Sosyalizmin ‘Eko’su mu ‘Apo’su mu

Venezuela ilk kez Ekososyalist Enternasyonal Konferansına ev sahipliği yaptı. Konferansta ekososyalizmin geleceği tartışıldı; önemli kararlara ulaşıldı. Mezopotamya Ekoloji Hareketi adına bu konferansa katılan Ercan Ayboğa izlenimlerini yazdı. 

Ercan AYBOĞA

Venezuela yılın sonlarına doğru çok önemli bir konferansa ev sahipliği yaptı. 1. Ekososyalist Enternasyonal (1ESE) adı altında yapılan konferansın, ülkede tam da sokak çatışmaları görüntülerinin dünyada boy gösterdiği günlere denk gelmesi dikkat çekiciydi.

Konferansa, geçtiğimiz yıl Nisan ayında Almanya’nın Hamburg kentinde yapılan ‘3. Kapitalist Modernite’ye Meydan Okumak Konferansı’na katılan Quincy’nin daveti üzerine Kuzey Kürdistan’da birkaç yıldır örgütlenen Mezopotamya Ekoloji Hareketi (MEH) adına katıldım.

Venezuela’ya ilk kez gidiyordum; beni tam ne bekleyeceğini bilmediğim bir yolculuktu bu. Uçakta, benim gibi belirsizlikle yola çıkan Endonezyalı Bayu ile tanışmam biraz ruhumu açtı.

Bayu, sanatçılardan oluşan bir kolektifin üyesi. Ülkesinde ekolojik-sosyal hareketlere aktif destek veren, hatta içinde yer alan biri. Sakin konuşan, çok gülen ve esprili biri. Konferansa katılanların hepsi Bayu gibiyse ‘ne güzel’ dedim kendime. Buluşmanın yapıldığı köyde konakladığım evde herkes sanatçıydı. Ailenin annesi ve çocuklarının hepsi bir sanat dalına kendilerini vermiş ve uzmanlaşmış. Ev sanat eserleriyle dolu, resim, figür, müzik enstrümanları, mini heykel…

Sanki Afrika’daydım

1ESE’nin yapıldığı alan başkent Caracas’a otobüsle 5 saat uzakta batıda bir yerde; ne yüksek dağlarda, ne tropikal ormanlarda ne de denizin kenarında. Bölge çok sıcak, nemli, yemyeşil, tepelerle kaplı. Buraya kadar her şey süperdi ta ki milyarlarca sivrisineğin sadece bir köyde yaşadığını öğrenene kadar. Adı Yaracuy olan bu eyalette yaşayanların çoğu vakti zamanında Afrika’dan getirilen kölelerden oluşuyor. Kaldığımız köy de dahil dört köyden oluşan Veroes belediyesinin bizim için organize ettiği kültür akşamında neden darbukanın bu kadar yoğun kullanıldığını o zaman anlamıştım. Sanki Venezuela’ya değil, Afrika’ya gelmiştim. Müzik çok renkli ve parçalar hareketliydi. Müzikleriyle köleliğe isyan ediyorlardı. Afrika’yı sadece ritimde değil, müziklerin sözlerinde, danslarında yaşatıyorlardı.

Konuştuğum insanların hemen hepsi Afrikalı olduklarını ve ana vatanlarına dönme umudu içinde olduklarını söylediler. Yüz yıllarda geçse o topraklara bir gün döneceğiz diyorlardı. Afrika kimliği, siyahların yaşadığı diğer Latin Amerika ülkelerine göre en güçlü burada yaşatılıyor, burada hissediliyordu.

Kültür akşamının hemen başında uluslararası delegelerin birer kültürel performans göstermeleri istenilince; belki 2-3 kişi sahneye çıkar diye bekliyordum ama yanıldım. En az 15 kişi sahneye çıktı, şarkılar söyledi, şiirler okudu. Venezuela’da büyük bir kültürel dayanışma örneğine şahit olmuştum. Özel bir şirket veya bir devlet kurumu böyle bir kültürel organizasyon yaptırmaya kalkışsaydı; muhtemelen sonuç fiyasko olurdu. Halkların zenginliği bu olsa gerek…

Ekososyalizmin tartışmaları

Tekrar konferansa dönersek, 1. Ekososyalist Enternasyonal Konferansına dünyanın farklı ülkelerinden 100 delege katıldı. Dört gün boyunca bu yoksul köylerde toplandık, tanıştık, tartıştık, kültür alışverişinde bulunduk. Sonunda 29 sayfalık bir sonuç deklarasyonu çıkarttık ama beklediğimiz gibi olmadı.

