Uçurtmalar bize bakar

Çok uzun zaman oldu seni görmeyeli. Tam bugünkü gibi bir kış sabahıydı, gittin. O evde son kez yan yana bulunmuşuz, son kez uyumuşuz. Sen uyurken, sana bakmayı başından beri çok sevmiştim. Sabah gözlerime baktın, soluğunu tuttun ve gittin. Kucakladım seni, sımsıkı sarıldım ama gövden, kurumuş ve kasılmış bir ağacın bedeni gibiydi.

Hiç gitmekten konuşmadık ama biliyorduk ayrılığın yakın olduğunu. Her sözcüğün arkasında sadece ona ait olan sadece onda bulabileceğimiz saklı duygu(lar) vardır, kötü zamanlarda ayrılık, ölüm gibi sözcükler örseleyicidir, ağzımızdan çıktığında. Gözlerimiz değmemelidir birbirine; değilse kaçınılmaz bir karşılaşma içimizi öyle zorlar ki o anda, susarsak; kaçtığımız, korktuğumuz şeylerin bizdeki ağırlığını daha da büyüttüğümüz belli olur. Öyle yaşadık seninle sayılı günlerin sıkışıklığında. Bir kemiğin ufalanıp tutunduğu yeri bırakması gibiydi acım. Bilmek, gitmenin kalanda yarattığı boşluk duygusunu azıcık da olsa hafifletebilseydi keşke, hafifletmedi. Sana bu cümleyi hiç değiştirmeden kursaydım, zifirî karanlık gözlerinle okşardın saçlarımı. Gitmek senin için, sen daha doğmadan babanın bu dünyadan gitmesiydi. Ölüm de gitmektir ayrılık da sonuçta ama bizde bıraktıkları yoksunluk için ne denebilir? Sorsalardı sana, “Yoksunluk, görüp de kaybettiğin birisinde mi ağır yaşanır; hiç görmediğin ve sonsuza kadar göremeyeceğin birisinde mi?” derdin; eminim. Sende ikincisinin acısı çok belliydi. Sık sık yaptığımız uzun yürüyüşlerin birinde “Ne zaman sokakta el ele yürüyen bir baba ile çocuk görsem, burnumun direği sızlar.” demiştin. Sen gittiğinde, ikisinin de yükü bende kaldı. Sokaklarda çocuklara bakıyorum, göz göze gelmeye çalışıyorum onlarla; yeniden karşılaşır mıyız, belki…

Onca sohbete rağmen her seferinde sanki ilk kez oturup sohbet edecekmişiz gibi heyecanlanırdım. Yaydığın enginlik ve güven hissi beni öyle sarardı ki böyle anlardan sonra uzun süre bir yabancı yakınlığıyla kalırdın bende. Sözlerini zihnimde döne döne tekrar ettikten sonra ancak, aynı evdeki insanlara dönüşürdük. Bir çetin mesafe haritasının farklı uçlarında gider gelirdim sessiz ama mutlu. Sense, konuklarını nezaketle karşılayıp ağırlayan bir ev sahibinin inceliğiyle durdun yaşadın çevrende. Karanlığı hiç sevmedin, karanlığın yaydığı müphemliği de. Korkuyu hatırlatan hiçbir şeyi duymaya, anmaya tahammülün yoktu ya, ben gündüz düşleri ile sevdim seni, sarıldım suskunluğuma. Düşlerimde geçtim suskunluk mesafelerini. Zihnim, eşyayı yeni tanıyan, tanıdıkça ona sarılan çocuğun gülümseyişi ile hatırlıyor seni. Kış örtüsünün altında üşüyen ruh, güneş ve ışığı ne kadar özlerse ben seni o kadar özlerdim.

Bir gün, henüz uçamayan bir kartal yavrusu, yuvasında bir başına bulmuş kendisini. Hayata, kuşlara ve kendisine dair hiçbir şey bilmiyor. Yuvada, kendisinin çıktığı parçalanmış yumurta kabuğu var sadece. Hava soğuk. Üşüyor. Çaresizce yumurta kabuğuna seslenmiş : “Sen kimsin?” Kabuktan hiçbir tepki yok. Kızmış yavru kartal ve bağırarak tekrarlamış: “Kimsin, ne işin var burada?” Kabuktan cılız bir ses gelmiş: “Ben seni küçücükken koruyan ve büyüten kabuğum. Sen, yeterince büyüdükten sonra dışarıya çıkman gerekti. Aslında seni ben doğurdum sayılır. Ama artık gördüğün gibiyim.” Yavru kartal, “Madem sen doğurdun beni, şu an çok üşüyorum neden korumuyorsun beni?” dediğinde, kabuk son kez konuşmuş: “Ben doğurdum ama ben büyütmedim, seni de her şey gibi zaman büyüttü ve o öldürecek. Bu nedenle şu an seni ancak ve ancak o koruyabilir.”

Zamanın, doğan her şeyi büyüterek öldürdüğünü anladığımda her şey karşı kıyıdaydı, benden uzak. Uçabilseydim, zamanı unutur; yokuşlara gülerdi kanatlarım. Özleyecek hiçbir kıyı ve hayal bırakmaz, günleri unuturdum. Rüzgârın uğultusu olurdu gündüzle gece. Uçama(z)dım ama hep yukarılara baktım. Kıyılar; kıyılar orada da vardı ve zaman göğün de sahibiydi. Özlemin beslediği acıyı erteleyecek rüzgâr aradım durdum. Suyu kurumuş kuyuydu dünya, ses vermedi. İnsan, içindeki yaralarla da dost olmak, konuşmak ister eşiğin üstünde. Susmakla konuşmanın eşiğinde, fotoğraflarına kuşyemi koyup pencerenin dışına bıraktım. Çağırmayı istediğimiz kimse kalmadığında bir ses duymaya da ihtiyaç yoktur. Olsun yine de uçurtmalar bize bakar.

Ahmet Bülent Erişti

Related Articles