Türkçü Siyaset, Türkiye Kürdistanı’nı bitirerek, kaybediyor

Türk siyaseti kadar, ırkçılığın batağına düşmüş, stratejiden yoksun, bölgesel ve global deneyimlerden ders çıkararak, siyaseti coğrafya ile demografi ile, inanç ve etnik realiteyle, doğal ve stratejik kaynakların konumuyla analiz edip planlar yapmaktan uzak dar bir kafa yok.

Bu beceriksizlik, bu aptallık sadece Türklere kaybettirmiyor, Kürtlere de kaybettiriyor. Onu geçelim, ekonomik, toplumsal, siyasal, bilimsel gelişmeleri tıkıyor. Nesilleri savaşla, düşmanlıkla, çatışmayla zehirliyor. Irkçılığı, ayrımcılığı, şiddeti, körüklüyor. Siyaseten de tüm taraflara kaybettiriyor.

Bu stratejik körlüğün ilk faili bizzat Mustafa Kemal Atatürk’tür. Lozan’dan sonra tavır değiştirmiş, Kürtleri karşısına almış, Tarkrir-i Sükun ile Kürt soykırımına başlamış ve bunu Dersim Katliamıyla zirveye çıkarmıştır.

Ardılları 12 Eylül Darbesi ve 90’lardaki vahşetle insanları sürgün etmiş, faili meçhullerle binlerce insanı katletmiş, köyleri yakarak milyonlarca insanı yerinden etmiştir.

Devletin kör zihniyet bu şekilde bir savaşa kazanabileceğini mi zannediyor?

Varsayalım başardı. Kendi sınırları içinde Kürtlerin bir bölümünü katletti, geri kalanı da asimilasyonla bitirdi.

Varsayalım Kürtler artık Türk olduklarını söylediler, Türklük ülküsü içinde canla başla çalışmaya başladılar. Hatta MHP’nin öncü saflarında yer aldılar.

Peki o zaman Türkler rahatlayacak mı? Kürt sorunu tamamen bitecek mi?

 

Aksine tam da o gün Türkiye tamamen kaybetmiş olacaktır. Kürtler de kaybedecektir elbet. Türkiye bugün Kürtleri fiziki olarak bölmek için sınırda inşa ettiği duvarlarla kendisini izole edemeyecektir, Kürtleri bitirdiği gün kendini yok edecektir. Çünkü bindiği dalı kesme misali Türklerin Ortadoğu’yla hiç bir ilişkileri kalmayacaktır Kürtlerin bittiği gün. Siyasal, askeri, ekonomik, kültürel, stratejik dayanakları ortadan kalktığı gibi, onunla ilişkili Arapların, Farsların, Yahudilerin de bir ilişiği kalmayacaktır.

Türkiye’nin yeni bir strateji inşa etmesi de mümkün değil. Ne düşünsel, ne de siyasi. Ermeni, Rum, Asuri, Yahudi, Kürt katliamı üzerinde inşa edilmiş bir devletin demokratik, özgürlükçü, evrensel değerlere saygı gösteren bir zihniyet inşa etmesi mümkün mü? Tarihi araştırmaya her kalkıştığında, coğrafyayı her incelediğinde, filozofiye her baktığında, siyasal sistemleri her analiz ettiğinde Türk veya Türkleşmiş her birey kendisinden, kökeninden şüpheye düşecektir. Bu kadar farklı etnik gurubu, kültürel yapıyı katleden sistemde katil mi, maktul mü, orijinal mi, piç mi kuşkusuna düşecektir. Mesela genetiğe başvuracaktır ki çoğunluğun Türk olmadığı bilindiği halde ve o bireyin asil Türk olmadığı da ortaya çıkınca ne yapacaktır?

Alternatif ve melez bir kültür yaratması da mümkün değildir. Amerikalıların Kızılderililere, Almanların Yahudilere karşı özürleri gibi bu halklardan tarihi olarak özür dilemekde çözüm değil. Özür dilediği gün haklarını, dilsel, kültürel, coğrafi değerlerini teslim etmesi gerekecektir ki bu da onu yok eder.

Haliyle sunni olarak yaratılan ırkçılıkta ısrar kaçınılmazdır. Ne varki, Türklükte ısrar orijin olarak Türk’ü de Türk olmayanı da hasta eder. Çünkü birey tek bileşke ne idüğü belirsiz, artık Türke de yarmayan, onu da piçleştiren bir sisteme mecbur olmak zorundadır. Olmazsa herşey tuzla buz olur, parçalanır ve birleştirmek mümkün olmaz. Anadolu, Mezopotamya deliler, piçler, hasta güruhlar merkezi olur ve oluyor da.