İlk olarak ekososyalizm, 1970’lerde tartışılmaya başlandı. 80’li yıllarda bazı Batılı sol-yeşil partiler ve bazı çevreciler kendilerini ‘ekososyalist’ olarak tanımladılar. 2000’lerin ortalarında ise bazı entellektüeller, “Enternasyonal Ekososyalist Ağ” çerçevesinde kendilerini ifade ettiler.

ABD, Avrupalı ve Latin Amerikalı bu entelektüeller konuyla ilgili 2009-2013 yıllarında birkaç kez buluştular; dünya iklim zirvelerine katıldılar, fakat pratikte bir şey geliştiremediler. Tartışmalar dar bir entellektüel çevreyle sınırlı kaldı.

Ancak bu çevrelerin ekososyalizm teorisinin oluşmasındaki katkılarını da görmezden gelemeyiz.

Ne diyorlardı; sermaye-emek çelişkisiyle birlikte ekolojik kriz de temel çelişki olarak ele alınmalı. Küreselleşmeyle derinleşen ekolojik krizin kökeninde kapitalist ekonomi yatar. Ancak üretim araçlarının müşterekler haline getirilmesiyle bu sorun çözülür. Ekososyalizm, bu çerçevede reel sosyalizmi pratiğinden dolayı (bürokrasinin büyütülmesi, elitlerin oluşması, devletin kapitalistleşmesi) eleştirir. Ekososyalizm, cinsiyet eşitliğinden de bahseder ama demokratik konfederalizm ve cinsiyet özgürlüğünü temel çelişki olarak değerlendirmez.

Yıllar sonra birkaç Latin Amerikalı, Doğu Afrikalı sosyal hareket ve ABD’li bazı gruplar, bu fikri tekrar yaşatmaya karar verirler. Nitekim 2016 sonbaharında ‘Dünya Ana’nın Çığlığı’ adı altında yayınlanan metinle dünyanın ekolojik çöküşün eşiğinde olduğuna dikkat çekilir. Çağrı oldukça dikkat çeker, dünyanın önde gelen gazeteleri tam sayfa basarlar.

Cinsiyet özgürlüğü nerede?

Konferansta yaptığım konuşmada, Kürt Özgürlük Hareketi olarak ekososyalizme büyük oranda katılmakla birlikte “Cinsiyet özgürlüğü nerede?” diye sormadan edemedim. Cinsiyet özgürlüğüne farklı da olsa güçlü bir vurgu yaptıklarını belirttiler. Ardından ‘Dünya Ana’nın Çığlığı’ ve diğer belgelere baktığımda geçiştirici cevap verdiklerini anladım. Çünkü sorun ataerkillik ve birkaç çelişkiden biri olarak sıralanmıştı. Bence, burada devletçilik ve maçoluğun etkisi bir şekilde kendisini gösteriyordu. 1ESE’nin başını çeken Venezuelalıları hepsi erkekti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 90’lı yıllardan itibaren kadın özgürlüğünü hareketin merkezine almasının ne kadar önemli olduğu hatırlatmakta yarar var.

Ne demişti Öcalan; ‘’Cinsin kurtuluşu, ulusun ve sınıfın kurtuluşundan daha değerlidir…’’

Yine ulus-devlet eleştirisi de neredeyse yapılmıyor. Sonuç deklarasyonuna tüm çabalarıma rağmen bu başlıkları dahil edemedim. Latin Amerikalı delegelerin çoğu direnince, diğerleri de fazla zorlamadı. Bu iki konuda çok büyük beklentilerim yoktu, ama bunu bizzat yaşamak farklı bir duyguydu.

