Home / GÜNCEL BÖLGESEL GLOBAL HABERLER / Dünya / Tehlikeli ve umutlu: Artık hepimiz prekaryayız!-Alphan Telek

Tehlikeli ve umutlu: Artık hepimiz prekaryayız!-Alphan Telek

Hayatı belirsizlik, geleceksizlik, güvencesizlik ile dolu olanlar, sizler yeni bir sınıfsınız! Yalnızlıkla dolu olduğunuzu düşünüyorsunuz ama hayır yaşadığınız yaşam diğerleriyle o kadar ortak ki, o kadar benzer hislere ve benzer beklentilere sahipsiniz ki! Benzer yaşıyorsunuz! Bu sizi aynı sınıfın üyeleri yapmaya yeter mi?

 

 

“Prekarya mı, o da ne?” dediğinizi duyar gibiyim. Çağımızda gerçekleşecek bütün dönüşümlerin bu kavram etrafında olacağını söylesem ne derdiniz? Daha da önemlisi, muhtemelen haberiniz bile olmayan bu kavramı, büyük oranda bu yazıyı okuyan sizlerin oluşturduğunu paylaşsam tepkiniz ne olurdu? İslamcı, solcu, milliyetçi, kadın, erkek, Türk, Kürt, Suriyeli, Sünni, Alevi, esnaf, öğrenci demeden çoğunuzun, hemen şu anda kimliğinizi oluşturduğuna inandığım bu kavram nedir ve neden hem tehlike hem de umut barındırmaktadır? İşte bu iki yazılık dizide prekaryanın ne olduğunu, neden önem taşıdığını, nasıl bir potansiyeli olduğunu, güçlü ve güçsüz taraflarını tartışacağım. O zaman taşıdığı tehlikeyi ve umudu ve size ne kadar yakın ya da uzak olduğunu anlayabilirsiniz. Öyleyse ufak bir yolculuğa ne dersiniz?

PREKARYA NEDİR?

Kavramı ortaya koyan İngiliz iktisatçı Guy Standing’e göre, prekarya halk arasındaki yeni bir sınıfı karşılıyor, proletarya gibi. Köken olarak İngilizce precarious’dan (güvencesiz, belirsiz, istikrarsız, tehlikede) gelmektedir. Türkçeye çevrilmesi gerekmiyor fakat bir çeviri aranması durumunda benim önerim ‘tehlikeliler’ ya da ‘geleceksizler’ olur. Hissettikleri duygu ile de onları ifade edebiliriz: Öfkeliler.

Buradaki güvenceyi sadece sosyal güvence ve sigortalılık olarak düşünmeyin. Söz konusu güvencesizlik ve belirsizlik hayatta genel olarak prekaryayı ayakta tutan bir garantinin olmaması. Şu anından ve geleceğinden endişe duyarak yaşar. Çünkü içinde olduğu üretim ve dağıtım ilişkileri onu büyük bir belirsizliğin, eşitsizliğin, yoksulluğun ve güvencesizliğin içine iter. Bu durum prekarya üyeleri arasında yaşamın anlamsızlığı üzerine bazı hisler uyandırır. Gelecek mi? Hangi gelecek için yaşanmaktadır? Bırakın 40 yıl sonrasını üç gün sonrası bile belli değildir. Güvenceniz yoksa gelecek de olmaz. Bu yüzden geleceksizler denebilir.

Yukarıda da belirttiğim gibi, prekaryada gelecek hissi yoktur çünkü çalışsın ya da çalışmasın, iyi bir eğitim alsın ya da almasın mevcut ilişkiler altında birikim yapamaz, kendine alternatif bir sığınak oluşturamaz ve bu birikimsizlik ve sığınaksızlık onun hem işyerinde hem de hayatta gücünü kırar. Artık işyerindeki hiyerarşinin çarkındadır ve onu koruyan ve bu belirsizlikten çıkaracak bir şey bulamaz. Ne hemşehrileri, ne ailesi ne de arkadaşları onu bundan çıkaramaz çünkü onlar da bu güvencesiz durumdadır. Kısacası prekaryanın çıkış stratejisi yoktur ve bu yüzden kendisini strese, öfkeye sokan tekliflere boyun eğer.

