Rojava değişiyor, Başur’u dönüştürüyor

Rojava’daki siyasal ve askeri yapılanma Başur’u sorgulanır hale getirdi. TEVDEM sistemi ve YPG’nin yapılanması, ekonominin toplumsallaşması ortadoğu ve dünya siyaseti için yepyeni bir durum. Adeta devrim niteliğinde.
Mesela bölgedeki statükonun değişmesini isteyen demokratik hareketler, hegemonik güçler ya da yerel hareketler hep bir batakta saplanıp kalıyordu.

Aşiretler,

petrolist devletler,

ırkçı yapıya dayalı üniter ve seküler devletler ya da başka deyimle patromanyal/client sistemler kronik varlıklardı.

Bunlar hep muhatap olarak alınmaktaydı. Mesela sürekli dile getirilir, zamanında, Saddam yok edilince Barzani’nin yükselişi de ABD’liler de rahatsızlık yaratmış, büyük diktatörü bitirdik ama küçük diktatörlere kaldık, demişlerdi. Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olması, farklı sesleri, inanç guruplarını, etnik yapıları eş düzeyli desteklemesi bir nebze yürekleri ferahlatmıştı. Ancak Maliki’nin tüm ipleri ele alması Irak’ta, Barzani’nin ekonomi, siyaset askeri yapı tüm mekanizmaları tek elde toplaması Kürdistan’da oluşan yapıyı da Irak’ı da çıkmaza götürüyordu. Bu global güçleri de oldukça rahatsız etmekteydi. Çünkü Uluslararası koalisyonun değişim, dönüşüm, demokrasi iddiasıyla müdahale ettiği bölgede tamamen kriz, kaos ve çıkmaz vardı. Irak ve Kürdistan’daki liderler kişisel çıkarları peşinde koşarken, Irak’ın yeniden yapılanması, Kürtlerin devlet ya da federalizm bağlamında sistemlerini netleştirmeleri, şekillendirmeleri ve yapılandırmaları, Sünni Araplara da kendilerini yönetecekleri bir mekanizmanın oluşturulması beklentisi hep gecikiyordu. El-Kaide, Daiş ve başka Sunni Radikal güçler, Şii-Arap, Şii-Fars tutuculuğu, ırkçı milliyetçilik giderek körükleniyor ve çıkmazı derinleştiriyordu.
Emperyal hesapları olmasına rağmen kendi sistemlerine uygun bir mekanizmayı kuramamanın çıkmazını yaşayan, hatta yaptıklarını ellerine ayaklarına dolayan ABD ve Avrupalılar gerçek bir tutarsızlığın, istikrarsızlığın içindeydiler.

En önemlisi halk bunalmış, tıkanmış ve her alanda zorlanmaktaydı. Tunus’ta başlayan bir bireysel reaksiyon tüm bölgeyi diktatörlere, hegemonlara karşı ayaklanmaya teşvik etti. Arap Baharı, Gezi direnişi, Bakure Kürdistan’daki toplumsal muhalefetin yükselişi ve bunun belediye ve parlamento yönetimlerine yansıması önemli göstergelerdi. Hatta İngiltere’de öğrenciler, ABD’de de Finans ve Borsalara karşı Wall Street direnişi, Almanya, İspanya, Yunanistan’da da halkların direnişi Arap Baharını ilham olarak gördü.
Fakat hepsi bir biçimde bastırıldı. Alternatif olamadı. Saldırılar karşısında kendini koruyamadı. Libya, Mısır, Türkiye, Yemen, Irak, Suriye kan gölüne döndü. Boşlukları, çıkmazı fırsata çevirip Mısır’da iktidarı şeriata dönüştürmeye çalışan Mursi, bütün bölgeye hakim olmaya çalışan selefist cihatçılar, Pozisyonlarını korumaya çalışan ve Gezide ardından Türkiye ve Kürdistan genelinde şiddeti tırmandıran Erdoğan gibileri etkili olmaya başladı. Darbe yaparak başkanlığa ve hükümete el koyup meclisi kapatan Barzaniler, Mısır’da Sisi gibi darbe yapanlar ve benzerini Türkiye’de denemeye çalışanlar da ardı sıra geldi. Hiç biri halklara umud vermedi. Hiçbirinin demokratik bir planı söz konusu değildi.
Bu global siyasetin aktörlerinin krizini kronik hale getirmişti. Satrançtaki oyun pata duruma gelmiş, yenişemeyenlerin öfkesi kudurmuş, herkes strancı terk edip silahlara kuşanmıştı.

