Selim Temo’nun referandum rüyası üzerine

Kürdistan’ın kaderini, Barzani ve Talabani ailelerinin kaşarlanmış tüccar politikacılarına bağlamak ancak bir edebiyatçı naifliğiyle açıklanır. Kaderleri İran, Türkiye ve başka güçlerin elinde olana, Kürdistan’ın ve halkların kaderi teslim edilemez. Çünkü onlar her şeye sermaye gözüyle bakar, iyi para verene gözlerini kırpmadan satarlar. Bu, sağcılığın değişmez kuralıdır.

Yazılarının müdavimi olduğumuz Kürt yazar, edebiyatçı, akademisyen Selim Temo 13 Aralık Çarşamba günü www.gazeteduvar.com’daki köşesinde “Güney’de yenilen kimdi?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazı genel olarak Güney Kürdistan referandumunu konu alsa da mamoste (hoca) Temo kendi dilinin edebi inceliklerini de katmış, sağ olsun. Yazının Cemal Süreya’lı girizgâhını konu yapmayacağım ama peşi sıra gelen tespitler bu yazıyı yazmayı gerekli kıldı.

Sayın Temo yazının ikinci paragrafında Med Tv’de ki bir programda Öcalan’la ilgili bir anekdot anlatıyor: Avrupa’da yaşayan Kürt parti liderleri, Günay Aslan’ın yönettiği açıkoturum için Med TV’nin stüdyosuna toplanmışlardır. Böylesi programlarda konukların, hatta sunucuların konuşmasına nadiren izin veren Abdullah Öcalan, telefonla katılıp stüdyodaki liderleri tek tek selamlar. Hemreş Reşo’ya ise uzun uzun iltifat eder. Sonra Reşo sözü alıp emperyalizm hikâyesine dalınca Öcalan, Reşo’nun stüdyoyu terk etmesine yol açan sözü söyler: “Hemreş, Hemreş, hepiniz Avrupa’ya gidip beni bu Ortadoğu cehenneminde yalnız bıraktınız!”

Temo burada Öcalan’ın üslup sorununa ve bulunduğu durumdan şikayet ettiğine dair bir şeyler söylemek istemiş, yazının konusuyla çok alakalı olmasa da aslında o programda söylenmek istenen çok başka bir şeydi.

Öcalan ve PKK hareketi 12 Eylül darbesinden sonra en çok dikkat ettikleri şey kendi kadrolarının Avrupa’ya çıkmayıp mücadele alanlarında kalma kararlarıydı. Mültecilik bir siyasi yapı için bitmek demekti. Nitekim birçok sol ve Kürt örgütleri darbe ile mücadele etmek için Avrupa’ya çıkmayı tercih ettiler. Oysa kapitalizmin merkezinden onun darbesine karşı mücadele edilemeyeceği kısa zamanda anlaşıldı. Bu yolu seçen birey ve örgütler birkaç yıl içinde eriyip etkisizleştiler. Öcalan ve örgütü Ortadoğu’da yalnız kalmış, ortak mücadele ile (ki bu çok uzun bir yazı konusudur) yenilebilecek bir faşist darbe karşısında tek başına mücadele etmek zorunda kalmışlardı. Öcalan, Hemreş Reşo’ya bunu söylemek istiyordu.

Gelelim Kürt sağımı, Kürt solumu mevzusuna.

Sayın Temo kendisinin hangi cenahta tanımlar bilemeyiz ancak KDP, YNK ve diğer Güney Kürdistan’daki partilerin örgütsel yapılarını tanımlarken genelde Türkiye’yi örnek gösterip bir ideolojik tasnife gidiyor. Bunun üzerinden Sırrı Süreyya Önder’in “Referandumda yenilen Kürt sağıdır” tespitine ayar çekiyor. “Önder’in sağ dediği PDK pek de sağ değil. Bir kitle partisi. Hem Güney de öyle buradan bakılıp görülen bir yer değil. İdris Küçükömer’in sağ-sol formülasyonunun Kürdistan ayağından da söz edilebilir. Mesela burada Menderes’in DP’si CHP içinden çıktı, ama Güney’de sosyal demokrat ve sosyalist partiler PDK’nin içinden çıktı. Burada solun içinden sağ, orada kitle partisi içinden sol çıktı. Yani ne sağı yaw?”

