“Ne mutlu Türk’üm” burjuvazisinin faşizm ihtiyacı – 3

Üç bölümdür süren bu seri yazının bir önceki bölümünde yazıyı şöyle bitirmiştim; Kısacası Erdoğan/Avrasyacı ittifakı için deniz bitmiş görünüyor.

Burada tartışmanın gelip dayandığı yer, bizim ne yapacağımız ve nasıl yapacağımız, meselesi.

Eğer doğru bir strateji kuramazsak, büyük ihtimalle “geleneksel Atlantikçi devlet aklı” hazırladığı projeler üzerinden (Kılıçdaroğlu ve Akşener) Erdoğan’dan kurtulup, başkanlık sistemine demokrasi süsü vererek, sistemi restore etmek için hazırlanıyor. Ama krizler, yoksulluğumuz, çaresizliğimiz bitmeyecek.

Bizler de bu restorasyona “dışardan destek” verir duruma düşeceğiz.

Doğru bir strateji kurabilirsek, tarihimizde ilk kez radikal demokratik bir geçiş süreci başlayabilecek.”

Faşist bir diktatörlük aracılığıyla krizi atlatmanın mantıklı bir yol olduğunu düşünmeyen egemen sınıf fraksiyonlarının AKP’yi dağıtmadan, Erdoğan’dan kurtulup, bir restorasyon planı yapmış olmaları çok doğal.

Devletin dehlizlerinde Erdoğan sonrası dönemin ilk koalisyonu bile konuşuluyor olabilir.

Sorun o ki, karşımızda ne bu partilerin, ne de diğer güçlerin Dünya’nın ve bölgenin şartlarına uygun, halktan yana bir planları yok.

CHP hala sosyal devlet soslu neoliberal politikalar tartışıyor. Sosyal devletle neo liberal hedefleri sentezleme çabası için tek uygun terim oksimorondur.

Üstelik bunu son 30 yıl içinde küresel düzeyde neoliberal politikaların tıkandığı, çıkmaza girdiği bir dönemde yapacağını ileri sürüyor.

İYİ Parti’nin ise henüz ortada kıyaslanabilecek hiç bir belgesi yok. Ama çıkacak belgeyi tahmin etmek zor değil. Kuruluş kutlamalarına eşlik eden çığlık “TSK’yı mahvettiniz” oldu.

Ve her iki partinin temel açmazı AKP ile aynı.

Temsil ettikleri sermaye kesiminin çıkarını, halkın çıkarı gibi sunacak kitlesel rant paylaşımı, rüşvet ve suspayı dağıtmak için kaynakları kalmadı.

Eğitim çökmüş, sosyal güvenlik can çekişir durumda.

Ama her şeye rağmen, üç sermaye fraksiyonunun da halkın hafızasında çok önemli geleneksel bir avantajı var.

Kalkınma meseleleri, ekonomi, istihdam “onlardan sorulur.”

Sol ise “demokrasi” başlığı altındaki meselelerle ilgilidir. Ekonomi, kalkınma, gelir dağılımı vb. Konuları güncel görev alanında kabul etmez.

Bu zaafiyet gerçektir ve yerel bir sorun da değildir.

Tersine, sosyalist mücadele tarihine baktığımızda, bütün Dünya’da solun bu konudaki söz üstünlüğünü sağa kaptırdığına tanık oluruz.

Üstelik önümüzdeki süreçte sömürgeci burjuva muhalefeti, kaçınılmaz olarak hem devletin, hem de ekonominin yeniden restore edilmesi için söz üretmek zorunda olduğunun farkında ve bunun hazırlıklarını yapıyor.

Ve bu kez yıkım, onlar için de çok büyük.

Sadece, askeriyenin ve yargının burjuva fraksiyonları arasındaki “tarafsızlığı” tesis edecek tarzda yeniden düzenlenmesi bile nasıl bir karmaşa gerektirecek, düşünürseniz,   bütünlüklü bir restorasyon sorununun büyüklüğünü görebilirsiniz.

Peki, sizce “birinci cumhuriyet”in yıkımı böylesi bir kapsamda ve sert “iç” çatışmalarla mümkün oluyorsa, burjuvazinin restorasyonu “barışçı” yoldan gerçekleştirmesi mümkün mü?

Toplumun büyük çoğunluğunun acil sorunlar listesinin başına ekonomi, işsizlik, eğitim gibi başlıkları yerleştirmeye başladığı bir dönemde, yalnızca %10-15 inin önem atfettiği demokrasi ihtiyacı üzerinden kurulacak stratejiler faşizmin alaşağı edilmesini nasıl sağlar?