Öyleki bölgesel statünün değişmesinde, nerdeyse El Kaide ve Daiş’e bağlanmıştı umutlar. Onların yerel diktatörleri yıkması bekleniyordu. Öyle de oldu. Bunu başardılar ama kurdukları alternatif ise daha bir beterdi. Savaş ve çatışma dışında hiçbir şey vaad etmiyordu taraflar açısından.

Böylesi bir durumda önce Serekaniye’de başlayan ve yerel güçlere özgüven veren direniş, ardından Kobani’de taçlanarak bütün dünyaya yeni bir umut aşıladı. Elbet Ezidilerin savunulması da büyük bir faktördü bu umudun yeşermesinde.
Artık herkes tarafından şu görüldü ve kartlar yeniden karıldı:

Aşiret reislerine, ırkçı politikacılara, tarikatlara, mafya tipi sermayedarlara, fundemantalisit Sünni İslamcılara, Şia fanatiklerine kimse mahkum değildir. Tıkanan pata duruma gelen oyunda yeni bir hamlenin fırsatı ortaya çıktı. Artık birçok aktör bu yöne yüzünü çevirmiş, hesaplarını yeniden yapmakta, stratejilerini belirlemktedir.

Nedir bu?

Şu an savaş nedeniyle çok göze batmasa da esas olan TEVDEM örgütlenmesidir. Bu bir sivil toplum örgütlenmesidir. Savunmadan adalete, sağlıktan ekonomiye, kadın haklarından çocuk eğitimine değin en az 10 alanda ilk kez halkın kendi kendini örgütlediği, katıldığı sistemler oluştu TEVDEM eliyle. Sadece Kürtler arasında değil, Menbic’te olduğu gibi Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde de sistem oturdu. Bundan dolayı örneğin Erdoğan’ın sürekli dile getirdiği, fundemantalistlerin/Radikal İslamcıların Başkenti olarak gördüğü, Esad’ın göz diktiği Rakka’yı kim yönetecek sorunu da ortadan kalkıyor, temsiliyet meselesi devletlere, aşiretlere, diktatörlere, valilere ihtiyaç duymadan yerel meclisler eliyle fevkalade gerçekleşebiliyor.

 

YPG yapılanması
Malum Suudi Arabistan’dan Irak’a, Ürdün’den, Suriye’ye Başure Kürdistan’dan Yemen’e Tunus, Fas’a, Libya’ya değin bütün askeri yapılanmalarda aileler belirleyiciydi. Ordunun üst yönetimi, istihbaratı hep hanedanların elindeydi. Türkiye, Mısır, İran’da ise askeri yapı adeta diktartöryal bir pozisyondadır. Devlet yönetiminin arkasındaki esas belirleyici onlar. Ülkenin tüm kaynaklarını da istedikleri gibi kullanıyorlar. Halka dayalı, halkı temsil eden bir askeri yapılanma hiçbir bölgede mevcut değil.
İşte YPG’nin hatta asayişin yapılanması burada önemli bir rol oynuyor. Halkın katılımı ile gerçekleşen bir örgütlenmeyle başladı süreç. Şimdi etnik çoğulculuk da sağlandı. Ordu yapılanması da profesyonelleşiyor. Gerilla ve milis örgütlenmesinden düzenli bir ordu yapısına geçiliyor. Ama buna rağmen bir bireyin bir gurubun hakimiyeti mevcut değil. Duhok-Hewler görüşmelerinde Barzani’nin iki ayrı ordu olmasını istemesinin şiddetle red edilmesi bu anlamda önemliydi. Yoksa YPG içinde PKK-KDP tartışması kurumsallaşmayı olumsuz etkileyebilir, mücadeleyi çürütebilirdi.

