İran: Şia’nın Yükselişi – Ömer Çiftçi

17 yüzyılda Avrupa’da uzun süren mezhepler arası savaşı olan Otuz Yıl Savaşları son bulmuş, bir benzeri bugün yaşadığımız küresel çağda Ortadoğu’da yaşamaktadır. Coğrafyanın genel hatlarını oluşturan Şii-Sünni ayrımı farklı dönemlerde birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesini verdiğini görmekteyiz. Taraflar, sahaya sürdükleri güçlerini yorulmaksızın belirli bir dengeye ulaşana kadar çatışmalara tam hız devam etmekte ve maalesef çok kan akmaktadır. Ortadoğu bu haliyle uzun vadede geleceğini inşa etme rafa kaldırılmış, kanlı çatışmaların devamı istikrarsızlığı süreklilik kazanmaya yol açmaktadır.

Ortadoğu’ya şekil veren ABD-Suudi Arabistan ortaklığı İran’ı dengeleme siyasetinde son yıllarda önemli çatlaklar oluştu. İran’ın bölgede yükselen gücü Suudların epey keyfini kaçırmış durumdadır. ABD’nin verdiği destek yeterli görülmezken, İran’ın nükleer gücünü pekiştirilmesi ABD ve İsrail’in huzurunu kaçırıyor.

Kimin dost kimin, kimin düşman olduğuna karar veren ABD zaman zaman Suudların aleyhinde İran’ın Ortadoğu coğrafyasında ve özellikle 2003 Irak işgali ile nüfuz sahibi olmasına neden oldu.

ŞİA’NIN DOĞUŞU

Şia ya da Şii Hz. Osman döneminin sonunda ortaya çıkmış Hz. Ali döneminde gelişmiş ve yayılmıştır. Hz. Ali, sahip olduğu kişilikle İslam dininin ve ilmi gücü sayesinde hayranları çoğalıyordu. Bağnaz taraftarlar, bu hayranlığı istismar ederek Hz. Ali hakkında kendi görüşlerini yaymaya başladılar. Buna paralel olarak Hz. Ali’nin hiçbir ilgisi ve katkısı olmamış, bunu sağlayan onun sahip olduğu meziyetler olmuştu. Daha sonra Hz. Ali’nin vefatıyla Şiiler birkaç kola ayrıldı.

Şiilik Mısır’da doğmuş, daha sonra Şam, Irak, İran gibi coğrafyalara yayılmıştır. İran’dan bahsedecek olursak Şii mezhebi ile Fars yönetim sistemi arasındaki benzerlikler bulunmaktadır. İlk Şiilerin Farslardan oluşu ve günümüze kadar Farsların Şii mezhebini benimsemesine nedendir.

Şiiler tarihte Fatımiler (909-1171), Büveyhiler (932-1062), Safeviler (1501-1736) ve en son 1979 İran İslami devrimi ile birlikte önemli devletler kurmuşlar ve İslam dünyasında etkin olmuşlardır.

Yeryüzündeki toplam Müslüman nüfusun % 85-90’ı Sünni, kalan % 10-15’i ise başta Şii olmak üzere diğer mezheplere mensupturlar. Şii Müslümanların oranı %10-13 arasında, 154-200 milyon kadardır. Oniki İmamcılar olarak da isimlendirilen İmamiyye/Caferiyye ekolü yaklaşık olarak İran’da % 90, Irak’ta % 60-65, Azerbeycan’da % 70-75, Pakistan’da % 20, Afganistan’da %19 gibi nüfus oranlarıyla verilmektedir. Ana kütle İran’da olmak üzere Körfez ülkelerinde ve Arap Yarımadası’nda ciddi bir Şii nüfus yaşamaktadır. Şiilerin nüfus olarak en yoğun oldukları yerler İran, Hindistan, Pakistan ve Irak’tır. İran’dan sonra bölgede en büyük Şii nüfus Irak’ta bulunmaktadır. Bahreyn’de Şii nüfus oranı %70, Yemen’de %35 (Zeydi), Lübnan’da %35, Kuveyt’te %30, Katar’da %20, Birleşik Arap Emirlikleri’nde %16, Suriye’de %10-12 (Nusayri) kadardır. Bu gruplardan Suriye, Irak, Lübnan ve Körfez ülkelerindeki Şii nüfus ve son dönem itibariyle Yemen’deki Zeydiler İran’ın etki alanı içindedir. Bir milyon ve üstünde Şii nüfusun yaşadığı ülkeler Türkiye, Yemen, Azerbeycan, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Afganistan, Suriye, Suudi Arabistan, Lübnan, Nijerya ve Tanzanya’dır. Kuzey Amerika’daki Müslümanların (Kanada ve ABD) yaklaşık %10’unu Şiiler oluşturmaktadır. (1)

