THOMAS PİKETTY: 21. YÜZYILDA KAPİTAL Mİ SERVET VE GELİR EŞİTSİZİLİĞİ Mİ?

Son yılların popüler iktisatçısı Thomas Piketty’in, İş Bankası yayınlarından çıkan ‘Yirmi birinci Yüzyılda KAPİTALl’ isimli kitabı dünyada ve Türkiye’de oldukça ilgiyle karşılandı. Bu ilginin bir kaç önemli nedeni var.

Bunlardan birincisi: kitabın isminin, Marx’ın Das Kapital kitabını çağrıştırmasıdır. Okuyucu iki ‘kapital’ arasında ilişki arıyor. İsminin seçiminde kapital kelimesinin kullanılmasının pazarlama stratejisi ile yapıldığı ve etik bir hataya düşüldüğü şeklinde değerlendirenler mevcut. (Boratav, 2014) Ancak kitabın gerçekten Das Kapital ile bir ilişkisi yoktur.
İkinci neden: Eşitsizliğin kendisi, konunun incelenmesi için yeterli bir nedendir. Yani ekonomik, politik ve sosyal ortam kitabı önemli kılan nedenlerdir. Gerek ülkeler arasındaki gerekse sınıflar arasındaki gelir ve servet uçurumu fazlasıyla rahatsız edici noktadır.
Üçüncü neden: Piketty’in kariyeri ile ilgilidir. Çok genç yaşta (22) MIT’te kadrolu profesör olarak atanıyor. Sonra buradaki çalışmaları beğenmeyip Fransa’ya dönüyor. Antony Atkinson ve Emmanuel Saez gibi bu konularda otorite olan bilim insanları ile çalışıyor. Deyim yerindeyse PR için önemli bir avantaj.
Aslında kitabın içeriğine bakıldığında ‘Yirmi birinci yüzyılda Servet ya da Eşitsizlik’ olması daha doğru olurdu. Zira 727 sayfalık hacimli kitap, dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümde; gelir ve sermayeyi (113 sayfa), ikinci bölümde; sermaye/gelir oranının dinamiklerini (130 sayfa), üçüncü bölümde; eşitsizliklerin yapısını (255 sayfa) ve dördüncü bölümde ise; 21.yüzyılda sermayenin düzenlenmesine tartışıyor (130sayfa).
Hem kitabın isminden kaynaklı hem de servet ve gelir eşitsizliği konu ve kavram olarak sol ve radikal iktisatçıların temel çalışma öncelikleri, dertleri arasında olması nedeniyle doğaldır ki, Piketty ile Marx iktisadi düşüncesi ve radikal iktisat arasında bir yakınlık aranır. Ne yazık ki bu hayal kırıklığı yaratan bir beklentidir.
Her şeyden Piketty, Marxist bir iktisatçı değil (olması da gerekmiyor), Anglo- Sakson formasyondan geçmiş bir iktisatçıdır. Öyle görünüyor ki neo-liberal iktisat dışında iktisat okumamış. Dolayısıyla Marx konusunda yeterli bilgiye sahip değil. Fakat onunla ilgili dört sayfalık analizinde son derece derinliksiz hatta bilgisiz cümleler kuruyor. Marx’ın düşünce evriminde sadece Das Kapital yoktur. 1844 çalışmaları, Komünist Manifestosu, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Grundrisse ve nihayet Das Kapital. Ki Das Kapital, önüne hedef olarak koyduğu altı alandan biridir. Marx’ı sıkıcı bulup okuyamadığını, Amerika’daki bir derginin kendisiyle yaptığı röportajda açıkça ifade etmiştir.( Isaac Chotıner, WordPress. Com, 2014)
Örneğin, “Marx da teknik ilerlemenin sürekli olması verimliliğin giderek artma olasılığını göz ardı etmişti. Verimlilikteki artış, göreceğimiz üzere, sermayenin birikim ve yoğunlaşma süreçlerini belli bir dereceye kadar dengeleyebilecek bir kuvvettir”.(s. 11) Yine Marx’ın birikim sürecine ilişkin olarak şöyle diyor: “Marx’ın sonsuz birikim ve kalıcı ıraksama prensibinin işaret ettiği kadar büyük bir kıyametin habercisi değildir.”(s.29)
