Seçim sistemi AKP’nin aşil topuğudur

Referandumdan bu yana #Hayır tarafında yer almış herkesin hayali bu kesimin ortak hareket etmeyi sürdürmesi.

Çünkü ne yazık ki, bütün sol muhalefet “anti diktatoryal mücadele”yi partiler ve kurumlarla işbirliği alanında arıyor.

Bu arayış öylesine karşılıksız ki, atılan her adımda yol, #Hayır “cephesinin” gerici, şöven, ırkçı, erkek, milliyetçi parti ve kurumlarına çarpıyor.

CHP ile HDP yi birleştirme hayallerinin son çıkmazı da ne yazık ki Demokrasi için Birlik platformu oldu.

Ne zaman ki sol, ittifak denen sürecin orta sınıflarla yoksulları birleştirecek taleplerden örülü bir program konusu olduğunu kabul eder, gerçek ittifakların da kapısı aralanır.

Peki söz ettiğimiz sistem partileriyle her hangi bir birlik, ortak çaba, etik bir hata mıdır?

Kesinlikle hayır.

Peki mümkün müdür?

Çok zor da olsa, evet.

Geçtiğimiz hafta sevgili İnci Hekimoğlu Artı Gerçek internet gazetesindeki köşesinde, bu imkansızlığı aşabilecek çok önemli bir öneri sundu.

Çok geçmeden Özgürlükçü Demokrasi ve Yeni Özgür Politika yazarlarından sevgili Veysi Sarısözen de bu öneriyi kuvvetle destekledi.

Öneri, sloganı “ya demokratik seçim sistemi, ya boykot” olan bir kampanyaya işaret ediyordu.

Ben de, zor olsa da bu önerinin bir şartla acil bir fiile dönüşebilme şansı olduğunu düşünüyorum.

Ya da en azından ortalıkta uçuşan öneriler içinde, oldukça gerçekçi bir yan barındırıyor; diyebilirim.

Bence, önerinin peşinen taca çıkmasını engellemek için, boykot kısmını eksiltmek gerektiği inancındayım.

Boykotun yanlış olduğunu düşündüğüm için değil -tersine bu seçim sistemiyle seçime katılmak AKP’ye göz göre göre meşruiyet sağlar- iki farklı zemin ve zamana dair taktiğin bir öneride paketlenmesini doğru bulmadığım için.

Demokratik bir seçim sistemi için kampanya, kısa vadeli bir öneri.

Boykot ise aylar sonrasında, şu anda katiyen kestiremediğimiz bir ortamda vereceğimiz kararlara dair bir öneri.

İnci’nin önerisini asıl benimsemesi gerekenler, CHP ve İYİ Parti olduğuna göre; reel politikayı esas alan müesses nizam partilerinin nasıl düşüneceği çok açık; “doğmamış çocuğa don biçilmez.”

Bu nedenle ben bu öneriyi demokratik bir seçim sistemi için güç birliği olarak ele almayı tercih ediyorum.

Hatta CHP’yi, başlattığı kontrollü muhalefeti sürdürmesi yönünde teşvik için, bu kampanyayı seçimde adalet olarak sunmak bile daha doğru olabilir.

Elbette bu noktada da zurnanın zırt dediği yer, demokratik seçim sisteminden ne anladığımız olacaktır.

Böyle durumlarda yöntemde anlaşmanın önemini biliyoruz.

Yöntem denildiğinde de ilk olarak, öneriyi hangi özne ortaya koyacak; partilere ve demokratik kitle örgütlerine (DKÖ) nasıl taşıyacak sorusuyla karşılaşırız.

Böyle bir önerinin ilk şartı doğduğu günden itibaren partiler üstü bir nitelik taşıma mecburiyetidir.

Bu gün ne yazık ki hiç bir parti siyasetin bütün kesimleri nezdinde böyle bir işbirliğine moderatörlük yapacak diplomatik yeterliliğe sahip değil.

Geriye bireyler kalıyor.

Bu konuda hemfikir olan, bütün siyasetlerden saygın, söz ağırlığı olan insanların oluşturacağı bir heyet, süratle demokratik seçim için bir talepler taslağı hazırlayıp, bütün partilere ve DKÖ lere sunabilir.

Bu önerinin iki kritik talebi içermesini sağlamak bence çok önemli.

 

Sıfır baraj ve milli bakiye sistemi.

Toplumun geldiği noktada toplumu bir arada tutan son çimento “AKP lilik” de hızla çözülüyor.

Yerini alan şey, 12 Eylül’ün topluma teklif ettiği ideolojik zemin; Yeşil Kemalizm.

Geçtiğimiz gün Veysi Sarısözen köşesinde bu stratejinin kısa tarihçesini çok güzel ve yalın anlatmıştı.

Ben bir bakıma onun bıraktığı yerden devam edeyim.

Gülen Cemaati projesi öyle hafife alınacak “ üç beş takunyalı” mevzusu değil.

Batı ittifakının, küresel sermayenin Türkiye’ye verdiği yeni hedefin omurgası idi.

Cumhuriyet tarihinde “Gülen Projesi” kadar küresel bir “Modernist Türk İslam” yayılması, probagandası söz konusu olmadı.