Maaşlar 25 euro

Sabah evden çıktık, başladık otobüsü beklemeye. Otobüs gecikince, etrafı dikkatli izlemeye başladım. Dolmuşla, bazı evlere paketler dağıtıyordu. Bize çevirmenlik yapan gence bunun ne olduğunu sordum. Cevabı ben çok şaşırttı: Hükümet en yoksullara ücretsiz olarak düzenli temel gıda dağıtıyor. Chavez, iktidara ilk geldiğinde ucuz ürün satan marketler açmış. Ancak bu, bürokratlar tarafından rant kapısı haline getirilince, marketler kapatılıp ihtiyacı olanlara doğrudan yardım verilmeye başlanmış. 2014’ten beri yaşanan ekonomik krizle birlikte en yoksullara doğrudan yardım yönteminin daha da geliştiğini öğreniyoruz.

Ülkede ekonomik kriz derinleşiyor, enflasyon sürekli yükseliyor; maaşlar 25 Euro’ya kadar düşmüş durumda. Yoksullar temel gıda almakta giderek zorlanıyor.

Neden tarım yok?

Ülkede tarımın ve öz yeterliliğin hiç gelişmemesi dikkat çekici. Neden, tarım yok diye sorduğumda, cevap çok açık; bu kadar petrol olması ihmal ve tembelliğe neden oldu, diyorlar. Tıpkı Körfez’deki petrol zengini devletler gibi, Venezuela da bunun acısını çekiyor. Tamam, sistem partileri gıda ve tarımın geliştirilmesine önem vermedi, peki sosyalist ülke kurmak isteyen Chavez iktidarı ne yaptı?

Hükümet, ancak bıçak kemiğe dayanınca harekete geçmeyi akıl etmiş. Hem gıda krizine hem de diğer sosyal sorunlara çözüm bulmak için hükümet son yıllarda 2 milyon hektar toprağı yoksullara dağıtıp üretimi arttırmak istiyor. Konut konusunda daha erken harekete geçmişler. On yıl önce büyük programlarla iki milyon konut inşa edilmiş ve yoksullara ücretsiz ya da düşük fiyata verilmiş.

Komünal devlet

1. Ekososyalist Enternasyonal Konferansı’na katılan birçok Venezuelalı sürekli ülkelerindeki ‘Bolivar Devrimi’nden bashediyorlardı. Onlara, sosyal olarak devrimin ne tür süreçler içerdiğini sordum. Doğrusu, cevapları ilginçti; Venezuela’nın yeni anayasasında ‘komünal devlet’ hedefinin yazılı olduğunu söylediler. Bundan haberim yoktu… Komün derken, tabii ki aklıma Rojava geldi.

Kaldığım aileye köylerinde komün var mı diye sormak istiyorum. Benimle aynı ailede konaklayan 40 yıldır farklı siyasal faaliyetlerde bulunan ve bir tarım kollektifinde çalışan Waltiro’ya bunu İspanyolca sormasını istiyorum. İspanyolcamı bu tür kritik sorularda kullanmak istemiyorum. 1ESE’nin ana organizatörlerinden Waltiro sormuyor ve bana açıklamada bulunuyor: “Burada öyle sizin ordaki gibi komünler yok. Bu köyleri 80’li yıllardan beri çok iyi bilirim. Bu devlette tek tük gerçek anlamda işleyen komünler var. Ben de Venezuela Devrimi’nden bahsederim, ama bizde her şey hala çok hiyarşik. Burada yaşamı bir bütün örgütleyen kooperatif ve komünler gibi küçük oluşumlara çok ihtiyaç var.”

Bu tartışmaya on yıldır sürekli Venezuela’ya gelen ABD’li Quincy ile devam ediyorum. Ona göre sorunların başında Chavez’in kurduğu sol ittifakın seçimle üstüne oturduğu devleti dönüştürememesi var.

Venezuela’nın anti-emperyalizmi

Sonra çok eleştirel baktığımız dış politikaya geliyorum. Maduro hükümeti, İran ve Rusya ile siyasi-ekonomik ilişkileri bir yere kadar anlaşılır; çünkü ABD bu hükümeti düşürmek için her şeyi yapıyor. Fakat ilişkilendiği devletler de emperyalist; sadece ABD’ye karşı olduğu için anti-emperyalist denilemez.