Ancak burada belirtmek gerekir ki, Piketty’in Marx konusundaki cahilliği servet ve gelir eşitsizliği üzerine çarpıcı sonuçlara ulaşmasını engellemiyor. Fakat Marx gibi, emekçilere, eşitsizliğin mağdurlarına bir politik görev de vermiyor. Piketty bu noktada son derece dikkatli bir adım atıyor. Politik konumlanışını şu cümleler ile açıkça ifade ediyor: “ Komünist diktatörlüğün çöküşüne dair radyo haberlerini dinleyerek büyümüş ve bu rejimler ya da Sovyetler Birliği için asla nostaljiye kapılmamış bir nesle mensubum….konvansiyonel ve tembel, kapitalizm karşıtı söylemlere karşı ömür boyu aşılanmış durumdayım. Eşitsizlik ya da kapitalizmi ortadan kaldırmak beni pek ilgilendirmiyor.” (s.33)
Piketty’in derdi: “önceden bilinen ve herkese uygulanabilir ve demokratik bir biçimde tartışılabilen kurallara sahip bir hukuk devleti çerçevesinde, adil bir toplumsal düzenin gerçek anlamda ve etkin bir biçimde tezahür etmesini sağlayacak en doğru toplumsal örgütlenme modelinin, kurumlarının ve kamu politikalarının belirlenmesine mütevazi bir katkı sağlamaktır.”(s.34)
Kendi deyimle Amerikalı iktisatçılar onu pek de ikna etmemişlerdi. Doktora tezinin soyut ve matematiksel bir kaç teoremden oluştuğunu, dünyanın ekonomik sorunları hakkında hiç bir şey bilmediğinin fazlasıyla farkında olduğunu itiraf ediyor. Eşitsizlikler üzerine Kuznets’den beri tarihsel veri toplama konusunda hiçbir girişimde bulunulmadığını fark ettiğinde Fransa’ya dönerek kendisini bu işe adıyor. Dolayısıyla bilinçli ve istekli bir seçimde bulunuyor.
Piketty, gelir ve servetin adaletsizliği üzerine radikal bir giriş yapıyor. “Eşitsizliklerin tarihi, ekonomik, politik, toplumsal aktörlerin neyin adil olup neyin adil olmadığına dair tasavvurlarına, bu aktörler arasındaki güç dengesine ve bunların sonucunda ortaya çıkan kolektif tercihlere bağlıdır. Eşitsizliklerin tarihi ilgili tüm aktörlerin bileşik üründür.”(s.22) Bu ifadeler, 2 bin yıllık kayıtları incelediği göz önüne alınırsa Marx’ın sınıf savaşına yakın cümleler kurduğu görülüyor. Tüm gelirleri ve serveti kapital olarak ele alıyor. Yaklaşık iki bin yıllık kayıtları (özellikle Fransa) inceliyor. Ampirik verileri topluyor ve bunları grafiklerle anlaşılır hale getiriyor. Daha sonra Amerika, İngiltere diğer batı Avrupa ülkelerini dahil ediyor.
Piketty, sistemini sermaye gelirleri “r” (bunun içinde kar, kar payı, faiz, kira ve diğer sermaye gelirlerini içeren sermayenin yıllık ortalama getirisini yüzde olarak) ile büyüme “g” arasında “r”nin “g”den büyük olması durumunda servet eşitsizliğinin artacağını söylüyor. Bunun 19.yüzyılda böyle olduğunu muhtemelen 21.yüzyılda da devam edeceğini söyler. “Bu koşullarda, miras yoluyla elde edilmiş servet, yaşam süresince çalışarak elde edilen servetten daha baskın hale gelir ve sermayedeki yoğunlaşma da aşırı yüksek bir seviyeye, modern demokratik toplumlarımızın temellerini oluşturan sosyal adalet prensipleriyle ve meritokratik değerlerle potansiyel olarak uyuşmayacak bir seviyeye ulaşır.”(s.28-29)

Çalışmada, en dikkat çekici noktalardan biri mirasın, servet eşitsizliğinin temel nedenlerinden biri olması. Ancak bir adım daha öteye gidip peki bunun kaynağı nedir? Sorusu yöneltilmiyor. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre 19.yüzyılda miras akışının milli gelire oranı % 20-25 aralığındadır. Fransa’da (diğer Batı Avrupa ülkelerinde de) 19. yüzyılda işgal ettiği merkezi önem 1910- 1950 arasında düşüş (% 4) kaydetse de, 1950’den günümüze eski gücüne kavuşmuş oluyor. 1980’den sonra bu yükseliş (% 20) büyük bir hız kazanıyor. (s410)
Picketty’e göre günümüzde de miras akışı çok yüksek seviyededir. Durum bu şekilde devam ederse 2020 yılında miras yoluyla elde edilen servetin toplam servet içindeki payı %70’e, 2030- 2040’ta %80’e ve 2060’da %90’a çıkabilir.(s.434).