Hedef Türk kapitalizmine iktisaden sınıf atlatmak, siyaseten Türkiye’yi ılımlı islamın alt emperyalist merkezi haline getirmekti.

Hem Şia aksına karşı hem de Rusya’ya karşı Batı’nın stratejisi bu eksende tasarlanmıştı.

Arap baharı, müslüman kardeşlerin yükselişi ve AKP’nin bu kulvara tutkulu biçimde sapması, iş bu kontrata esastan “ihanet” anlamını taşıyordu.

Şu anda Amerika’da süren ve yenileri de açılacak olan davaların altında zemin arayanlar, AKP’nin ihlal ettiği bu kontratlara bakmalılar.

Söz konusu sapma, Mısır darbesiyle başlayan, Suudi Arabistan saray darbesiyle devam eden “İslam reformu” süreci ile geriye çevrilmeye çalışılıyor.

Bunun Türkiye’deki yansıması da kaçınılmaz olarak laisist güçlerle “ılımlı islam”ın uzlaştırılmasıdır.

Kemalizmin ABD için yeniden değişim değeri kazanması da diyebiliriz.

İYİ Parti, CHP ile birlikte bu aksı yeniden inşa etmek için sahneye sürülmüştür.

Bu zorunlu hatırlatmadan sonra sadede geleyim.

Böylesine sert ve sarsıcı bir “değişim” sürecinde, mütedeyyin ve milliyetçi kesimde ciddi zihniyet çözülmeleri, kimi kesimlerde pozisyon değişiklikleri beklemiyor musunuz?

Ayrı bir yazının konusu ama değinmeden geçmeyelim, sadece sevgili Bekir Ağırdır’ın (Konda) dilinde tüy bitiren veri açıklama çabalarını izleyenler bile çözülmenin işaretlerini, AKP’nin çekirdek kitlesindeki erimeyi görebilirler.

Değişim kavramını yalnızca kitlelerin solun tasvip ettiği yöndeki hareketi olarak okumak, hala newton fiziği ile evreni açıklamaya çalışanların durumuna düşmekle eşdeğer.

Peki, iddia ettiğim çözülmeler, yeniden saflaşmalar, toplumda eski veya yeni çıkar gruplarının, siyasi kümelerin güç kazanmasına da neden olmaz mı?

Çözülmeyi hızlandırmak, egemen iktidar bloğunun kitlesel tahkimatının dağılmasını sağlamak anlamına gelmez mi?

Bu nedenle seçim barajını ortadan kaldırmak için elimizden geleni yapmalıyız.

Salt barajı kaldırmak için mücadele ile sınırlı kalmamalı, bütün küçük siyasi güç merkezleri için önemli olan milli bakiye sistemini de zorlamalıyız.

 

Böylesi bir kampanya AKP’nin işine kesinlikle gelmeyecektir.

Çünkü bırakın milli bakiyeyi, seçim barajını bile ortadan kaldırmak, AKP bünyesindeki koalisyonların ya yeni yönlere ya da köklerine doğru hareketini hızlandırır.

Böyle bir gelişmeden hoşnut olmayacak ikinci güç ise derin CHP’dir.

CHP bünyesi de şu anda bir koalisyondur. Ve bu koalisyonu birarada tutan, seçim sistemidir.

Derin CHP de barajın korunması konusunda Saray’ın müttefikidir.

Ancak CHP kitlesinin çoğunluğu, CHP nin farklı kanatları, baraj konusunda farklı düşünmeye yatkındır. AKP kitlesinde yaşanacak bir çözülme onların da işine gelir.

Barajın kaldırılması talebi demokrat laikler dışında ise, en büyük desteğini Milliyetçi ve dindar kesimlerden alabilir.

Böylesi bir kampanya girişimi başarılabildiği koşulda, tıpkı #Hayır kampanyasında olduğu gibi, kimsenin kimseyle resim çektirmek zorunda kalmayacağı, büyük bir güç birliğine, #Hayır cephesini yeniden toparlayan bir kampanyaya dönüşebilir.

Elbette toplam mücadelenin bu hedefe sıkıştırılmasından söz etmiyorum.

AKP’nin tıpkı adı gibi, iktidar olurken ortaya koyduğu üç temel hedef de (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar) elinde duramadı, düştü.

Etkili kampanyalarla bu hedefleri de – adalet gibi – çekip almak şart.

Tekrar edelim, iktidara ortak olma hedefi, bunun için ittifaklar yaratmak, muhalefet bloğunu büyütmek, güçbirliği ile değil, programla mümkündür.

Ama her ne yaparsak yapalım, erken genel seçimlerin ufukta göründüğü bu koşulda, doğru bir tasarım ve geliştirme süreci ile, kendimizden büyük güçleri harekete geçirecek ve küçük bir ihtimal olsa da barışçı yollarla nisbi bir normalleşmeyi sağlayacak vaz geçilemez tek mümkün güçbirliği imkanı; her koşulda geçmek zorunda olduğumuz taktik eşik; demokratik bir seçim için güçbirliği hedefinde saklıdır. Başarılabilirse, herkese bir çok tıkanıklığı aşabilecek yeni bir zemin sunabilir.

Related Articles