Su ile Ateşin Hikâyesi

Michel  Tournier, Su ile Ateş[1] adlı kısa denemesinin ilk cümlesinde, “Suyun da ateşin de yaşamla sıkı ve çok özel bağları vardır.” dedikten hemen sonra su ile ilgili sohbete geçer. Canlıların yaşamının su ile başladığını belirttikten sonra da “Bataklıklar bile canlı organizmalarla doludur.” cümlesiyle bu yaygın bilgiyi genişletir. Buna karşılık ateş ile yaşam- canlı-insan ilişkisine yönelik ilk cümlesinde ise ateşin insanı büyülediğini belirttikten hemen sonra bunun nedeni olarak “ bir ruhun varlığını açığa vurması” nı gösterir. Çünkü “…ateş sıcaklığıyla, ışığıyla aynı zamanda dayanıksızlığıyla yaşamın ta kendisidir.  Bataklığın kara sularının üstünde narin ve geçici dansını eden hafif alev bize canlı bir ruhun içimize dokunan iletisi gibi görünür.” Tournier ‘in ilk cümlesini çıkış noktası alıp sonrasında, su ile ateşin dipsiz tanım ve benzetmelere açık imge alanında, kendimize, eğip bükerek yeni yollar açmaya çalışalım:

Su, her şeyden önce yaratılışı kendisiyle başlatabilen bir özgüllük taşır. Yaratılışla birlikte vardır ve ateşin başkasına duyduğu ihtiyacı duymaz. O, vardır. Toprakta vardır, gökte vardır, içimizde vardır. Toprağa döküldükten sonra da buharlaştıktan sonra da döner ve kaldığı yerden devam eder. Bir kimya elementi olarak açıklandığı yer insana belki de en uzak yerdir. Kimyacının terim ve formülleri, insanla su ilişkisini soğutur bile denilebilir. Yeryüzünün beşte dördünü kaplayan bir kitlenin hemen bütün bilim dalları ile ilişkilendirilmesi olağandır ama simya, su ile doğrudan bağlantı kurmakta zorlanacaktır.

Kutsal metinlerde bazen yaşamın kaynağı ( Kuran, Enbiya21-30), bazen bolluk bereket (İncil, Yuhanna, bab 21) bazen de yokluğuyla felaket ( Eski Ahit, Tesniye, Bab 28-20) olan suyun, insanın uyguladığı yasal infazlarda (devlet  öldürmeleri) çok nadir kullanılması şaşırtıcı değil mi? Örneğin  bütün Osmanlı tarihinde, devlet  eliyle yapılan çok az, su ile öldürme var. Padişah II. Selim 1558’de Amasya beyine gönderdiği bir ferman ile Süleyman Fakih adındaki birinin kimselere duyurulmadan Kızılırmak’ta boğdurulmasını istiyor ama dediğim gibi bu tür örnek çok az. Ateş, kamusal alanda, yetkenin her zaman cezalandırma (yakma eylemi) aracı oldu oysa. Cizvitlerin büyücü yakma ayinleri başlı başına ilginçtir. 1550’ye gelindiğinde 200 bin kadının yakıldığı söylenir. Suyun yok etmeyi bir tür gömme, kapatmayla yapması cezalandırıcı tarafından pek istenmeyen bir durum olabilir. Yukarıda belirttiğim olayda II. Selim “olayın duyulmamasını” da istiyor. Su büyük felaketlerin öznesi de olsa alıp götürür, kapatır facianın resmini. Donuk durgun imgesinin baskınlığı; çağlayan, uğultulu gelen katil imgesini bastırır sanki. Ağırlık ve hacmin korkutuculuğu mu bu? Ateşte olmayan ağırlık ve hacim…