 

Öcalan ve PKK etkisi
Rojava’daki yapılanmada Öcalan’ın görüşleri, PKK’nin örgütsel kültürünün dominant olduğu muhakkak. Bu bazı kesimlerce eleştirilmektedir. Hatta Rojava’nın bu etkiden kurtulması gerektiğini belirtmektedirler. Oysa Öcalan ve PKK bu sistemin teminatıdır. Çünkü onların siyasetinin özü halkın egemenliğidir. Onlar bir eliti, bir gurubu, bir çıkarı temsil etmiyorlar. Toplum sivil örgütlenmede, ekonomide, savunmada, adalette, sağlıkta, eğitimde kendini örgütleyebildiği, kurumlarını oluşturabildiği oranda, demokratik mekanizmaları, cinsiyet özgürlüğünü, dinsel değerlere saygıyı, etnik ve dilsel farklılıkları kabul ettiği, sindirdiği ve koruduğu oranda Öcalanlaşmakta, PKK’lileşmektedir.
Belirtildiği gibi PKK ve Öcalan düşünsel, örgütsel olarak alandan çekildikleri zaman yerlerini kim dolduracak? Statükoyu değiştirecek bir güç bir dinamik var mı?

Söyleyelim Erdoğan’ın ve Kemalistlerin TC’si, İran’ın Fars ve Şia fanatizmi, Esad’ın istihbarat ve şiddete dayalı yönetimi, silah ve petrol tüccarları, mal kaçakçıları, mafya gurupları, inşaat müteahhitleri, tacirler, tefeciler, aşiret reisleri, vb sahne alacak.

Bunlar haricinde başka bir güç var mı?

Bunların yaptıkları on yıllardır görülmüyor mu? Statükoyu korumak devam ettirmek isteyen bu güçler bataklıktan nemalanan sivrisinekler gibidirler. Halkı bataklığa sürüklemiş, kendileri de her tarafa el atmakta, vızır vızır ederek kulakları sağır etmekte, toplumu köreltmekte, yok etmektedirler.

Haliyle PKK ve Öcalan şu an halkın elini atacağı, tutunacağı tek teminattır.

Statükoyu bozan, bataklığa çomak sokan, yeni bir yol inşa eden, bu bağlamda da farklı bir dünyaya kapı açan bir harekttir. Bundan başkası henüz yokken, ne diye ille de PKK’nin çekilmesi isteniyor?
ABD ortaya çıkan dinamizmi gördü. Oysa çok iyi biliyoruz ki, Öcalan’a ve PKK’ye karşı savaşta ABD, TC’yi on yıllardır destekliyor. Öcalan’ın esir alınması tamamen ABD’nin tasarrufudur. Bu ABD realist davrandığında Öcalanist hareketin etkilerini ve gücünü de gördü. Kabul etti ve şu an bakışını da değiştiriyor. Hatta ABD bölgedeki değişimde elinin daha da güçlenmesi için bunu bir fırsat olarak değerlendirmek istemektedir. Artık Barzani’ye de Erdoğan’a da, Ayetullahlara da, Körfez krallarına da alternatif olarak sunabileceği bir mekanizmayı gördü. Bunu bazen dostlarını desteklemek için bir model, bazen karşıtlarını uzlaşmaya getirmek ve denetim altına almak için bir tehdide, bazen demokratik gelişmeden rahatsız olanlara söz verip, gelişmeyi engellemek bazında bir argüman olarak kullanmak isteyecektir. Rusya, İngiltere, Almanya ve Fransa da öyle.

Ayrıca Rojava’da yaşanan gelişmenin spontan/kendiliğinden yarattığı etkiler var. Örneğin Başur’daki yapılanma mevcut haliyle sürmeyecek. Çünkü sürdürülebilir değil. Ama bunun sahipleri Barzaniler çok rahattı. Ama artık öyle olmayacak. İşaretlerini de şimdiden görüyoruz. Örneğin Rojava’da yaşanan gelişmeler Başur’daki sistemin sorgulanmasını da beraberinde getirecektir. Aşiretlere, dinsel guruplara dayalı yönetimin çok da gerekli olmadığı her geçen gün görülüyor. Yine belli siyasi elitlerin tüm mekanizmaları elinde tutması. Hem askeri komutan, hem sermayedar, hem devlet yöneticisi, hem dini temsilci olmasının mümkün olmadığı, doğru görülmeyeceği ve eleştirileceği görülecektir. Hatta eleştirinin ötesinde toplumsal reaksiyonlar, örgütlenmeler ve ayaklanmalar öngörülebilir.