 

Çok uzağa gitmeye gerek yok. Son dönemde yaşanan ateşkese katliamla cevap verilmeseydi. Dolmabahçe’deki mutabakat yırtılmasaydı şimdi Türkiye’de çok farklı bir rüzgar esecekti. HDP’nin yükselişi Türk iç siyasetinde demokrasinin daha sağlam zeminlere oturmasını sağlayacak, yeni ve Demokratik bir Anayasa için büyük fırsat sunacak, darbelerin önünü kesecekti. CHP’deki ırkçı seküler yapı da, AKP’deki muhafazakar Türk-İslamcı çıkar gurupları da güç kaybedecek, eriyecekti. Türkiye’de sol, sosyal demokrasi, liberal alternatif ve demokratik İslami eksenli siyasal kurumsal yapılar yükselişe geçecekti.

Şu an Suriye ve Irak Kürtleri ile çok sıkı ilişkiler kurulacak, ekonomik, toplumsal ilişkiler daha da güçlenecekti. Kürtlerin ve Türklerin birliği daha iyi nasıl kurulabilir tartışması yapılacak, yepyeni stratejik hesaplar yapılacaktı.

Suriye ve Irak’taki meselelerin çözümü için demokratik ve barışçı yöntemler önerilecek, ve bunun bayraktarlığı yapılacaktı. Çünkü bunun en iyi modeli de Türklerle Kürtler arasındaki modelle gösterilecekti. Çünkü, Öcalan stratejik çalışmalarıyla, Barzani diplomatik ve ekonomik ilişkileriyle, PKK yönetimi Osla görüşmeleri ve Ateşkes süreceyle, Salih Müslim Türkiye ziyaretleriyle buna adeta açık çek verdiler.

AB müzakereleri için daha avantajlı bir süreç başlayacaktı. AB’de Türkiye karşıtı guruplar güç kaybedecek birlikten yana olanların cephesi güç kazanacaktı.

Türkiye İsrail’in önünde Tükürdüğünü yalamayacak, Rusya karşısında diz çökmeyecek, Daiş barbarlığına Kürtleri çökertmesi için bu kadar bel bağlamayacak, ABD, Koalisyon ve Nato ile bu kadar ters düşmeyecekti. Yine Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın birkaç kuruş parası için çocuklarının ellerini öpmeyecek, yalvar yakar olamaycaktı.

Aksine devlet siyaseten daha ilkeli duracağı gibi Kürtlerle ticaret sayesinde, petrol, gaz ve insan gücü varlığı sayesinde daha ciddi büyümenin, gelişmenin hesaplarını yapacaktı.

Türk sanatçılar, edebiyatçılar, düşünürler Kürt müziğini, halk edebiyatını, düşünsel mirasını artık çalamayacak, hırsızlık yerine daha nitelikli üretime yöneleceklerdi. Kürt sanatçılar, edebiyatçılar, düşünürler Türklere özenmekten, onları taklit etmekten vazgeçip kendi temelleri, realiteleri ile yüzleşerek yeni arayışlara girecek, yerel ile evrenseli birleştirmenin arayışına yöneleceklerdi.

Kürt Ulusal kongresinin gerçekleşmesi, Kürtler arası yeni bir ilişki hukukunun oluşması, egemen devletlerin sınırlarının anlamsızlaşması sağlanacak, Kürtler fiilen ulusal haklarını kazanacak bunun hukuki güvenceye kavuşması için Ortadoğu’da devletler bazında, uluslararası arenada koferanslar, toplantılar ve anlaşmalarla güvenceler alacaklardı. Olabilecek yerlerde devlet, olabilecek yerlerde federasyon, olabilecek yerlerde özerklilke varlıklarını, geleceklerini dil ve kültürlerini teminat altına alacak. Birlikte yaşadıkları toplumlarla çatışma yerine bütünlük ve barış içinde daha uzun erimli çalışamalara gerebilecklerdi. Ekonomi, bilim, düşün alanında gelişecek dünya halkları arasında hak ettikleri yerlerini alacak, tarihsel olarak yaşadıkları mağduriyetleri aşmanın rahatlığına kavuşacaklardı.