Prekaryayı anne ve babalarımız daha zor anlarlar. Çünkü bir zamanlar bir iş sahibi olmak demek güvencesizlikten ve istikrarsızlıktan kurtulmuş olmak anlamını taşıyordu. Fakat günümüzde sadece bir yıl içinde dahi prekarya çok fazla iş değiştirebiliyor ve genelde değiştirmek zorunda kalıyor. Bu ise onun işle bir bağ kurmasına engel oluyor. Aslında piyasa mantığı da bunu gerektiriyor, sakın ola bir bağ kurulmasın, çabuk bir şekilde gelsin gitsin. Gelişi kolay olursa çıkışı da kolay sağlarız diye düşünülüyor. Bunları ikinci makalede detaylı inceleyeceğim ancak şimdilik şunu belirtmek yeterli olabilir: Kavram 2009 yılında İngiliz ekonomist Guy Standing tarafından ortaya konuluyor.

Standing’e göre, 1980 sonrası değişen üretim ilişkilerinde yeni sınıf prekarya proletaryanın yerini aldı. Böylece, proletaryanın sistem karşıtı tutkularının ve adalet arayışının yeni taşıyıcısının prekarya olduğu iddiasını ortaya koyuyor. Haksız da değil, son dönemde dünyada çıkış yapan hareketlere ya da insanların taleplerine baktığımızda prekarya yaşam tarzına sahip olanların desteklerini aldığını ya da prekarya arasından çıktıklarını görüyoruz: Boyun Eğmeyen Fransa, Beş Yıldız Hareketi, Podemos, Syriza, İran ve Tunus’ta son yaşanan geniş çaplı sokak hareketleri, Ermenistan’da gençlerin yolsuzluk ve kayırmacılıkla suçlanan Başbakan Sarkisyan’ı indirmesi vd.

PREKARYANIN GRUPLARI

Guy Standing’e göre, prekarya üç farklı gruptan oluşmakta: Atacılar, göçmenler ve ilericiler. Atacılar, bugünün belirsizliklerinden bıkkın, hiçbir ilerleme olmayacağını düşünen, alternatif bir gelecek tasavvuru olmayan ya da buna yönelik inancını yitirenlerden oluşan çalışan kesimler. Buna geniş yoksul kitleyi de dahil edebiliriz. Çalışan yoksulların önemli bir bölümü de buradadır. Bunlar atalarını yani eski güzel günleri özlemektedir. O Yeşilçam filmleri, o mahalle ve dayanışma kültürünü özlemle izler ve şaşkınlıkla anarlar. Böyle bir dünya ne kadar da güzeldir onlar için! “Peki bizim rahatımıza kim kast etti?” diye sorgularlar. İşte bu noktada karşılarına çıkan popülist siyasetçiler onlara düşman olarak göçmenleri ya da memleketteki muhalefeti, aydınları, kısacası diğerlerini hedef olarak gösterir. “Yoksulluğunuzun ve belirsizliğinizin kaynağı onlardır” denir!

Bir eşitsizlik, bir yoksulluk, bir geleceksizlik vardır ama yaşanılan şeyin sadece kendine ve kendi ailesine has olduğunu zanneder prekarya. İşte bu noktada onun bireysel öfkesini sahiplenen siyasetçiler, popülistler ona bir hedef verir. Popülizmin çıkışının sınıfsal açıklaması buradadır. Halen popülizmi sadece siyasal ve anayasal saiklerle açıklamakta diretenler büyük bir hata yapıyorlar. Tüm bu dönemin kökeni siyasal iktisadi bakış açısıyla çözümlenebilir. Anayasal açıklamaları dışarıda bırakmadan elbette. Sadece biri eksik kalır ve kalacaktır.

İkinci grup ise şu anı olmayan göçmenler. Ne geçmişleri var ne bugünleri. Ne oradan olabiliyorlar ne de buradan. Bu grup, bir geçiş halinde ve en kötü işlerde ucuz, sigortasız, güvencesiz ve stres altında yaşam mücadelesi veriyorlar. Göçmenlerle ilk grup çok şey paylaşmasına rağmen, ilk gruptakiler göçmenleri suçluyorlar. “Zaten üç-beş iş vardı onu da bunlar aldı” diyorlar.