Başur yöneiminin kurduğu statüko en büyük darbeyi de Şengal ve Kerkük’ten aldı, almaya da devam edecektir. Statükolarının en zayıf olduğu bu bölgeler tüm başuru değiştirme dinamiğine sahiptir. PKK’nin buradaki varlığının etkisini de ayrıca not etmek gerekir. Örneğin Başure Kürdistan’da parlamento şu an yok. Barzaniler tarafından kapatıldı. Ama Kerkük’te meclis var, statükocu yapının denetiminin dışındadır ve üstelik önemli kararlar almaktadır. Hem Kürdistan’a katılmada, hem Kürdistan bayrağının dalgalandırılmasında, hem DAİŞ’e karşı hala HPG ve Peşmerge birlikteliğini savunmada ve devam ettirmede, hem de bağımsızlık referandumuna katılmayı deklare edip, bu yönlü adımlar için Barzanileri de zorlaması dikkate değerdir. Ciddidir.
Aynı şekilde Şengal’de hem Kürdistan içinde kalmayı, hem kendi kendini yönetmeyi ve denetlemeyi, hem özerk olmayı, hem de Başur yönetimine parlamenter temsil yoluyla katılmayı esas almaktadır. Oradaki yapılanma sadece PKK ve yakın yapılanmaları değil, diğer Ezidileri de etkilemektedir. Kendi güçlerini fark etmeleri, örgütlenmeleri kaçınılmazdır. Hatta PKK’nin gücünü zayıflatmak için Barzaniler Ezidilere daha çok muhtaç, onlara daha çok olanak sağlamak zorunda ve daha çok örgütlenmeleri için gayret sarf etmek zorundadır. Böylece her yönüyle Ezidiler kazanmaktadır, varlıkları, bölgeleri, statüleri teminat altına alınmaktadır. Yarın ki gün HPG/PKK burada çıksa da ekilen tohum artık hep kalıcı olacaktır. Öcalan ve PKK anlayışı ve değişim etkisi hep gelişecek serpilecektir.
Bu iki gelişme karşısında Başur’da Barzani şu an elinde tuttuğu darbeye dayalı yönetim pozisyonunu sürdüremeyecektir artık. Bir an önce parlamenter sisteme dönmek zorunda. Kurulacak hükümet şeffaf ve hesap verebilir olmak zorunda. Başkan, Başbakan, İstihbarat, Askeri güçler aşiretlere ve reislerine göre değil, yasalara göre yönetilmek sürdürülmek zorundadır. Parti sistemleri, örgütlenme tarzları değişmek zorundadır. Ve böylesi bir durumda da eğer ciddi bir dönüşüm yaşamaz ve sistemini reforme etmez ise PDK dördüncü parti durumuna düşmekte, siyaseten elenmektedir.

