hükûmet var, işleyişi düzenlemek için yapılmış yasalar var. Peki, kendini yurdunun sahibi görebilen yurttaş var mı? Kendini bu yurdun sahibi görebilen yurttaş varsa o yurttaş tanrının belirlediği ecel vaktini görebiliyor mu? Tanrı buralarda, bilinmeyen geçmişten beri eceli belirleme ve can alma işini başkalarına havale etmiş görünüyor.

Gençsiniz, hasta değilsiniz; birdenbire ölme ihtimaliniz nedir? ,
Sakin, rutin, basit bir hayatınız var, birdenbire ölme ihtimaliniz nedir? ,

Mafya, çete, uyuşturucu ticareti… Hiçbiriyle ilgili değilsiniz; bunların içinde çatışmalar, karaparalar, vurgunlar, soygunlar… Yok hiçbirinin içinde değilsiniz, yasalar çerçevesinde yaşıyorsunuz, birdenbire ölme ihtimaliniz nedir? ,
Kimseyi öldürmemişsiniz, kimseyi yakmamışsınız ve kimseyi asmamışsınız; asılanların uğradığı zulme üzülüp asmaya isyan etmişsiniz, birdenbire ölme ihtimaliniz nedir?

Türkiye’deyseniz ölme ihtimaliniz vardır, hem de yüksektir, ölürsünüz; öldüler! Bu ülkede okur-yazar, aydın, şair, yazar bir grup insan 2 Temmuz 1993’te, sadece ve sadece; yüzyıllar önce devlet dersinin müfredatına uymayıp bunu sazıyla sözüyle simgesel bir direnişe dönüştüren Pir Sultan Abdal’ın temsil ettiği direnişi hatırlattıkları için, tam da yüzyıllardır hiçbir eşiğin atlanmadığını göstermek istercesine, tam da “su uyur devlet uyumaz.” mottosuna uygun biçimde, tam da yaşamak için yüzyıllar boyunca 1500 metrenin üstünde yerleşim kurmuş ve Devlet-i Aliye tarafından insan yerine konulmamış, resmi olarak yok sayılmış Alevi insanların sesi olduğu için ipe çekilmiş bir ozanın hatırlatılması nedeniyle devlet müfredatıyla yakıldı, boğuldu. Öyle bir müfredat ki bu, yakanın da yakılanın da ezberinden silinmesine izin vermiyor. Fatih’ in Horasan Türkmenlerinin Anadolu ve Rumeli’de güç kazandığını görüp önce İstanbul’daki dergâhları kapattırmasıyla başlayan ve ardından kıyıma dönüşen iz sürmeler unutulmuyor, unutturulmuyor. Unutulmuyor Fatih’ten çok önce, 13. Yüzyılda, Moğol işgâline karşı halkı direnmeye çağıran Ahi Evren ve onun yanındaki Bektaşîlik geleneğini önceleyen 10 bin (?) insanın Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovasında, Moğol kökenli Nurettin Cacabey tarafından kılıçtan geçirilirken Selçuklunun ve Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin buna fetva verdiği. Ölenler içinde Mevlana’nın kendi oğlunun olduğunu bilmek, unutulmaması gerektiğini söylüyor yurttaşa. Devlet yaşıyorsa gerisi ifrazdır çünkü. 1980’ların başında sık sohbet ettiğim, yaşlı ve çoktan rahmetli olan bir ağabeyim, küçücük yaşında Yozgat Ermenilerinin kıyımına şahit olduğunu ve çok uzun zaman geceleri altına kaçırdığını anlattı ve şöyle demişti: “Hoca, bu milletin hiçbir şeyi olmasa bile kendisini takip eden devleti var.” Ömer amca ilkokul mezunuydu! Ama bu ülkesinin hal ve gidişine vakıf, hem de ehli sünnetten biriydi.

Dâra çekilmek, boğdurulmak ya da topluca kılıçtan geçirilmek… Bu gelenek çok eski. Devlet dersine yeni başlayacaklar, Kutadgu Bilig’le başlayabilir. Toplumsal yaşamın düzenlenmesinin koşulsuz sertlikle muktedire bağlandığı bir hayat tarzının alegorik yansımaları çocuklara bugün de okutuluyor, dinletiliyor. Sonrasında o çocuklar, kalpleri yönetenler için çarpan bir hayat algısı içinde esas duruşa geçip “devletin bekâsı” için ölmeye ve öldürmeye yazgılı yaşıyor. Konuya normatif yaklaşmakla, bunlar başka toplumlarda da var, bizde şunlar olmalı vs ile ilgili değil bu yazı. Betimleme, görmenin en yalın hali çünkü. “Açılın kapılar şaha gidelim.” dizesi destansı bir ölüme mahkûm edilmekle bırakılmıyor; muktedir açısından derin ve kanlı bir arkası yarına dönüştürülmüş bir fikri takip var. Sivas’a giden o insanlar, devlete göre, kalmaları gereken yüksek dağ köylerinden aşağı indiler, inmekle kalmayıp Pir Sultan gibi, devlete rağmen hayata katılma isteklerini gösterdiler. Sorun bu. Yüzyıllar geçse de değişmeyen, yazılı olmayan; yazılı olsa da kaybedilen, saklanan bir fikri takip. Bu ülkenin bir kısım çocukları, Bousquet’nin “yaralarım benden önce de vardı, ben onları taşımak için varım.” sözünü gerçek anlamıyla yaşamak üzere doğuyor. Dolayımlamayı unutturacak kadar canlı, apansız ve süreğen bir takibin mağdurları yalnızca dün yaşamışlar, bugün yaşayanlar değil, yarın doğacak olanlar da!