Üçüncü grup ise ilericiler. İşte ilericiler, her ülkede (Türkiye’de de böyle) gelişen ve yayılan üniversiteler aracılığıyla toplumun en eğitimli kesimlerini oluşturan gençlerden oluşmakta. Bunlar toplumun geniş kesimlerinin aksine bilgiye ve ağır aksak da olsa işleyen kültürel bir donanıma sahipler. Bunların ise apaçık bir şekilde gelecekleri yok. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar eğitimli olup da iş bulamayan, stresli ve öfkeli insanlar grubu bulamazsınız. Proletaryanın özelliklerinden biri ciddi bir eğitimden geçmemiş olmasıydı. Prekarya ise tarihte bugüne kadar çok fazla eğitim almış bir grubun yani ilericilerin giderek artmakta olduğu bir sınıf.

Dün patronlar, işçiler eğitimsiz diye bağırıyorlardı, bugün ise üniversite diplomalarını çöpe attıklarını bağırıyorlar. Elitleri mutlu etmek toplumun en zayıf kesimleri için her zaman zor oldu. Sayıları giderek artan diplomalı işsizler ya da diplomalı yoksullar buna işaret ediyor. Ülkemizde de diplomalı olduğu halde inşaatlarda, fırınlarda çalışmak zorunda kalan ve yaralanan ya da hayatını kaybeden gençleri son zamanlarda daha sık duymaya başladık. Garip bir şekilde sayısı hızla artan öğrenci mahkumlar da prekaryanın sistem için bir risk oluşturduğuna işaret ediyor. Son olarak Türkiye’de de öğrenci mahkum sayısının 70 bin  olduğu bilgisi paylaşıldı.(i) Tüm mahkumların sayısı 230 bin civarında. Yani neredeyse her üç mahkumdan biri öğrenci.

Bugün birçok kişi sınıfların, siyasal alanda eskisi gibi etkili olmadığının altını çiziyor. Bunu söylemek için alim olmaya gerek yok. Apaçık görünen bir gerçek. Ancak bugünün kapitalizmine ve bugünün gündelik yaşamına uygun düşünecek olduğumuzda prekarya çok önemli hale geliyor. Belki de yeniden sınıfın dönüşünü sağlayabilir. Aynı yaşamı paylaşan, farklı farklı da olsa, grupların ve kişilerin aslında aynı sınıfın üyeleri olduğunu ve eğer birleşmeyi başarabilirlerse sistemi dönüştürebileceklerini anlatıyor. Dünün kavramları bunu başarabilir mi? Dürüst ve samimi olursak bunun cevabı ortada. Gündelik hayatı adil hale getirme kaygısı taşımayanların bu soruya dürüst cevap veremeyeceklerini biliyorum. Ama buna dürüstlükle cevap verenler prekaryanın hakkını teslim edecektir.

PREKARYA NASIL OLUŞTU?

Peki bu değişim bir gecede mi oldu? Elbette hayır. Bu noktada biraz sıkıcılaşmam gerekiyor. Toplumlar siyasi-ekonomik kararlar ve teknolojik yeniliklerle değişirler. Bu ise her dönemin üretim ilişkilerini belirler. Değişen üretim ilişkileri gündelik yaşamda sabahtan akşama tecrübe ettiğiniz her şeyin kökenini oluşturmaktadır. 1980 sonrasında tüm dünyada piyasanın esas aktör olduğu yeni bir döneme girildi. Evet bu teknolojik değil siyasal bir karardı fakat son 40 yılda internet ve bilgisayar teknolojisinin gelişmesi, otomasyon sistemleri, iletişim ve ulaşımın bu denli gelişebilmesi sayesinde kapitalizm yani içinde yaşadığımız sistem bir dönüşüm geçirdi.

Bu dönüşüm sonrasında sanayi artık eskisi kadar büyük bir yer kaplamıyor. Üretim kadar, üretimin dağıtımı ve bunu dağıtan hizmet sektörü daha da önemli hale geldi. Bugün Türkiye’de dahi DİSK raporuna göre hizmet sektörü çalışanlar arasında esas ağırlığı oluşturmaktadır. Rapora göre Türkiye’de hizmet sektöründe çalışanların oranı yüzde 64, sanayide çalışanların oranı ise yüzde 33.(ii)

İnternetin etkisiyle uzaklar yakın oldu. Aynı anda milyonlarca işlemin ve tüketimin yapılabildiği bir sistemde yaşıyoruz. Kapitalizm artık bizden anne ve babalarımızdan istediği gibi belirli saatlerde değil, her saat hazır olmamızı bekliyor. Varolan yüksek eğitimimizi beğenmeyip, yeni eğitim alanları yaratarak bizleri buralara sevk ediyor. Böylece sertifika enflasyonu altında hep yetersiz olduğumuzu düşünüyoruz. Sahi sizin kaç sertifikanız vardı? Bizi kontrol edebilecek güce de sahip. Nasıl mı? Teknolojik atılımlarla birlikte bunu yapabildi.

