Sosyalizm-komünizm yerine yeni derebeylik rejimlerini konuşmak

Yeni Amerikan yönetimi şimdiden bir hayli zikzak çizmeye başladı. Bunlardan birini Çin konusunda sergiledi. Daha bir hafta kadar önce ”savaş dahil her şey gündemimizde” diyen Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’le yaptığı telefon görüşmesi sonrası Pekin’in “Tek Çin” politikasını benimsediğini açıkladı. Tayvan’a ilişkin daha önce kopardığı gürültü bir anda buharlaştı. Tabii buna da güvenilemez, yarın savaş ilan etmeyeceğinin hiç bir garantisi yok.

Bir diğer yalpalamayı ise Filistin meselesinde sergiledi. Daha iktidar koltuğuna oturmadan Netenyahu yönetimine açık çek veren, ısrarla ABD elçiliğini Kudüs’e taşımaktan bahseden ve bu kafaya uygun birini İsrail’e elçi olarak atayan Trump, bu kez kendisinden alınan cesaretle Filistin topraklarını gasp etmeye yönelik, yeni Yahudi yerleşim yerlerinin inşası girişimini “Yerleşimlerin barış sürecine faydası yok” diyerek eleştirdi. CIA Direktörü Pompeo’nun “terörle mücadeleye katkılarından dolayı” Suudi Veliaht Prensi Bin Nayif’e madalya vermesi de Trump yönetiminin “saçmalama” düzeyini sergilemesi ve sorunun sadece Trump’a has olmadığını göstermesi açısından önemli. Bu gelişmeler, “tutarsızlıklar”ın Trump iktidarının seyrinin ayrılmaz bir parçası olacağını belgeliyor. Tabii bu çelişkili görünüm dış siyasette Pentagon merkezli yaklaşımın giderek daha ağır basması olarak da görülebilir.

Fakat Trump yönetimi bir konuda çok istikrarlı. İran’da rejim değişikliği. Pasdaranları terör listesine almaya hazırlanan Trump, bu durumu kişisel atışma haline getirecek düzeyde de ilerletti. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’ye “Dikkatli olsa iyi olur” dedi. Trump’ın geçen hafta Irak, Kuveyt ve Katar liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerinde de İran rejimi gündemdeydi.

Uluslararası basında ise şimdiden bir rejim değişikliği için İran karşıtı cephede kimler yer alır tartışması yapılmaya başlandı. ABD, İngiltere, Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Azerbaycan, İsrail ve Türkiye bu ittifakın olası üyeleri olarak sıralanıyor. Hatta Türkiye’ye “İran’da yaşayan kendini Türk sayan 30 milyon Azerinin sorunlarıyla ilgilenmeli” diye yeni bir vazife tanımlanıyor. Arada Kürtler ve Belûciler de başkalarının “görev alanı” kapsamında tanımlanabilir.(1)

İran karşıtı cephenin ilk hamle yapacağı yer olarak ise Yemen gösteriliyor. Husi hareketi karşısında zafer kazanamayan Suudi Arabistan yönetimi daha fazla askeri destek arayışında. Suud hanedanlığı, Riyad ve gemilerinin füzelerle vurulmasından sonra, Yemen’de yürüyen savaşı İran’a karşı bir savaş olarak tanımlayıp, cepheyi genişletme ve askeri kapasitesini artırma derdinde. Giderek iktidarlarının dayandığı zemin titreyen Körfez monarşileri, Yemen’de yenilgiye tahammül edemez. Onlar için milyonlarca insan Yemen’de açlık sınırı altında hastalıklarla boğuşuyormuş, Suudi bombardımanları sonucu 13 bin sivil hayatını kaybetmiş falan, bunlar aldırılmayacak birer masal.

Rusya ne yapıyor? Öncelikle Suriye’de yakaladığı “büyük güç” olma olasılığını yeni politikalarla pekiştirmeye çalışıyor. Bu politikaların Ortadoğu ile ilgili kısmında bugün toplanan Astana görüşmelerine bir öncekinden farklı olarak Ürdün’ü de çağırdı. Ürdün’ün buradaki rolü, ABD ve Körfez monarşilerini temsil diye özetlenebilir. Rusya bu tercihle ve aynı zamanda Kürtlerle kurduğu yeni diyalog zeminleriyle (15 Şubat Moskova Kürt Konferansı gibi) bölgedeki bütün güçleri kendi inisiyatif alanında tartışmaya çekmeye çalışıyor.

Putin yönetiminin yakından ilgilendiği bir diğer yer ise Afganistan. Geçtiğimiz hafta Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov Afganistan’a gitti. Burada Lavrov, “Afgan hükümetinin istikrar çabalarını ve terörle mücadele çalışmalarını destekliyoruz. Afganistan’a askeri teçhizat sevkiyatına devam etmek, Afgan birliklerini askeri ve insani alanlarda eğitmek istiyoruz” dedi. ABD bu “ilgi”yi “Rusya, Pakistan ve İran’ın Taliban’a destek vererek Afganistan’ın istikrarını baltaladığı” yönünde yorumladı. Rusya bunu yalanladı. Yine de bu gelişmeler ilk bakışta komplo teorisi gibi görülen DAİŞ-ABD-Suudi Arabistan üçlüsüne karşı İran-Pakistan-Rusya ve Taliban konumlanmasına kapı aralar nitelikte.

Şu konuştuklarımıza bakınca karamsarlığa kapılmamak elde değil. Halbuki teknolojik gelişmelerin de sayesinde eğer dünyada insanı ve doğayı yüceltmeyi esasa alan politikalar yaygın olsaydı, devletin, yoksulluğun olmadığı, güneşli bir dünyanın nasıl mümkün kılınacağını tartışmamız da olasıydı. Onun yerine yeni çağın derebeyliklerini konuşuyoruz. İnsanlıktan umut kesilmez. İnsanlar şu ya da bu ad altında yeni bir dünya yaratma mücadelesini sürdürüyorlar, yaşamak istedikleri sürece de devam edecekler.

(1) Bu gelişmeler politik açıdan bölgede bir çok şeyi değiştirebilecek bir fırsat zemini olarak görülebilir. Fakat aynı zamanda Ortadoğu’nun bugün ki haline bakıldığında onulmaz bir yaraya, büyük bir yıkımın başlangıcı olmaya da aday. Sonuçta bölgede yaşayan halkların tercihleri ve süreci yönlendirebilecek askeri-politik güçlerin boyutu-niteliği bu konuda belirleyici olacaktır.

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Related Articles