Üstelik, bütün kurtuluş umutlarının bağlandığı demokrasi mücadelesine verilen anlam bakımından da, onlarca farklı yorumun egemen olduğu bir azınlık içinde, başarı ve birlik şansı nedir?

 

Restorasyon iradesi ve muhalefet?

Farklı sınıf ve tabakaların karşılıklı siyasi mücadele alanında devlet, egemen sınıfın siyasi ivmesini belirleyici kılmanın da aracıdır.

Ama bütün siyasi tarih gösterir ki, alternatif ivmelerin gücü ile egemen sınıfın ivmesinin bileşkesi yönünde bir biçimleniş ortaya çıkar.

Bu nedenle Türkiye siyasetini belirleyecek ivmelere, şimdi de gelecek tahayyülleri açısından, kuş bakışı bir göz atalım.

Bunu yaparken de kolay anlaşılır olmak için, sınıfsal blokların, ve çıkar gruplarının parti düzeyinde ifade kazanmış olanlarıyla yetinelim.

AKP, Erdoğan/Avrasyacı Asker ittifakının temsilcisi olarak, Faşist Diktatörlük seçeneğini uygulamaya sokan ivmenin partisi. MÜSİAD, Barolar Birliği, Odalar Birliği gibi genetiğinde müesses nizamın olduğu yapılar da bu ittifakın doğrudan ya da dolaylı destekçileri.

Bunun karşısında bence Başkanlık sistemine hayır demeyecek, AKP kadar tekçi, eril, devletçi, sömürgeci ve Türkçü İYİ Parti ve CHP’nin fiili bloğu söz konusu.

TSK’nın NATO’cu kanadı ve TÜSİAD vb odaklar doğrudan veya dolaylı olarak, bu iki parti aracılığıyla temsil sağlıyor.

Bir üçüncü güc, ivme ise Kürt Özgürlük Hareketi. Bu güç odağı sivil siyasette HDP ve DBP aracılığıyla temsil ediliyor.

Dördüncü güç ise “Türk” solu.

Bir kısmı HDP’de bir kısmı Demokrasi için birlik platformunda temsil bulan bu örgüt ve partiler ise siyasi güç olmak bakımından ülkenin en zayıf odağını oluşturuyorlar.

Buraya bir not düşmeksizin devam etmek doğru değil.

Aslında bütün bu güçleri dikine kesebilecek bir potansiyele sahip beşinci bir odak daha var. Kadın Özgürlük Hareketi.

Butün bu ivmelerin içinde en sirayet etme kabiliyeti yüksek (viral) odak, kadınlar. Üstelik, “erkek sorununu” getirip, hepimizin malum ezberi olan işçi patron sınıfsal çatışmasının pareleline, – daha kadim bir başka sınıf çatışması olarak- yerleştiriyorlar.

Yine de potansiyel okuyucunun algı çerçevesini alt üst etmeden derdimi anlatabilmek için, Türk solu için henüz çok tartışmalı olduğunu bildiğim alanlardan uzak durup, bu konuyu bu yazıda bir miktar paranteze alacağım.

Elbette, temel ivmelerden biri olarak ele alacağım KÖH’ün eril değil dişil bir hareket olma yönünde büyük yol katettiğinin de farkında olarak.

Devam edelim, bu dört ana ivmenin içinde iki tanesi, AKP ve KÖH bölge çapında güçler. İkisi de yalnızca ülkenin değil, Ortadoğu siyasetinin biçimlenmesi için ciddi bir etkinlik gösteriyorlar.

AKP inişe geçmiş sürekli yalpalayan ve kaybeden bir konumdayken, KÖH başarılı bir yükseliş trendine sahip.

İşte önümüzdeki sürecin karakteristiğini belirleyecek ana dinamik bu güçler arasındaki mücadele olacak.

Buraya kadar üç bölümde, “Ne mutlu Türk’üm” burjuvazisinin faşist bir diktatörlüğe duyduğu ihtiyacın kaynaklarına; faşist diktatörlüğün avantaj ve dez avantajlarına; önümüzdeki süreci belirleyecek güç odaklarına; ilişkin bir tartışma ve analiz zemini sunmaya çalıştım.

Şu anda HDP’nin de yürütmekte olduğu “danışma toplantılarına” bir katılım olarak kabul edilmesini dilerim.

Gelecek yazıdan başlayarak, karşı bir stratejinin imkanları, içerik ve araçlarına dönük düşünce ve önerilerimi paylaşmaya çalışacağım.

Related Articles