Kısacası, dünya 1980 sonrası bütünüyle bir değişim yaşadı. Bu değişen dünyada üretim ve dağıtım ilişkileri, sınıf bilinci, sınıf yapısı, devletle olan ilişkilerin değiştiğini düşünüyoruz. Standing’e göre dünya yeni bir sınıf yapısı oluşturdu. Standing bu yeni sınıf yapısını tespit edenlerden biri. Farklı yapılar farklı başka aydınlar tarafından da ortaya konuyor. Bütün bunlar arasında onun analizinin gündelik yaşama en uygun olduğunu düşündüğüm için onu incelemeyi esas alıyorum. Bu yüzden burada sizinle paylaşmak istiyorum.

1997 yılında ünlü Fransız entelektüel Pierre Bourdieu kapitalizmde ‘güvencesizlik’ (precarite) denilen unsurun her şeye yön verdiğini ve bütün ilişkilerimizi etkilediğini yazmıştı. İşte Standing bunun üzerine, bu güvencesizliğin yepyeni bir sınıfı yarattığını belirtiyor: Prekaryayı. Güvencesizlik güvencesizler kitlesini ve sınıfını yarattı.

Hayatı belirsizlik, geleceksizlik, güvencesizlik ile dolu olanlar, sizler yeni bir sınıfsınız! Yalnızlıkla dolu olduğunuzu düşünüyorsunuz ama hayır yaşadığınız yaşam diğerleriyle o kadar ortak ki, o kadar benzer hislere ve benzer beklentilere sahipsiniz ki! Benzer yaşıyorsunuz! Bu sizi aynı sınıfın üyeleri yapmaya yeter mi? Benim cevabım evet. Katlanmak zorunda kaldığınız stres hissi ortak, buna neden olan belirsizlik ve güvencenizin olmayışı da. Bu ilişkiler ağı hemen sizden başlar ve semtinizi aşarak, ilinize oradan ülkenin tamamına ve sonra da tüm dünyaya yayılır. Bu yaşam tarzı küresel bir ortaklık sunuyor. Ancak bunu bölen kimlikler ve kimlik savaşları söz konusu. Bu yüzden sınıf politikalarına ve sosyal adalete önem vermek bu kimliksel sorunları biraz daha gölgeye almaya yardımcı olabilir.

PREKARYANIN POTANSİYEL KUVVETLERİ

Prekaryanın üretim ve dağıtım ilişkilerini, sınıf bilincini ve devletle olan ilişkisinin etraflı incelemesini (ki bu kısımda hayatınıza değen kısımları kalem kalem görüp, test edebilirsiniz) ikinci makalede yapmadan önce, “yeni bir sınıfsak ne olacak yani?” diyebilirsiniz! Değişen dünyayı yeni kavramlarla, yeni bir gözle incelemezsek gelişemeyiz, düşünemeyiz. Adil bir yaşam mı istiyoruz, öyleyse düşünmeli, dünyayı takip etmeliyiz. Eğer yeni bir sınıf varsa bunun taleplerinin siyasete aktarılması gerekmekte. Tarihte hep böyle oldu. Değişimi getiren de bu oldu.

Halkın eskiye tutunmakta ısrar eden aydınlarla, siyasetçilerle dalga geçmesi boşuna değil. Halen 50 yıl öncesinin kavramlarıyla konuşan ve kendine ilerici diyenler var. Halk bu kavramların günlük yaşamına uymadığını fark ettiğinde de elbette eski fikirleri tutanlara gülüyor, onları dikkate almıyor, dışlıyor. Halk ile bilimin arasındaki bağın kopmasında birçok unsur etkilidir ama bilim yapıcıların da bunda kuvvetli etkisi var.

