Popüler Romanın Sırrı… – Semih Gümüş

Aşk Hikâyesi (Love Story) filmini görmeye giden kişinin eleştirel eğilimi ne olursa olsun, duygulanmaması ve ağlamaması için taşyürekli olması gerekir.” Umberto Eco, Popüler Roman Kahramanları kitabında bir taş yüreklinin bile filmin yol açtığı duygusal yoğunluk karşısında çözüleceğini bu sözlerle belirtiyor. Kendimden biliyorum ki doğru, Aşk Hikâyesi’ni on altı yaşımda nasıl izlediysem altmış yaşımda da aynı duygularla izledim. “Bunun da son derece basit bir nedeni var,” diyor Eco. “Bu tür filmler seyirciyi ağlatacak şekilde tasarlanır.”

Popüler romanın çıkış noktası, varlık nedeni budur. Elden bırakılmadan okunması için, demek bunu sağlayacak bir hikâyesi olmalı. Bir hikâye de yetmez, o hikâyeyi sürükleyecek bir olay örgüsü gerekir. Olay örgüsü gerilimi ve korkuyu ya da tutkuyu ve mutluluğu sağlayan çekici güçtür. Aynı zamanda çekim merkezi.

Demek popüler romanın yapım sırrı hikâyeden önce olay örgüsünde aranır, onun da elbette zor anlaşılır olmayan ve okurların kendi hayatlarında hep karşı karşıya bulundukları duygulara etkisi göz önünde tutularak. Kişiler bu ikisinden sonra gelir. Çünkü karakter yaratma çabasının gerektirdiği yüksek nitelikli yapımbiçimleri okuru zorlamaya başlar. Bir karakterin ancak psikolojisiyle var olabileceği de düşünülürse. Sözcüklerle yapılmış bir kurmaca kişinin psikolojisini kavramak, gerçek kişilerin psikolojisine girmekten bazen daha zor da olabilir. Yalnızca Raskolnikov’un ya da Oblomov’un iç dünyasını anlamak için iki romanı en az birkaç kere okumak gerekirse günlük hayatımızın uzunca bir bölümünü onlara nasıl ayıracağız?

Umberto Eco da Suç ve Ceza’nın sonuna geldiğimizde, romanı iyi anlamış olsak bile, olay örgüsünün ortaya attığı bütün sorunların çözüme kavuşmayacağını belirtiyor. Okudukça öyle olduğu görülüyor. Bunun bir nedeni romanın belirsizlik yaratan üslubu. Öbür nedeni de üslubun yanı sıra, olay örgüsünün psikolojik ve ideolojik boyutlarla iç içe örülmesi, böylece anlatı içinde atılan düğümlerin gitgide karmaşıklaşması ve birbiriyle çelişen yorumlara neden olması.

Ian Fleming’in, Casino Royale’de “edebi etkiler oyunundan” uzak durmasının olanaksızlığından söz ediyor.

 

Bu arada Eco’nun karmaşık sorunları böyle apaçık anlatma yetkinliği hiç kuşku yok ki onun içine girdiği bilgiye bütün boyutlarıyla hâkim olmasından geliyor. Bilgiye bu düzeyde sahip olmak sanırım bizim kültürümüz ve koşullarımız içinde neredeyse olanaksız. Arkamıza dönüp baktığımızda dağların arasından süzülen akarsular ve yemyeşil kırlar görmüyoruz biz.

Bir de şu: Hemen her yazar ilk yapıtlarında niteliği öne çıkarır ve yürüyeceği yolu sonra yaptığı seçimler belirler. Eco, Ian Fleming’in, 007 dizisinin ilk romanı olan Casino Royale’de “edebi etkiler oyunundan” uzak durmasının olanaksızlığından söz ediyor. Ian Fleming’in sonraki on bir romanının başarısının temelleri bu romanındadır ama James Bond’un bir popüler kültür ikonu olmaya başlamasıyla birlikte, sonraki romanlarında iyiler ve kötüler ile “Özgür Dünya-Doğu Bloku” karşıtlığı ve son kerteye uçurulan aksiyon, dizinin çizgisini de değiştirir. Bu yüzden “Fleming’in romanları, değişik şekillerde McCarthy’cilik, faşizm, kural dışılık ve şiddet tapınması, ırkçılık vb. ile suçlanmıştır”.

Popüler roman Batı’da bütün gün kollarına tünenebilecek bir korkuluk olarak görülürken burada hakaret olarak karşılanıyor. Bu da tuhaf olmalı. Nitelikli edebiyat ayrımını kendisi için yok sayarken kurmacanın olmazsa olmaz yapımbiçimlerini yadsıyan, yazınsal dil yerine işlevselliği yüzünden düzanlatımlı bir dil seçerek yolunu ayıran popüler roman yazarları dokunulmazlık istiyor. Bu örneklerle malul bir sapla saman hikâyesi yaşanırken ticari yayıncı, piyasa ve okur çoğunluğu, koruyup kolladıkları popüler edebiyatı elektrikli tellerle çevirmiş durumda.

Oysa orada duran yazarlara bakıldığında da aynı sendrom var: İlk yazılanlar sonrakilerden hep daha iyi. Akla hangi yazar geliyorsa bakılabilir, aynı. Sonra oturduğu yere yayılma, gevşeme, gözü kapalılık. Elbette niçin böyle olduğu sorulabilir, nedenleri belli olsa da.

Üstelik burada popüler olan ile en kolay olan üst üste konmuş. Dan Brown ya da Patricia Highsmith kendilerini Faulkner ya da Philip Roth ile karşılaştırmazken popüler olanın yüksek nitelikte yapılabileceğini de gösteriyor. Burada sıkıntı yaratan düzeysizlik, bu arada nitelikli edebiyatla ilgisi olmayan piyasa dergilerinin yanında, ortalığı harman yerine çevirmiş durumda. Kargaşa durulur mu bilmiyorum, kitle kültürüyle baş etmek her zaman zordur ama bir edebiyat ayrımı mutlaka yapılıp belirginleşecek.

oggito.com

Related Articles