Verilerden ortay çıkan önemli tespitlerden biri de iki dünya savaşı arasında değersizleşen sermaye gelirleridir. İkinci dünya savaşı sonrası uygulanan ekonomi politikaları ve eşitsizliği azaltan karşı etkenler sayesinde 1900’lerin başından itibaren eşitsizlik verileri en düşük seviyeye gerilediği görülüyor. Ancak 1980’lerden sonra neo-liberal politikalarla birlikte bu uçurum yeniden artarak derinleşmiştir.
Piketty’nin, çalışmasında 2010’lu yılların başında dünya genelinde servet dağılımındaki eşitsizlik, 1900-1910 dönemine doğru Avrupa ülkelerinde gözlemlenen eşitsizlikle aynı seviyededir. En üst binde birlik nüfus bugün dünya servetinin yaklaşık %20’sine sahiptir. %1’lik kesimin aldığı pay % 50, en üst onda birlik kesimin aldığı pay % 80-90 arasındadır. Dünya nüfusunun en yoksul % 50’lik kesimin küresel servet dağılımından aldığı pay ise %5’in altındadır.
Daha somut bir ifade ile gezegenin en zengin %0,1’lik kesimi 10 milyonluk avroluk net servete sahip görünmektedir. Bu da dünya genelinde ortalama servet olan 60.000 avroluk servetin neredeyse 200 katıdır. Ve toplam servetin % 20’sine denk gelmektedir. En zengin %1’lik kesimin serveti ise 3 milyon avro olup, dünya ortalamasının 50 katıdır. Toplam servetin %50’sine denk gelmektedir. (s.471-472)
Bu verilerden sonra eşitsizliğin azaltılması için Piketty’nin önerdiği temel argüman artan oranlı servet ve gelir vergisinin uygulanmasıdır. Piketty, çalışmasında radikal bir giriş yapıyor. Çarpıcı sonuçlara ulaşıyor. Ancak son derece reformist, çekingen hatta utangaç denilebilecek çözümler öneriyor. Ancak bu bile Piketty’nin geldiği formasyonda radikal bir öneri olarak okunabilir.
Ampirik verilerin araştırılması, derlenmesi ve akademik dünyanın ilgisine sunulması kıymetli bir çabadır. Ne yazık ki kıymeti harbiyesi de burada bitiyor. Zira Piketty’nin eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına dair önerileri oldukça tartışmalı ve geliştirmeye muhtaçtır. Eşitsizliğin temeli olan özel mülkiyete, uluslararası eşitsiz gelişmeye, dair herhangi bir şey söylemiyor. Mirasın kaynağı nedir? Çalışmaya konu edinilmemiş. Çalışma iyi bir istatistik çalışmasıdır. Ancak teorik arka planı oldukça tartışmalıdır. Piketty, bir sosyal bilimci olarak Ricardo, Marx, Shumpeter, Keynes gibi uzun dönemli bir vizyonu yoktur. Yani bir düşünce adamı değildir. Daha çok Samuelson’a yakın duruyor. Sistemden rahatsız ama radikal bir öneri getirmiyor, tersine son derece reformist bir öneri sunuyor. Bunu da açık bir şekilde ifade ediyor.

Related Articles