 

Eğer Türk siyaseti akıllı olsaydı, Kürtlere ve Türkiye’nin Kürdistan’ına tahammül edecekti. Kendini buna alıştıracak bununla birleşmeyi, güç paylaşmayı sindirecek ve onlarla karşılıklı bir kazancın hesabını yapacaklardı. Kürtlerde kazanacaklardı. Belki klasik, bağımsız, birleşik bir Kürdistanları olmayacaktı. Ama varlığı kabul edilen ve teminat altına alınan Kürdistanlarının yanı sıra rahatlıkla nimetlerinden yararlandıkları, yaşamlarının bir bölümünü sürdürdükleri bir Türkistanları, Türkiye’leri de olacaktı. Geri kalmışlığın girdabından kurtulmak için Türkiye’nin denizlerine, Batı bağlantısına, sanayi ve ekonomi potansiyeline entegre olacak, beslenme, yararlanma alanı olarak görecek dönüşümünü hızlı gerçekleştirecek, Avrupa’dan Kafkasya’ya Kuzey Afrika’dan Ön Asya’nın her noktasında ticaret, ekonomi, sanayi, kültür aktivitelerinde bulunabileceklerdi. Çünkü her Kürt kendi dili haricinde en az bir dil daha yani Arapça, Farsça, Türkçe’den birini iyi biliyor. Bu sayede bütün bölgede dilsel, kültürel kodları en iyi kullanan topluluk olma potansiyeline sahip.

 

Maalesef Türk siyaseti Kürtlerin siyasal taleplerini, örgütlenme gücünü, demografik yapısını, coğrafi konumunu ve bunun yarattığı gelişimi sindiremedi. Kendi yararına görmedi. Korktu.

Durum bu olunca sonrasında yaşananlar acı da olsa artık teferruattır. HDP’ye ve yükselen demokratik çizgiye darbe vuruldu. Dolmabahçe mutabakatı yırtıldı, özerklik talepleri şiddete maruz kaldı, hendekler bahane edilerek Kürt kentleri yok edildi. Yeni bir soykırım yaşatıldı. Belediyelere el konuldu. Kürt legal siyasetine darbe yapıldı ve kilit konumdaki yöneticilerin tümü tutuklandı.

Yani Türkiye yaşatabileceği, yaşayabileceği kendi Kürdistan’ını yıktı. Yok etti ve kaybetti.

Baksanıza şimdi kendini duvarlara hapsediyor. Kime karşı Kürtlere karşı. Bu korkaklığın, kaybetmişliğin ifadesidir. Böyle devam ederse duvarın ötesini kaybettiği gibi, iç tarafını da kaybedecek. Duvarlar onu koruyamayacaktır

Ama aynı kayıp Kürtler için geçerli değil. Evet Kürtler zorlanacak, acı çekecek, yukarıda izah ettiğim gibi çok büyük kazanımlar elde edemeyecekler, belki Türkiye’den tamamen izole edecek. Oradaki nüfuslarının bir bölümü yok asimilasyonla, göçle yok olacak, mallarını mülklerini kaybedecekler. Ama yok da olmayacaklar. Tamamen de kaybetmeyecekler. Aksine başka yollar belirleycekler ve belirliyorlarda. Rojava ekseninde bunu görmek mümkün.

Barzani-Erdoğan diyalogu üzerinde ısarla devam eden Güney Kürdistan-Türkiye ilişikisi de heran eksen değiştirebilir. Yeni bir konjonktürde Güney Kürtlerinin başka alternatifleri de var. İran üzerinden, Rojava üzerinden, Irak ve Ürdün üzerinden yeni yollar bulabilir. Denizlere açılabilir. Siyaseten Mısır, Suudi Arabistan, İsrail, ABD ilişkileri malum ve daha da gelişebilir. Hatta siyasetin pragmatist aktörü İran ile yepyeni bir süreç başlayabilir ve yani Güney Kürtlerinin Türkiye bağımlılığı ebedi değildir.

Türk siyaset aklı çok iyi bilsin ki, Kürtler Türkiye’ye ebediyen bağlı değildir. Kürtlerin Türkiye’ye en kaybetmiş hali bu ise Kazanmış hali Türkiye’den bir toprak parçası koparmak olacaktır. Elbette bu kolay olamaycaktır. Kaos çatışma ve tarafların kazanmak için farklı ittifaklara, güçlere vereceği tavizler daha içinden çıkılmaz bir süreç getirecektir.

Ama bu tercihe zorlayan Türk siyaset aklıdır. Ve hala bunda ısrar ediyor.

 

Related Articles