Şimdi burada biraz soluklanalım. Öncelikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ulusal kurtuluş hareketlerinin büyük çoğunluğu sosyalizmin etkisiyle büyük oranda Leninist parti modelini örnek aldılar. Bunların ideolojik duruşları bunda çok belirleyici değildi. Zira silahlı mücadele vermek zorunda olan bu yapılar için o günün koşullarında en ideal model buydu. KDP de bunu yaptı. Yoksa solcu olduğundan değil. Ayrıca KDP’nin içinden çıkanlar solculuklarından değil, O güne kadar Kürdistan davasının rant pastasının tek sahibi olan KDP’den pay kapma kavgasıydı.

Sayın Temo’nun bir örgütün sağ ve sol olmasıyla ilgili ortaya koyduğu ölçüt fazlasıyla gerçeklikten uzak. Bir örgütün niteliğini tayin eden temel öge ne yaptığıdır ve ikincil olarak nasıl ve neyle yaptığıdır. Bugün her demokrat bunun iç içe geçmiş ideal halini düşünmek zorunda. Aileye çıkar sağlamak, koltuğu bırakmamak adına yapılan politikalarınsa ne bir ulusun kurtuluşu ile ilgisi olabilir ne de solla.

Aslında Kürdistan tarihinde hatasıyla sevabıyla tek bir sol (bunların içinde kendisini geçmişte sosyalist-Marksist olarak tanımlayanlar dahil)  hareket var o da PKK’dir. Zira ideolojik duruş tüzük, program, isim üzerinden değil, üzerinde geliştiğin toplumsal sınıfla ilgili bir şekillenmedir.

CHP- DP mevzusu biraz yumurta-tavuk metaforuna benziyor ama o konuda da mamoste yanılıyor. Bir kere CHP o dönem solcu değildi. (Hoş, şimdi de değil ya) 1915’te Ermenilerden soykırım yoluyla kurtulmuş, bir siyasi geleneğin devamı olarak (İttihat Terakki) 20’li, 30’lu yıllarda da en büyük tehdit olan Kürtleri katliamlardan geçirmiş, dönemin ruhuna uygun olarak faşist tekçi bir ulus-sınıf yaratma çabasına girmiş bir CHP’yi solda tanımlamak akıl ve izan kriterlerini zorlamaktır. Yani hocam (mamoste) sağdan sağ çıkmış, hatta dönemin faşist ruhundan sağ çıkmış diyebiliriz.

Referandum yapanların Kürdistan’a ihaneti

Selim Temo, referandumun Kürdistan’da bir bırakuji (kardeş katli) projesi olduğunu ve bu projenin artık işlemediğini, referandum sonrası Kürt güçlerinin taktiksel bir geri çekilme yaptıklarını ama bir zaman sonra kurtarıcı olarak geri döneceklerini yazmış. YNK’nin İran’a bağımlılığını, KDP’nin Türkiye ile sermaye ortaklığını hatta Güney Kürdistan İslami Parti genel başkanının daha geçtiğimiz günlerde Ankara’ya gelip derin devletle görüşmesini düşününce “Mümkünse Kürdistanı kurtarmasınlar” demek geliyor insanın içinden.

Kürdistan’ın kaderini, Barzani ve Talabani ailelerinin kaşarlanmış tüccar politikacılarına bağlamak ancak bir edebiyatçı naifliğiyle açıklanır. Kaderleri İran, Türkiye ve başka güçlerin elinde olana, Kürdistan’ın ve halkların kaderi teslim edilemez. Çünkü onlar her şeye sermaye gözüyle bakar, iyi para verene gözlerini kırpmadan satarlar. Bu, sağcılığın değişmez kuralıdır.

Öcalan başta dediğinde hâlâ haklı olarak orada duruyor. Kimileri Avrupa’ya kaçarak, kimileri Kürdistan’dan kaçarak mücadele edenleri yalnız bırakır.

 

Related Articles