Kısa bir süre önce Maduro, Erdoğan ile buluştu. İran, Türkiye ve Rusya’nın nasıl devletler olduğunu hiç bilmiyorlar. Ne demek istediğimi Sri Lanka’dan bir delege çok güzel bir şekilde Venezuelalılara anlattı. 2009’da BM Genel Kurulu’na Sri Lanka hükümetinin Tamillere karşı uyguladığı katliamları kınama amaçlı bir karar tasarısı sunulduğunda, Venezuela buna karşı çıktı. Çin ve İran güçlü ekonomik ilişkiler nedeniyle Sri Lanka hükümetini aktif destekledi.

‘Sosyalist-Devrimci Venezuela’ nasıl olur da faşist İran, diktatör Çin ve jenositçi Sri Lanka devletlerini destekler?

Delegeleri daha ilkeli durmamız ve gerçek devrimci mücadeleleri daha iyi görmeleri gerektiği konusunda biraz etkide bulunduk. Bunun başında Rojava devrimi ve Kuzey Kürdistan’daki direniş geliyor.

Konferans sırasında Öcalan’ın yazdıklarından hazırlanan İspanyolca ve İngilizce 70’den fazla broşür ve 20’den fazla kitap tek tek delegelere ve aktivistlere verdim. Birçoğu ertesi gün gelip broşür veya kitabı okumaya başladığını belirtince çok sevindim. Öcalan’ın kitaplarına ilgi beklediğimden daha yüksekti.

Venezuela’dayız, sosyalist bir ülke kurulduğu iddia ediliyor, ancak dünyadaki birçok devrimci hareket bundan şüphe duyuyor. Konu Kürdistan’a gelince, “Devrim var mı yok mu?” sorusundan çok “Ne derecede bir devrim? Gelişmeler hangi aşamada?” sorular var.

Yeni planlama yapılmadı

Bundan sonra süreç nasıl devam edecek? Konferansta yeni bir planlama yapılmadı. Oluşturulan bu yeni yapı ise 19. ve 20. yüzyılın enternasyonallerine benzetmemek lazım. Temel motivasyon daha çok sosyalizm ve ekoloji terimleri etrafında yeniden dünyadaki adaletsizliklere ve doğanın yıkımına daha geniş bir açıyla bakmak, bunu da kürenin güneyinden yapmaktır. İddia bu. Bunun havada kalmaması için o uzun sonuç deklarasyonunda belirtilenleri hayata geçirmek için Venezuela’nın seçilmesi tesadüf değildi. Venezuela’da hem güçlü sosyal hareketler ve olası olumlu gelişmelere kapıyı kapatmayan (ancak yapacak fikirsel gücü olmayan) bir hükümet var.

Eksik ve yetersizliklere rağmen Chavez, iktidarı devraldıktan sonra tüm seçimlerden galip çıktı. Üstelik bir askeri darbe de halkın yarısının sokağa inmesiyle engellendi. Nedeni ortada; farklı sol çevrelerle büyük oranda başarılı ittifaklara girmesi ve halkın sosyal yaşamında bazı şeyleri gerçekten değiştirmesi kadar Chavez’in karizmatik olması da önemli bir faktör. Şimdi Maduro ile karizma faktörü yok artık, doların düşmesiyle eskisi gibi sosyal programlara para da yok.

En önemli eksiklik ise halkın öz örgütlenmesi, yani radikal demokrasinin az gelişmiş olması ve devrimci sürecin gelişememesi, bunun sonucunda da devletin içinden yeni bir elitin ortaya çıkması.

Hükümetin yoksullara faydası elbette bir sempati yaratıyor ancak bir devrimci süreçten bahsetmek oldukça güç. Bir taraftan Amerikan’ın ablukası bir taraftan yükselen ekonomik kriz ülkenin geleceğini belirsiz kılıyor.

Kaynak:Y.Ö.Politika

3

Related Articles