1979 DEVRİMİYLE İRAN ABD’NİN RADARINDA

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere yükselen Arap milliyetçiliği karşısında petrol ihtiraslarından yavaş yavaş uzaklaşıyordu. İngiltere’nin boşalttığı Ortadoğu’da yeni bir aktör olarak ABD bayrağı devraldı.

ABD dünyanın süper gücü olarak çıkarları tehlikede ya da saldırı altında olduğunu iddia ettiği birçok ülke ve hükümetlere karşı el altından veya açıktan müdahale etmekten hiçbir zaman çekinmemiştir.

ABD’nin başka ülkelere müdahalelerin birkaçı şöyle: Çin (1945-1951), Yunanistan (1947-1949), Kore (1945-1953), Guatemala (1953), Kosta Rika (1970-1971), Endonezya (1957-1958), Haiti (1959), Irak (1958-1963) gibi birçok müdahalelerde bulunmuştur. (2)

ABD, Ortadoğu’da at koşturduğu bir dönemde, İran Başbakanı Muhammed Musaddık çıkarları tehdit ettiği için İngiltere ile CIA ortak operasyon sonucu 1953 yılında devrildi. Başbakan Muhammed Musaddık İran petrollerini işleten tek şirket olan Britanya petrol şirketini millileştirmeyi üstlenmekle bu hatanın bedelini ödedi. Bu darbe ile Batı hayranı olan Şah yeniden gücüne kavuşmuş, müttefikleri de gerekeni yapmış oldu. ABD ve Britanya petrolden % 40 paya sahip oldular. ABD, İran üzerinde egemenlik kurmasının başka nedeni de Sovyet Rusya’nın nüfuz alanını genişletmesine engel olmaktır. (3)

ABD-İran/Şah ilişikleri o kadar ilerlemişti ki İran için ‘’bölgenin istikrar adası’’ deniliyordu. Ancak İran’a Şah rejimine karşı olan hoşnutsuzluk sonucunda ABD’nin kurmak istediği düzen, 1979 yılında Şiilerin Şah’ı devirmesiyle Amerika aleyhtarı bir idare tesis oldu. Aynı sene ABD şeytanlaştırılmış ve ABD’nin Tahran Büyükelçiliği basıldı.

İran’daki yeni rejim anti-Amerikacılık politikasını gündemine alırken, ABD’nin radarına yavaş yavaş giriyordu.

ABD’nin endişesi İran’ın Ortadoğu’da yaratacağı etki alanı bir tehdit olarak çıkması ve bertaraf edilmesi gerektiğine inanıyordu.

Irak’ta darbeyle gelen Baascılar ve yeni Şii rejimi birbirlerini tehdit olarak görmeleri ve Şattül Arap konusundaki anlaşmazlık 8 yıllık süren bir savaş doğurdu.

Bu savaşın önemli bir yanı iki milletin tarihi derinliklerinden gelen karşılıklı düşmanlıklarının, temel siyasal seçimlerinin ve kültürel farklılıkların da kendini böyle bir tükenişe sürüklemesidir.

ABD SADDAM’I DEVİREREK IRAK’I İRAN’IN KUCAĞINA ATTI

ABD İran’la ilişkilerinde giderek saldırganlaşmış Ocak 2002’de İran’ı ‘’Şer Ekseni’’ içine aldığını ve Irak üzerinde nüfuzunu sağlayarak iç işlerine müdahale ve terörizmi finanse etmekle suçluyordu. ABD’nin asıl yaşadığı sancı, İran’la birlikte Suriye’nin İsrail’i rahatsız eden siyasetler ve eylemler içinde olduğuyla alakalıdır. Bir başka rahatsızlığı ise kendini ‘’yerkürenin jandarması’’ sayması ve kendine biçtiği bu rolü İran’ın nükleer faaliyetlerine başlamasından rahatsızlık duymasıdır. Çeşitli yaptırımlarla İran’ı baskılama yoluna gitmiş fakat bağlayıcı olmadı. Tehditler ve hırçınlaşmanın İran üzerinde işe yaramadığı görülmüştür. İran, nükleer faaliyetlerinin silah değil barışçı amaçlı olduğunda ısrar etmiştir.

Uslu durmayan Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin, ABD nezdinde rayından çıkmış ve gitme zamanı geldiğine karar vermişti. ABD 2003’te Irak’ta işgal girişimine başlayarak yeni bir düzen getireceğini vaat etti.

Saddam Hüseyin’in etkisiz hale getirilmesi ve Baas ordusunun dağılmasıyla çıkılmaz bir sürece girildi. Irak’ın kolay lokma olmadığını kısa süre içinde Sünni direnişin başlaması ve yayılması ile ‘’Vietnam Sendromu’’ korkusu ile karşı karşıya kalındı.

Irak’a giren ABD beklentilerin hızla hayal kırıklığına uğraması üzerine giderek daha sert ve gaddar olmaya itmiştir. Irak’ta içine düştüğü bataklık siyasal ve askeri açıdan fazla ileriye gitmesine imkan tanımadı. Bu başarısızlığını etnik farklılıkları kaşıyarak Sünni-Şii çatışmasının zemini hazırladı.

Nihayet ABD Irak’tan çıkma kararını aldığında, 3 milyondan fazla Iraklı yerlerinden edilmiş, 800 bin Iraklı asker ve sivil, 4 bin 488 ABD askeri ve 150 gazeteci (kesin sayılar olmayabilir) ölmüştü. Yanı sıra yıkılmış şehirler, lağvedilmiş bir ordu, güvenli olmayan bir polis teşkilatı, işlemeyen elektrik ve su şebekeleri Irak’ın geldiği durumu anlatıyordu.

Böylece ABD’nin Irak’a ”demokrasi getirme” macerası başta Irak’ta El Kaide olmak üzere Sünni-Şii mezhep çatışmasını bırakarak kenara çekildi. Bu sayede İran bir anda kucağında Irak’ı buldu, iştahla istediği gibi Şii kesim üzerinde egemenliğini kuracaktı.

Tahran için ABD’nin bir an önce Irak’tan çıkması tek ve en önemli amaçtı ve bu süreci hızlandıracak her türlü eyleme destek veriyordu.

ABD’nin hazırlayıp sunduğu zemini değerlendirmek isteyen İran Irak üzerindeki hegemonyası da güçlendiriyordu. Irak-İran Savaşı döneminde Saddam Hüseyin rejiminden kaçan ve İran’a yerleşen yüz binlerce Şii ülkelerine dönmeye ve yeni kurulacak Irak için siyasette rol almaya başladılar.

Bu korkunç tablonun yanı sıra ABD’nin Irak müdahalesi, Orta Doğu’yu büyük devletlerin birbirleriyle olan hesaplaşmalarının dolaylı olarak yapıldığı bir kapışma alanı haline getirdi.

GENERAL KASIM SÜLEYMANİ

İran’ın ve Ortadoğu’nun en etkili isimlerinden biri olan ve doğrudan Ayetullah Ali Hameney’e bağlı olarak Irak’ta faaliyet gösteren İranlı General Kasım Süleymani’ydi. Bir CIA uzmanı “Bugün Orta Doğu’da en büyük etkiye sahip tek kişi var, o da General Süleymani” diyordu. (4)

Yaşanan Kerkük sürecinde Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin YNK ile temaslarındaki rolü ABD yönetiminin politikası uyuşmadığı halde Tahran’la aynı tarafta olmayı sessiz kabulleniyor.

İran’ın Irak’taki can damarı olan General Kasım Süleymani yürüttüğü diplomasi ve askeri dehasını sahaya empoze ederek Ayetullah Ali Hamaney’in güvenini ve ülkesinin politikalarını başarılı bir şekilde yürütmeye devam ediyor.

ABD İran’ın Irak’ta bu kadar öne çıkmasına seyirci kalması herkesi şaşırtan bir durumdur. Ancak ABD İran’ın Irak’taki yükselişini engelleyecek zemini ya da sahada İran’ı sıkıştıracak bir hamle bulamadı. ABD’nin üst düzey bir yetkilisi Irak yönetimine, Haşdi Şabi’yi kast ederek ‘’İranlı milisler ülkesine dönsün’’ açıklamasında bulundu.

IRAK CEPTE, SURİYE ELDE OLMALI

2011’de Suriye’de patlak veren iç savaş Sünni aktörleri Esad’ın düşmesi için harekete geçirdi. Suriye için demokrasi katarına binen Suudi Arabistan Tunus’ta ve Mısır’da kaybetmişti. Irak’ı da Şiilere kaptırınca son bakiye Suriye’yi de kaybedemezdi. Elini nereye atmışsa kaybeden despot ülke Suudlar, Arap Birliği içinde hep ayrı olan Suriye’yi cebe indirmek için Selefi örgütlere fon sağlıyordu.

İran en zor zamanlarında Suriye gibi bir müttefiki yanında dururdu. Sünni bir iktidara izin vermeyeceğini sahada Esad’ın yanında durarak kendi eksenini koruyarak kanlı sürece girişti.

İran yayılmacılığı Irak’ta Şii iktidarın hamisi, Yemen’deki Şiileri mobilize ederek Suudi Arabistan’ı markaja alarak Şam-Beyrut hattını tahkim ediyor.

SONUÇ

Bugün İslam dünyasında bağımsız uluslararası politika izleyen tek devlet şüphesiz İran’dır. Kendi politikasını güderken gerektiğinde ABD ve Batıyı karşısına alabiliyor. ABD Ortadoğu’da burnunu nereye soksa şapkadan İran çıkarıyor. Ne yaptığını bilmeyen bir ABD İran karşıtlığı politikası varken yanlış hesaplar sonucu İran’a hizmet ediyor.

Ortadoğu’daki Sünni despot ülkeler İran’a karşı ortaya koyduğu politika ve savaşlar İran’ı güçlendirmekten başka olmadı. Havada çıkan her duman Sünni üstünlüğüne karşı fırsat yakalayan Şiiliğin, Ortadoğu’nun geleceğini yeniden şekillendirmektedir. Irak Şiilerinin, Sünni tekelini kırarak beraber var olma dönemlerini kapatarak kimlik çatışması şeklindeki Sünni-Şii husumetine evirildi.

Şiiliğin hedefi, Sünni zorbalığa karşı güvenlik amacıyla savaşmaktır. Şiiler, Sünniler gibi anayasaya, kanuna önem vermezler. Bunun yerine değer verdikleri imamlar ve önderlere önem verirler.

İran’ın bugünkü politikaları, Humeyni’den beri alışılagelmiş Tahran merkeziyetçi politikasında Sünni hegemonyası ve Vahhabi karşıtı üzerine kurulmuştur.

ABD, 2003’te Irak’ı işgal ederek bilmeden de olsa İran’a nüfuz alanı sağlayarak Suudileri ve Sünni devletlerinin öfkesini kazandı. Irak’ı elinden kaçıran Suudiler Suriye’yi cebe indirerek bir nebze de olsa Şii yayılmacılığına karşı bir set oluşturmaktır.

11 Eylül sonrası döneminden beri İran’ın yükselen rolü ve Batının alan açması sonucu Ortadoğu’da iyice ağırlığını koyarak Suriye iç savaşında da bölge Şiilerinin kazanımlarını hanesine yazarak mücadelesine devam etmektedir.

KAYNAKÇA:

1- Mahmut Akpınar, ‘’Yükselen Şiilik veya İran’ın Emperyal Şehveti’’ mahmutakpınar.wordpress.com 09-01-2017

2- William Blum, ‘’Haydut Devlet’’, sf. 154-153, Yenihayat Kütüphanesi, İstanbul 2006

3- Tuncer Topur, ‘’Yıkımın Adı Ortadoğu’’, sf. 127, Okumuş Adam Yayınları, İstanbul 2006

4- Melek Ulagay Taylan, ‘’IŞİD’in Dünü, Bugünü, Yarını – 3’’, Bianet, 01-07-2015

Related Articles