Ateşin özgürlüğü biraz da buradan gelir. Tutulamayan, dokunulamayan bir aşk; özgürlük aşkı/ateşi ağırlığını içimizden dışarı vurur. Ateşin düz anlamıyla bildiğimiz ağırlık ve hacmi yoktur hayatın içinde ama içimizden dışarı taşan ağırlık ve hacmi, her şeyi kaplar ve kapsar. İnsan, hayatının merkezindeki ölüme ulaşıncaya kadar, onun yüzünü görmeye; onunla göz göze gelmeye çalışırken herhalde en çok cehennem sözcüğüne yanaşmıştır. Cehennem sözcüğü Kuran’da 116 kez geçiyor, İncil’de ise 11 kez. Tevrat’ta geçmiyor. Kuran, ateşin yurdu cehennem ile en içli dışlı din. Cehennem ve ateş, en ağır ceza imgesi olarak yer alıyor. Tevrat’ta cehennem’in geçmemesini neye bağlamalıyız? Cehennem sözcüğünün İbranice olduğunu biliyoruz üstelik.[2] Ateş, Eski Ahit’te yer alıyor ve “ateşten geçirmek” sözüyle yakarak cezalandırmaya rastlıyoruz ama cehennem sözcüğü yok. Bu durumda ateş kavramı, Eski Ahit’in yazıya geçirilmesinden sonraki zamanlarda mı insan hayatında daha güçlü rol üstlendi de İncil ve Kuran’da, ateş ve onun yakarak cezalandırma imgesiyle örtüşen cehennem sözcüğünden gittikçe artarak söz ediliyor?

“Coğrafya kader.” ise kaderin merkezinde su vardır. Suyun başlangıcın, doğumun, simgesi olması yanında sakla(n)manın da -anne imgesi- simgesi olması, yurt, yerleşiklik ve bağlanmadır. Anne yurttur, büyüdüğümüz yerdir, aynı zamanda ölüp gömüldüğümüz, bağlandığımız yerdir; dolayısıyla anne kaderdir. Su, bir mezardır da; yani yurt, anne rahmi. Bu imgeye şiirde sık rastlarız:

Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum/anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.[3]

Semavi dinlerin kitaplarında, ateşe, ölüm için biçilen cezalandırıcılık rolünün, ölüm sonrası için de sürmesine karşılık suya, anne niteliğiyle ilgili olsa gerek, böyle bir görev yüklenmemiştir. Cehennem ateşini söndürecek varlık, cezanın bitmeyecek olmasını temsilen ceza ülkesinden uzaklaştırılarak yanmanın imgesi güçlü tutulmuştur böylelikle. Su, ölüm sonrası hayatta, cennete sunulmuş bir ödül imgesidir.

Su ve ateşin hikâyesi, Cahit Sıtkı’nın “su insanı boğar, ateş yakarmış!” dizesinde, gerçekliğin doğurduğu şaşkınlığa yaslanan bir postulat yaratmıştır da Nedim’in şiirinde aynı dizgede karşıtlıkların birbirini çoğaltmasıyla doğan oksimoronla,  göstergebilimsel düzleme geçer:

Donar soğuktan efendi semender ateşte

                Bir iki gün dahi eserse bu sarsar

Ahmet Haşim, Merdiven şiirinin tek bir dizesinde kurduğu katmanlı metaforlarla olağanüstü bir örnek verir benzer biçimde:

Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer?

                Görüldüğü gibi, su ile ateşin farklı ama çoklukla birbirleriyle açıklanmaya muhtaç halleri var:

Su aşağıdır, ateş yukarısı. Bu nedenle su hapseden; ateş özgürleştirendir.

Su sonsuzluksa, ateş sınırdır. Sınırları geçmek için ateş olmalısınızdır.

Su renksizliğiyle bile temizlik; ateş is, ateş kirdir. Masum bir dünyaya su; masumiyete ulaşmak için ateş gerekir.

Suya ateş gerekir: buzları çözmek için; ateşe su gerekir: direnmek için. Şiir, bize nefes aldırsın o zaman:

Fırat, namını Dicle’ye el etmiş

Rahmanını aşkla zorla destur!

Fişeğin önünü köz kalp ilen kesmiş

Kervanın ihlali kanla destur![4]

 

         

[1] Tournier, Michel, Düşüncelerin Aynası, YKY, İst., 1. Basım, Nisan 2017

[2] Cehennem,  ge-hinnom sözcüklerinin kurduğu bir tamlama.”ge” vadi demek. Ge-hinnom: Hinnom Vadisi. Bugün, Kudüs’ün güneyinde kalan bir vadi, ge-hinnom. Eski İsrail krallığında çocuklar bu vadide ateşe atılarak Malek adlı puta kurban edilirmiş. Cehennem adı, bu vesileyle ateş aracılığıyla cezalandırmanın gerçekleştirildiği bir yer.

[3] Ahmet Erhan.

[4] Küçük İskender.

Related Articles