Betimlenen olgunun devlet açısından mekaniğini iki temel direk ayakta tutuyor: İlki, ölsek de öldürsek de bu vatan, bu bayrak hepimizindir.” mottosu. Bu durumda, ölenle öldürülenin, işkenceciyle mağdurun barışma harcı, vatan ve bayrak simgeleridir. Öylesine işlevsel bir mekanizma halinde ki vatan ve bayrak simgeleriyle kurulmuş bu motto, devlet aygıtı için, kendisinin tanımladığı bir vatan sevgisinin dışında kalan herkes hain ve bugünün modasıyla terörist. Bu olgunun iktidarda kalma amacına yönelik mekaniğini kuran etmenlerin, nedenlerin unut(tur)ulmuş olması bir yana, devletin uyguladığı politikalar daha baştan kimin vatansever olacağını da belirlemiş durumda. “Bana sağcılar suç işliyor, dedirtemezsiniz.” cümlesindeki, öznenin bir kurgu olduğunu açık eden anlayış, söz konusu, “sol” olduğunda, nesnenin sesidir: “Siz hiç vatanını seven bir solcu gördünüz mü?” Maraş katliamı sürerken dönemin başbakanı Ecevit’in telefonlarına genelkurmaydan neden cevap verilmiyordu? Şaka değil ama şaka gibi: Ecevit “solcu” ve solcu birini, o kişi başbakan da olsa devlet güvenliğiyle ilgili bir konudan uzak tutmak gerektir. Vatana kimin âşık olduğunu, kimin olabileceğini birey değil aslı, geçmiş ve derinde saklı tarihsellik biliyor ve belirliyor.
Devletin ayrımcı çizgisinin ikinci ayağı ise ilkinden de ilginç ve karakteristik bir nitelik taşıyor: Daha önce başka bir yazıda kısmen değindiğim “ öldür ama öldürdükten sonra yaralarını sil.” anlayışı. Arşivin devleti ile sokağın devleti diyebileceğimiz iki devlet var hep. Arşivin devleti, kendi alt belleğini kuruyor, yeniliyor ve olası bir toplumsal hareket ya da bireysel muhaliflik karşısında bu hazır algoritmaya başvuruyor: Ecevit hâlâ telefon etmeye devam ediyor ve 2 Temmuz 1993’te dönemin başbakan yardımcısı- ve elbette “solcu”- Erdal İnönü, Madımak Oteli önünde çoğalan ve oteli yakma denemeleriyle kendini ve devletini yoklayanların varlığına karşı, 6 saat geçmiş olmasına karşın devletin kolluk güçlerini harekete geçirip önlem aldıramıyor. Arşivin devleti uyumaz, dinlenmez, unutmaz; yeri geldiğinde koşar, yeri geldiğinde görmez, yeri geldiğinde susar ama otomatiğe bağlanmış bu algoritma her zaman çalışır, çalışıyor. Sözünü ettiğim ikinci temel direk,“sokağın devleti” nde işlevsellik taşıyor ve bence olağanüstü bir rolü var: Ahi Evren demiştik az önce. Ahilik ve lonca sisteminin kurucusu olarak anılan, Anadolu Türkmen-Bektaşî inanç ve geleneğinin simgesel adlarından biri. Devlet bugün onun adına anma, kutlama törenleri yapıyor; bireylerin boş olan toplumsal hafızasını bugünden geriye, arşivin devletine uygun biçimde inşa ederken Ahi Evren’e sahip çıkıyor, ona önemli bir işlev yüklüyor. Ama o Ahi Evren, arşivin devletinin kurucu ögelerinden sayılan Mevlana’nın fetvasıyla, yine o günün yönetimin de onayıyla gönderilen Cacabey tarafından katledildi. Devlet sokakta hem Ahi Evren’e hem Mevlana’ya hem de Cacabey’e sahip çıkarak analojik bir yolla barıştırmaya gidiyor. Ölen ölmüştür, zulüm en kanlı biçimiyle yapılmıştır ama artık olanlar, sokağın devleti aracılığıyla formatlanacak ve her iki taraf da tarihsel zenginliğimize dâhil edilecektir. Şeyh Bedreddinler, Çandarlı Haliller, Mithat Paşalar bir yana; katledilen şehzadeler gibi.

Konu salt Alevî, solcu vs. çerçevesine sıkıştırılırsa fotoğrafın bir kısmı görülmez sanırım. Devletin “düşman” algısı zamana göre değişiyor kuşkusuz. Cumhuriyet sonrasının konjonktürel düşmanı, kuşkusuz Kürtler. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Şeyh Said, Dersim, 12 Eylül’ün Diyarbakır cezaevi; 1990’ların başındaki dışkı yedirmeler, Şırnak’ın içinde gövdesinden ayrılmış başlarla gezen askerler, Roboski’de uçaklarla bombalanıp sorumluları bir türlü bulunamayanlar ve daha dün Cizre’de bir hafta boyunca bir apartmanın bodrumundan telefon görüşmeleri, tüm dünyanın çağrılarına rağmen çıkarılmayıp canlı yayınla yakılarak öldürülen ve cesetlerden kalan kemiklerin ailelere bir torba içinde numaralanarak verildiği olaylar serisi…
Çemberi daha da daraltıyoruz: Devletin geçmişte daha kolay sınıfladığı tarafların çizgisel ayrımı yavaş da olsa bozuluyor. Kontrol edip yönlendirdiği bütünsel blok dağılıyor. Böyle olunca da Barış Akademisyenleri, Müslüman demokratlar, Nuriye Gülmen ve Semih Özakçalar çoğalıyor, öldürmeler, işsiz ve aç bırakmalar sürse de çoğalıyor. 2 Temmuz 1993’te yakılan Madımak Otelinden geriye kalan gözyaşları da hem arşivin devletinde hem de sokağın devletinde bizi bekliyor.

 

 

 

Related Articles