Dış güçler olarak ABD, Almanya, Fransa, İngiltere Başur ile ilişkilerini yeni bir eksende geliştireceklerdir. Eskiden yürümüyordu. Hiçbirinin ciddi bir yatırımı yoktu. Petrol ise zaten sınırlarına topraklarına gidiyordu. Ama şimdi gelmek yatırım yapmak, şirketler kurmak istemektedirler. Bunun için ordunun, devletin, yönetim mekanizmalarının, sivil toplum örgütlerinin, medyanın güçlenmesi, birbirini denetleyebilmesi ve hak ve sorumluluk sahibi olması gerekmektedir. Bu yönlü adımlar atmazlarsa büyük güçler artık bunları kabul etmeyeceklerdir. Rojava etkisinin kullanarak bunları aşacaklardır. Mesela Almanya peşmergeye silah yardımı yaptı. Ama sonra görüldü ki bunların bir bölümü pazarlarda satıldı. Bir bölümü Şengal’in Xanesor mıntıkasında Ezidelere karşı kullanıldı. Bu büyük bir infal yarattı. Nihayetinde silah vermeyi durdurdular. Ama vazgeçmiyorlarda. Öyleyse daha çok müdahil olma, askeri yapıyı eğitme, profesyonelleştirme, kurumsallaştırma yönünde girişimde bulunuyorlar. Ve bu bağlamda da Güney yönetimine baskı yaptılar. Peşmergenin birleşmesini, kendine ait bir hukukunun olmasını talep ettiler. Şimdilik peşmergenin birleştirilmesi kararı alındı. Pratikte ne kadar uygularlar. Ayrı bir meseledir. Ama böylesi bir adımın atılmasının iç ve dış dinamiklerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Bu peşmergeyi kendi tetikçisi olarak kullanan partilerin hegomanyasının kırılması, peşmergenin ulusal bir güce dönüşmesi açısından önemli bir adımdır. Ama ne yazık ki, bu talep dışarıdan geliyor. Asıl sahipleri ise direniyor.
Hakeza iç dinamiklerde değişimi, dönüşümü zorunlu kılıyor. Yukarıda Şengal ve Kerkük örneğindeki gibi diğer bölgelerde de halkın talepleri yükselecektir. Adeta bir miktar maaşa ve partilere mahkum edilen halk kendi kendini örgütleyerek bunları aşma yoluna gidecektir. Sanayi ve ticaret odaları, sendikalar, partiler, medya bir süre sonra daha bir özgün ve özerk hareket edecektir.

Rojava’da ve Bakur’da da değişim kendini dayatıyor

Genel olarak hem Rojava, hem Başur, hem de Bakure Kürdistan’da siyasi güçlerin batı dünyasıyla ilişkili olması ama aynı zamanda kendi toplumsal dinamiklerini de örgütlemesi karşılıklı bir etkileşimi getirecek, karşılıklı bir dönüşümü sağlayacaktır.
Bakur veya Rojava’da halk temelli hareket ve örgütlenme ya da Öcalan ve PKK öncülüğündeki, alanlar da değişecek ve dönüşecektir. Herşeyden önce Bakur’daki belediyeler ve Rojava’daki sistem PKK’nin sahaya inmiş halleridir. Olumlu ve olumsuz bütün özellikleriyle PKK siyaseti ve ideolojisi kendini alanda test etmekte, tecrübe kazanmaktadır.
Toplumsal, siyasal, kültürel, dinsel, düşünsel farklılıkları kapsayan bir harekettir PKK. İdeolojik ve örgütsel karakteri bunun üzerine şekillenmiştir. Ama sahada, pratikte uygulaması, tecrübe etmesi, olgunlaşması zaman alacaktır.

Mesela Bakur’da birçok sorun oluştu. Bunun aşılması için özerk yönetim ve halkın daha etkili olacağı bir sisteme geçilmek istendi. Ama devlet buna saldırdı. Özerk yönetim kurma talepleri, şiddetle karşılandı ve binlerin yaşamını yitirmesine neden oldu. Kentler yıkıldı. Yine sınırlı çalışma alanına sahip belediyeler ki halk için parlamentodan daha önemliydi, tamamen işgal ve ilhak edildi.

Rojava’da ise hala ağır bir savaş ve savaşa odaklanmış bir çalışma mevcut. Ağır ambargodan etkilenen ekonomik yapı, savaş ortamının yarattığı boşluklardan yararlanan mafya, aşiret, örgütlerin çıkar kavgaları toplumu olumsuz etkiliyor. Savaşın bitmesi ya da yoğunluğunun düşmesi sayesinde ekonomik kaynaklar, insan kaynağı, örgütlenme gücü daha çok sivil alana yönelecektir. İşte o zaman çoğulculuğun hazmı, katılımı ve desteklenmesi önemlidir. Bunlar sağlanmazsa otoriterleşme, daralma sözkonusu olur. Bir yandan dogmatizm gelişir. Hareketin kendini yenilemesi, sistemini geliştirmesi zorlaşır. diğer yandan hareket aşılır.

Dolayısıyla kendi deneyimlerini iyi bir süzgeçten geçirir. Yanı sıra insanlığın tecrübelerinden iyi yararlanırsa gelişme sıkıntısı yaşamaz. Halk nazarında da daha çok destek verilir, daha çok katılım sağlanır. Daha çok benimsenir.

Related Articles