Daha da garip olanı şunun gibi kavramlarla halkın yaşadıklarını açıklamaya çalışanlar: Praksis, egemen blok, emek rejimi, sermaye fraksiyonu (ne demekse!), beyaz yaka, mavi yaka, kayıt-dışı ekonomi, vd. Bunu seslendirenler çok yazık bir şekilde kendilerini ilerici safta görenler. İlerici düşünce hiçbir zaman bu kadar halktan kopmamıştı. Ne dediği anlaşılmayan aydın, çağımızın simgesi haline geldi. Eğer bir çalışan bizi anlamıyorsa, bizim anlattığımızda kolay bir şekilde kendi yaşamını bulmuyorsa orada aydının ve siyasetçinin radikal bir dönüşüme ihtiyacı vardır! İşte tüm bunlara karşı, prekarya ve yeni sınıf yapısını analiz etmenin iki temel gücü var: Prekarya kavramı halkın günlük yaşamını çok iyi açıklamaktadır ve siyasi dünyayı potansiyel bir dönüştürme kuvveti vardır. Kayıtdışı ekonomi bir emekçinin sınıfsal konumunu merkeze almayan bir kavramdır. Halbuki prekarya kavramı ile bakacak olduğunuzda ortaklaşacağımız ya da çoktan ortaklaştığımız bir sınıfsal yaşamı dikkate sunuyor. DİSK raporunda da görülebileceği gibi işçilerin çok azı kendini beyaz yaka, mavi yaka ya da proleter olarak tanımlıyor. Onlara prekaryaya uygun bir siyasal program ile gidilirse kendilerini kolaylıkla böyle tanımlayacaklarını düşünüyorum. Çünkü günlük yaşamda onları belirleyen bu güvencesizlik ve belirsizlik hali.

İşte tüm eleştirilere karşın prekaryanın iki büyük gücü budur. Tıpkı 19’uncu yy’de Karl Marx’ın fikirlerinin gündelik hayatı çok iyi açıklaması ve kapitalizmi devirme potansiyelini proletaryada görmesi gibi. Gündelik yaşam ve buna uygun siyasi bir program olmaksızın toplumun en dezavantajlı kesimi olan biz yoksullar, çalışan yoksullar, göçmenler, öğrenciler, kadınlar vd. hiçbir gücümüz olmadan güvencesizlik ve geleceksizlik içerisinde boğulmaya devam edeceğiz. Fakat bu kavram bir dönüşüm fikri barındırıyor, işte umutlu tarafı burada. Tehlikesi mi? Hayatlarımızı kemiren bankaların, kim gelirse gelsin bizi yok sayan, hor gören siyasetçilerin, rantçıların karşısında eğer birlikteliğini fark ederse prekaryanın gücü. İşte tehlikeli tarafı da bu.

Bunu ondan başka yapabilecek bir kişi, grup, topluluk var mı? Ya da bunun potansiyel kuvvetine sahip kimse var mı? Bunun alternatifi birbirini bütünüyle yok sayan, kutuplaştıran ağır kimlikçi politikalardır. Ya bizdensin ya oradan! İlerici düşüncenin ve halkın bu sınıf temelli düşünceye ihtiyacı olduğu ortada. “Prekarya nasıl birleşecek? İmkansız” diyenlere de şunu demek gerekiyor: İmkansız değil, gerekli! İkinci yazıda yukarıda bahsettiğim yeni üretim ve dağıtım ilişkilerini, sınıf bilincini ve bu sınıfın devletle olan ilişkisini daha detaylı tartışacağım.

(i) http://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyede-tutuklu-%C3%B6%C4%9Frencilerin-say%C4%B1s%C4%B1-70-bine-dayand%C4%B1/a-42267467

(ii) http://disk.org.tr/wp-content/uploads/2018/02/DISK-Turkiye-Isci-Sinifi-Arastirmasi-Basin-Toplantisi-Ozet-Rapor-1.pdf

*Doktora çalışmalarına Sciences Po Paris Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde (CERI) ve Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde devam ediyor, İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü’nün (İstanPol) kurucularından ve aynı enstitünün Akademik Direktörü. 

 

Gazete Duvar

About Editor Editor

Check Also

Türkiye için Arjantin ve Malezya dersleri-Hayri Kozanoğlu

Malezya’da değişmez gibi görünen değiştiği, devrilmez zannedilen devrildiği için insanın içinden haliyle sevinmek geliyor. Ne …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *