Home / KONUK YAZARLAR / Suçluluk duygusu, kapitalizm, Tanrı-Abdurrahman Aydın

Suçluluk duygusu, kapitalizm, Tanrı-Abdurrahman Aydın

Walter Benjamin, 1921’de yazdığı ve Alman faşizminden kurtulmaya çalışırken, Port Bou sınırında hayatını kaybettikten yıllar sonra yayınlanan fragmanlarından birinde kapitalizmin pekâlâ bir din olarak da görülebileceğini belirtiyordu. Benjamin’in sunduğu mantıksal zemini bir borç olarak devralan Agamben de yıllar sonra kapitalizmi şimdiye kadar var olmuş en insafsız din olarak tanımlayıp, şunları söylüyordu: “Onun adına daimi bir tapınma hali yürütülüyor; ayini emek ve nesnesi de para olan bir tapınma hali. Tanrı ölmedi, paraya dönüştü. Banka –bir yüze sahip olmayan işçi arıları ve uzmanlarıyla– kilisenin ve rahiplerinin yerini almış durumda ve krediler üzerindeki hükmüyle (tasasız bir biçimde egemenliğinden feragat eden devlete bile borç vermektedir), imanın günümüzdeki kalıntısını –az bulunan ve belirsiz imanı– maniple edip yönetmektedir.”

Benjamin, bir din olarak kapitalizmin üç temel niteliğinin görünür olduğunu saptıyordu. İlk olarak bu bir saf kült diniydi. Saf kült dini olması hiçbir dogmasının, hiçbir teolojisinin bulunmaması anlamına geliyor. Sürekli uçuşan, flu, katı olan her şeyi buharlaştıran bir hal… Üstelik hiçbir din kendisinden başka din tanımadığı için ve elbette kapitalizm de böyle olduğu için, diğer dinlerin yaşıyormuş gibi görünmelerine izin vererek alt eder diğer dinleri. Teolojisi varmış gibidir diğer dinlerin, ama kapitalizm koşulları içinde dağılır gider bunlar. Dogmaları varmış gibidir, ama hepimizin tanıklık ettiği üzere tam bir omurgasızlık, bir ele avuca gelmezlik içerisinde görünür oluyor bu dogmalar. Çünkü diğer dinlerin dogmaları ve teolojileri de dâhil olmak üzere, kapitalizm içerisinde her şey anlamını ancak bu saf kültle ilişkisi içerisinde bulabilir.

İkinci olarak bu kült daimidir. Diğer dinlerde Tanrı’ya ya da tanrılara adanmış günler olur ve geri kalan günler de insanlara aittir. Kapitalizm, insanlara, kendilerine ait zaman bırakmaz; ayin daimidir. Örneğin çalışmadığımız günler de tüketime yöneldiğimiz günlerdir. Benjamin’in sözcükleriyle, kapitalizmin ‘kutsal’ gösterişinin önümüzde sergilenmediği tek bir gün bile yoktur. Üstelik her gün bir tür sadakat yeminini yeniden yeniden talep eder kapitalizm.

Üçüncü olarak bu dinin anlam üretim makinesinin ürettiği ürün ‘suçluluktur’. Ama pis bir suçluluk duygusu elbette bu. İçeride yaşanan türden… Diğer dinler ‘suçluluğu’ varsayarak bağışlama vaadinde bulunur, bir tür kefaret ve telafi sunarlar. Yani diğer dinler suçluluk üretmez, onu varsayar ve kefaret üretirler. Oysa kapitalizm tam tersine, kefaret ve telafiyi iptal ederek suçluluk üretir. Sürekli komutlar gelir evrenin dört bir tarafından: Zevk al, tüket, kendini evrenin merkezine koy, biricikleş, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar ye, iç, onu giyme, bunu giy, orada gezme, şuraya git! Suçluluk duygusu da tam olarak bunları ‘yeterince’ yapamamak duygusundan türer gelir ve bu suçluluk duygusundan kurtulmak isteyen özne, evrenin merkezine kök salmaya çalışır; ama herkes oraya kök salmaya çalıştığı için de herkesin herkesle rekabeti başlar. Rekabet arttıkça suçluluk çoğalır ve suçluluk çoğaldıkça rekabet artar.

Ama asıl önemlisi, kapitalizmin suçluluk duygusunu uçsuz bucaksız kılan bu anlam sistemine Tanrı’nın kendisini de dâhil etmesidir. Tanrı’nın bu sisteme dahil edilmesi, sonuna kadar tahammül etmek, ölene kadar tahammül etmek gibi bir duruma yol açarak, bireysel etik duruşun imkanını ortadan kaldırır; karşı çıkmayı Tanrı aracılığıyla ortadan kaldırıp, insanları sonuna kadar tahammüle, bir tür bekleyişsiz bekleyişe sıkıştırır. Bu bekleyişin yol açtığı birikme öylesine çoğalır ki artık bu anlam sistemi içerisinde suçluluğun bütün yükünü Tanrı yüklenmek zorunda kalır. Tanrı’nın aşkınlığı sona erer; Tanrı insani varoluşun içine dâhil edilir. Tanrı’ya ancak onun suçluluğu doruğuna vardığı zaman hitap edebilir olmamızın (Musa Anter’in dediği gibi örneğin, “Ey Xwedê, edî bese Lo!”) nedeni de budur.

Kefaret yerine suç üreten saf bir kült dini olarak kapitalizm, ‘dini’ tanımlayan bir ayrım olan kutsal/kutsal-dışı, ilahi/insani ayrımlarını ortadan kaldırır. Bu da kapitalist anlamda ‘kutsallığı bozmanın’ kendisini hiçbir içeriği olmayan mutlak bir kutsallaştırma haline getirir. Bunun en açıklayıcı kavramsal düzeneğini Marx’ın meta fetişizmine ilişkin çözümlemesi veriyor: Önce kullanım değeri ile değişim değeri arasında bir bölünme yaşayan meta, kendisinin niteliksel değerleri ile niceliksel değerlerinin üst üste binmesi aracılığıyla bir fetiş haline gelir. Varlık değerinin yerini gösterim değerinin almasıdır bu. Kullanım, bir mülkiyet nesnesi olmadıkları sürece şeylere gönderim yapar; ama mülkiyetin bir hakka dönüştürüldüğü yerde serbest kullanım da ötelenir. Mülkiyetin hakiki doğası, kullanım hakkının gasp edilmesinde yatmaktadır.

Metanın ikili yapısının üst üste binmesi ve değişim değerinin kullanımı iptal etmesi… Metanın mistisizmidir bu ve kapitalist koşullar altında bu mistisizm hayatın geri kalan her alanına yayılır. Meta kendi sahte dünyasını yaratmaktadır. Guy Debord’un Gösteri Toplumu’ndaki ifadeleriyle, “modern üretim koşullarının hâkim olduğu toplumların tüm yaşamı gösterilerin uçsuz bucaksız birikimi olarak görünür ve dolaysızca yaşanmış her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşır.” Meta, yabancılaşmış emekle birlikte, kendisini ahlakı, kültürü ve düşünceyi dikte eden ikinci bir doğa olarak sunar. “Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğine kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça, çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar; öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır” diyordu Feuerbach. Evet, Tanrı ölmedi, içeriye taşındı, aşağıya indirildi. Tasvir ile nesne arasındaki, gerçeklik ile temsil arasındaki o gizemli mesafeden çıkıp geliyor artık çağımızın Tanrısı. Ya da Agamben’in bir ifadesini ödünç alırsak, Tanrı ölmedi, paraya dönüştü.

Yeni Özgür Politika

About Editor Editor

Check Also

Bizim Marx – Antonio Gramsci

Marx, bize kategorik buyruklar, mutlaklar ve karşı gelinemez normlarla yüklü, zaman ve uzam kategorilerinin dışında …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *