Ortadoğu nasıl şekillenecek?

Bu konuda ilk söylenebilecek şey, bu sorunun daha uzun zaman gündemde kalacağı. Bunun bir çok nedeni var. Bunlardan biri de sürece dahil olan aktörlerin çokluğu ve net bir gelecek tasarımı ifade etmemeleri.

İlk önce ABD’nin pozisyonuna göz atalım. Geçtiğimiz hafta içerisinde DAİŞ karşıtı koalisyon üyeleri dışişleri bakanları düzeyinde Washington’da bir araya geldi.

ABD Dışişleri bakanı Tillerson :“2017 yılı IŞİD’le mücadele bütçesini 2 milyar doların üzerine çıkardığımızı açıklamaktan memnuniyet duyuyorum, taahhütlerimizi yerine getirelim ki yılın kalan günlerinde operasyonlarımız için gerekli olan kaynakları dağıtalım” şeklinde konuştu. Özetle para bizden ama siz de işinizi yapın dedi. Peki sonuç? Her zaman olduğu gibi “DAİŞ’le sonuna kadar mücadele” den öte bir söz içermeyen bir belirsizlikler yumağı.

ABD’nin bu konuda açık olmayan politikaları, genelde suç işlediğini/işleyeceğini düşünen kişilerin yaptıklarından farklı değil. Bu yüzden yazarları arasında eski Mossad ajanları ve emekli İsrail Savunma Bakanlığı yetkililerinin bulunduğu söylenen DEBKA gibi kaynaklarda yazılanlardan bizler bu planların ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

DEBKA zirve öncesi Trump ve Irak Başbakanı El-Abadi arasında gerçekleşen görüşmeye dair bir dizi iddia ortaya attı.

– Bağdat, İran yanlısı 10.000 Şia militanını ülkeden kovmalı.

– Irak hükümeti Ayetullah Ali Sistani’nin Şia militanların silah bırakarak evlerine dönmelerini emreden fetvasına boyun eğmeli.

– Abadi, bir Sünni kenti olan Musul’a Sünni hükümet kurulacağı sözünü vermeli ve ilçelerden hiçbirinin Şia militanlar tarafından ele geçirilmesine izin vermemeli.

– Musul’un batısındaki Şengal/Ninova’da bulunan gayri-Müslim azınlıklara kendi kendilerini yönetme hakkı tanınmalı. Bunlar arasında Süryaniler, Türkmenler ve Ezidiler bulunuyor.

Bu sıralananların doğru olması bugüne kadar ABD’nin politikalarına baktığımızda mümkün. Bu çerçevede ilk göze çarpan şey, İbadi iktidarının arkasında durarak İran’ın etkisinin kırılması ve Ayetullah Sistani üzerinden Şii halkın kontrolü. Bu politikanın yeni çatışmaları gündeme getirme olasılığı çok yüksek. İran’ın boyun eğerek geri çekileceğini düşünmekse pek mümkün değil.

Diğer yan ise Musul’da Sunni hükümet kurulmasında ısrar. Bu politika bir Sünni-istan yaratma hayalinden vazgeçilmediğinin açık göstergesi. Burada tanımlamanın Musul halkının öz yönetimi şeklinde değil, “Sünni hükümet” olarak ifade edilmesi dikkat çekici. Bu yönelim demokratik, barışçı bir toplum yaratma özleminden çok bir deney nesnesi olarak “Sünnileri nasıl tatmin ederim ya da kontrol ederim” den öte bir soru sorulmadığını gösteriyor.

Sonuncu yani Şengal bölgesine öz yönetim hakkı tanınması ise bölge ile ilgili çözümün anahtarını veriyor. Bunda ABD samimidir şu ya da bu nedenle bunu telaffuz etmiştir ayrı mesele, kağıt üzerinde federal bir yapı olan Irak’ın öz yönetim temelinde kendini yeniden tanımlaması en azından daha köklü sorunlarla yüzleşmek için barışçı bir zemin olabilir.

Öte yandan ABD Rakka sonrası bölge nasıl şekillenecek sorusunu ağzına almadığı gibi, İdlib ve TC’nin bölgedeki işgalci pozisyonu ile ilgili bir şey söylemiyor. Tahminler hem Irak’ta hem de Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin askeri olarak varlığını sürekli kılmaya çalışacağı yönünde. Bunun anlamı da dünyanın bir çok yerinde de olduğu gibi postmodern savaşın süreğenliğini sağlamak olur.

Rusya ne yapıyor?

Buna gelince bu biraz daha görünür bir durum. Yürümeyen Astana müzakereleri ve Afrin hamlesi sonrası, Rusya şimdi de Cenevre’de yeni Suriye anayasasını Suriyeli hukuk uzmanları ve muhalefet arasında tartışmaya açtı. Kürtler iki öneri sundu. Biri Rojava için bağımsızlık diğeri bütün Suriye için konfederasyon. Çoğulcu Toplum Hareketi’nin lideri Randa Kassis’in başkanlığında yürütülen komisyonun konfederasyon fikrine daha olumlu baktığı basına yansıdı. Bu Rusya’nın bölgede daha etkin olmak için önerdiği taktik yaklaşım gibi görülebilir elbette. Fakat Rusya’nın Devlet Duma’sının Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı Leonid Slutskiy, geçen hafta sonu Suriye’de Esad ile görüştü. Bu görüşmede Suriye’de bazı gruplara özerklikler vermeden siyasi çözümü öngörmediğini dile getirdiği, Esad’ı bu konuda ikna etmeye çalıştığı da gelen bilgiler arasında.

Türkiye neyin peşinde?

Şu anda diğer hesaplar tutmayınca işgal ettiği bölgede, nüfus mühendisliği yoluyla kalıcı olma peşinde. Bunun için boşalan bölgelere Türk-Arap Sünni eksenli nüfus kaydırmaları yapıyor. Ayrıca Türkiye’de eğittiği silahlı güçleri ve İdlib ve Humus bölgelerinden çeteleri buraya aileleriyle birlikte yerleştirme hevesinde. Son olarak bu hafta 15 bin kişinin Humus’tan Cerablus’a taşınması gündemde.

Erdoğan rejiminin hamlesinin diğer ayağını ise elbette Barzani güçleriyle girilen ittifak oluşturuyor. Bu planın bir yanı Şengal’de durakladı. Bununla yetinmeyen Erdoğan rejiminin, bu kez işgal ettiği alanda Kürt kimlikli yeni çeteleri piyasaya sürmeye çalıştığı görülüyor. Meral Çiçek, hafta sonu Yeni Özgür Politika’da bu yönde bir gelişme olarak ‘Tevgera Rizgarkirina Kurdi’ nin ilan edilmesine dikkat çekmiş.

Bütün bu süreç elbette hızla değişebilecek potansiyelleri barındırıyor. Yarın yazdıklarımız pekala “yalan” olabilir. Diğer aktörlerin varlığı ve asıl olarak sahadaki askeri politik mücadele elbette geleceği şekillendirmede asıl belirleyici etmen olacak.

Denize düşünce yılana sarılmak çare mi?

Bu benzetmeyi daha çok Kürt milliyetçileri için yaptım. Çünkü son dönemde gerek basında gerek sosyal medyada bu kesimlerin yazıp çizdiği şeyler biraz bu meseleye benziyor.

Bu yaklaşımın politik özeti “bağımsızlığı kazanmak için ABD askeri olmak en iyisi” sözcükleriyle özetlenebilir. Böyle bir politikanın doğruluğunun “kanıtlanmış” somut karşılığı ise son dönemde gazeteci katletmeyi hobileri arasına katmış olan Sayın Barzani’nin politik varlığı.

ABD askeri olma hali Barzani yönetiminin somut gerçekliği. Daha önce de elbette böyleydi ama bu kadar açıktan değildi. Çünkü son yıllarda Pentagon peşmergeyi doğrudan maaşa bağladı. Barzani yönetimi maaşları ödeyemeyince ABD’ye el açtı. Ama onlar Sayın Barzani’ye güvenemedikleri için kendileri ödüyor. Tabii bu durumu bize “bağımsızlık” masalının bir parçası olarak anlatan hiç yok.

“Bağımsızlık” diye sunulan hikayenin bir yanı bu diğer cephesi Erdoğan’ın emriyle sağa sola saldırmak! Şengal saldırısının Erdoğan-Barzani görüşmesi ile olan bağlantıları üzerine yeterince yazıldı. Bu konudan daha fazla söz etmeye gerek yok sanırım. Ama nedense bağımsızlık deyince “kuzey”in telaffuz bile edilmemesi bir hayli dikkat çekici.

Anlaşılan iyice gerçek anlamda bağımsız siyasetten uzaklaştıkça “bağımsızlık” vaveylası artacak. Tıpkı geçmişte ve günümüzde Türkiye’de de bilumum sağcılığın yaptığı gibi. Hatırlayacaksanız bu muhteremler “bağımsızlık”larını, NATO üyeliğiyle ”daim” kılarken taa Kore’ye asker gönderip binlerce insanın kanına girmekten yüksünmemişlerdi. “Yaşasın hür dünya, yaşasın bağımsızlık!”.

Şimdi de bu hafta ABD Dışişleri Bakanı Tillerson Ankara’ya gelecek diye bir zil takıp oynamadıkları kaldı.

Hepimiz için üzgünüm, maalesef ABD’ne hükmeden savaş sanayi, Rusya’nın da memnuniyetiyle dünyanın genelinde savaş istiyor. Ortadoğu bu politikanın en önemli odaklarından biri, bir adım ötesi İran’la savaş. Böyle bir yaklaşım ortada dururken, bırakın bağımsızlığı hayatta kalabilirsek ona şükretmek lazım. Burada demagojiye yer bırakmamak bir şeyin altını çizeyim, Ortadoğu’da devletsiz olan tıpkı Filistin halkı gibi, Kürt halkının da devlet kurmak, bağımsız olmak en tabii hakkıdır.

Askerlik tavsiyesine gelince (bu kimin askerliği olursa olsun) her durumda hoş değil. Kaldı ki o kafayla yaratılan yeşillikten yoksun, üretim denilen şeyin petrol borusu bekçiliği yapmak için, neredeyse bütün toplumun bir biçimde devlet bordrosunun bir parçası haline getirildiği, iktidar gasbı, bölünme, baskı, şiddet ve yoklukların kol gezdiği bir ülkenin hükümranlarının kalemşörlüğünü yapmak, adaletsizlikler yüklü bir toplumu ideal olarak pazarlamak milliyetçiliğin yeni yalanlarından biri olsa gerek.

Başlıktaki yılan benzetmesine dönecek olursak, yılan sizi yüzeye çıkarabilecek kadar büyükse bunu yapabilir, bir yerlere de ulaştırabilir, ama dönüp yutabilir de.

Not: “Sayın Barzani’nin dünyadaki yeri ne?” başlıklı yazımda Frantz Fanon’a bizi rahat bırakması için seslenmiştim. Ama aldığım haberlere göre bana kulak asmamış, yakında biri biyografi biri de onun yazdıkları olmak üzere iki kitap Dipnot yayınlarından çıkacakmış.

Related Articles