Serhad Eyalet Lordu, “Ölürüm Türkiyem” ve Benim Özrüm

2003 yılının başlarıydı. İstanbul’da cezaevindeydim. Yeni tutsakların yanı sıra, davası yargıtay’dan veya AİHM’den dönen ve tekrar yargılanan uzun süreli tutsaklarda vardı. Bunlar yıllardır cezaevinde kalmaları nedeniyle kendilerine bir hayat yaratmışlardı. Edebiyat, müzik, politika konusunda derinleşmiş, okumalarıyla yoğunlaşmış, yazı vb çalışmalarıyla derinleşmişlerdi.

Tartışmaları, yazdıkları çok ama çok ilgimi çekiyordu. Bazıları adeta birer ayaklı kütüphane idi. Hafızaları da iyiydi. Her soruya, her konuya vaktinde okudukları kitap, belge, makaleyi kaynakça gösterip delillerle tezlerini güçlendiriyor, idialarını savunuyorlardı.

Ama özellikle Ömer diye biri vardı, Kerboran’lıydı. El yazıysıyla küçük küçük, karşılaştırırsak 9 punto büyüklüğünde, harita metod defterine 800 sayfa civarında Kürtçe bir roman yazmıştı. muhtemelen 11 puntodan bir kitap boyutuyla düşünürsek ortalama 1500 sayfalık bir eser ortaya çıkıyordu. Çok etkilenmiştim. Açıkçası az veya çok o kadar roman okudum ama ençok etkilendiğim, hala hafızamda yer eden bir eser idi. Ona da söylemiştim. bazı bölümler var. Bu kitabın formatına uygun değillerdi. Hatta edebiyattan ziyade politik makale olacak bölümlerdi. Onları çıkarıp ayrıca değerlendirebilirdi. Ama geri kalanı yeni bir düzenleme ile mükemmel bir romana dönüşebilirdi. Umarım o eser bir gün karşımıza çıkar.

O dönem hoşuma gitmeyen bir anıyı da yaşamıştım. ama bugün beni utandırıyor. Yüzüm kızarıyar. Bir başka yanımla yüzleşiyorum.

Anlatayım. Sanırım Nusaybinliydi. Yaşlı bir tutsaktı. İsmini de hatırlamıyorum. Çünkü anlatacağım sebepten dolayı sevmemiştim ve mesafeliydim. Türkçesi pek iyi değildi. Ama klamlarla, stranlarla arası iyiydi.

Okuduğu parçalardan biri de şu an Serhad Eyalet Lordunun teşhir ettiği “ölürüm Türkiyem” parçasıydı. Üstelik Kürtçe okuyordu. Yetmezmiş gibi bu tutsak parçanın Kürtçe olduğunu, Sözleriyle bestesiyle Kürtçe duyduğunu ve söylediğini belirtiyordu. İşte kızgınlığım, öfkem ve ona mesafeli davranmam, hatta adını bile hatırlamamam bundandı. “Türklerin, başka kültürün, özellikle de ırkçıların kullandığı bir parçanın müziğini nasıl kullanabilirsin” diye tepki göstermiştim. “Belki ezgisi güzel olabilir, sözleri hoş gelebilir. Ama neden kendini yartma konusunda zorlamıyorsun. Görüldüğü kadarıyla kapasiten de var.” diye serzenişte bulunmuştum. Evet kendine ait parçaları da vardı. Zaten bu beni kuşkuya düşürmüştü. Muhtemelen birçok ezgiye söz yazıp kendi bestesi gibi millete yutturuyor diye düşünmüştüm. “Ölürüm Türkiyem” parçası da böyle birşey. Hatta, “Müzikle aram iyi olsa kimbilir daha hangi parçayı nereden aldığını tek tek teşhir ederdim. Ama bu konuda pek iyi değilim. Bu da sadece bir tesadüf” demiştim.

Ona söyledim mi, içimden geçen bir düşünce mi bilmiyorum, hatırlamıyorum. Ama şöyle bir düşünce de tezahür etmişti bende. “Galiba askerler ve gardiyanlar sürekli bu müziği tutsaklara zorla dinletiyorlar ve bunda ters tepki yaratmış. Öfke duyacağına bu parçayı kanıksamış ve Kürtçe sözler yazmış”

Velhasıl onun hiçbir söylemine inanmamıştım. Oysa O, parçanın Türkçeden alınıp alınmadığını bilmediğini söylüyordu. Hatta ezgilerin aynı olup olmadığını da bilmediğini söylüyordu. Israrla şunu belirtiyordu, “Heval ben bu parçayı halk arasında duymuş ezberlemiş ve söylüyorum. Gerisini anlamam. Benim işim değil.” Bana çok da öfkelenmişti. Çünkü arkadaşların arasında da mahçup olmuştu.

 

Yıllar geçti. Ben yanıldım. Ben mahçubum. Ben bilgisizliğimle, yetmezliğimle yüzleşiyorum. Benim yüzüm kızarıyor. Çünkü kültüründen, dilinden, tarihinden bihaber olan benmişim. Çünkü hırsızı hakikatin sahibi, hakikatin sahibini hırsız sanmış ve bunu sorgulamadan kabul etmiştim. Benim hikayem hepimizin, biz sömürge halklarının hikayesi

Mesela Fıransızcadan çeviri bir roman okumuştum lise yıllarında. Kısacası bir Afrikalı’nın romanını bir Fransız yazar almış bazı küçük değişiklikler yaparak kendi adına yayınlamıştı. Afrikalı dava açmıştı. Romanının hangi bölümünü hangi olaydan, imgeden esinlenerek, nerede iken yazarak ispatlamaya çalışıyordu. Hırsıza hırsız olmadığını hakikatin sahibi olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Üstelik yargılanıyordu. Belgelerini, ispatlarını sunmasına rağmen.

Ve hırsız yazar egemen olduğu için hiçbir belge, bilgi sunma gereği duymuyordu. Ama hırsız hakikatin sahibi, Afrikalı yani hakikatın sahibi ise yalancı, iftiracı pozisyonuna düşüyordu.

Tekrar edeyim. Utancımızdır. Kültürümüze o kadar yabancılaşmışız ki, kendi eserimizi başkasının sanıyoruz. Orijinalini sahtesiyle karıştırıyor, sahte olanı takdir ediyoruz.

Yine Serhad Eyalet Lordu’nun teşhir ettiği gibi Zülfü Livaneli’nin “Keleşo”yu kendine mal etmesi gibi. Livaneliyi bile takdir ettik. Ama o da İbo gibi, İzzet Altınmeşe gibi, Mahsun gibi, Serdar Ortaç ve daha niceleri gibi sanat hırsızı. Bunun politik arenada dost olması mümkün olabilir mi?

Sadece Kürtlerin mi çalınıyor. Ya  Ermeni parçaları, ya Rum müzikleri, ya Süryanilerin kayıp ritimleri.

Hele aynı arayışları Edebiyatta’da yapsak daha nelerle karşılaşacağız.

Uzatmayayım. Ama ulaşır mı ulaşmaz mı, nazarı itibarıyla, gıyabında Nusaybinli bu arkadaşıma da bir özrümü bildirmek isterim. Ve yine dilerim ki Ömer’de romanını bir gün bastırır piyasaya sürer.

Related Articles