“Ne mutlu Türküm” burjuvazisinin Faşizm ihtiyacı -2

Bu serinin ilk yazısında artık yüzyüze olduğumuz Faşist Diktatörlüğü yenebilmemiz için, onun hangi ihtiyacın ürünü olarak vücut bulduğunu doğru analiz edersek, doğru bir mücadele stratejisi belirleyebileceğimizi söylemiş; buna ilişkin tespitlerimi paylaşmaya başlamıştım.

Temel önermemi hatırlatıp, devam edeyim.

Küresel kapitalizmin 1980 lerde yöneldiği “neoliberal piyasacı ekonomi” stratejisi, Türk Devleti’nin önüne de yeni bir strateji koydu; Asya ve Ortadoğu’da Atlantik paktının alt emperyalist, hegemon uç beyliği…

12 Eylül 1980 darbesi ve 24 Ocak kararları bu projenin kurulumudur.

Üstleniciler, önce Özal/ANAP, sonra Erdoğan/AKP, projeyi mantıksal sonuçlarına ulaştırmak için var güçleriyle çalıştılar.

Türk egemen sınıfları arasındaki çatışmalar sonucu üstlenicilerin ikisi de başarılı olamadı ve gelinen noktada proje tıkandı.

Ortaya çıkan tıkanıklık, küresel ve bölgesel koşullarda Türk Devletini bir varlık yokluk krizinin eşiğine sürükledi.

20 Temmuz darbesiyle yürürlüğe sokulan faşist diktatörlük inşa süreci, bu stratejik krizi aşmak için “Ne mutlu Türküm devletinin” son çaresidir.

 

Kürt Gerçeği

Türk devletinin bu son ve stratejik krizinin böylesi bir boyut kazanmasının tek nedeni geleneksel egemen sınıf bloku içindeki çatışmalar değil yalnızca.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin son kırk yıl içinde gösterdiği istikrarlı ve başarılı gelişme de bu krizin boyutlarını ve şiddetini büyük ölçüde büyüten temel bir unsur durumunda.

Son iki yıldır izlediğimiz gibi Saray İttifakı ile hem Rusya’nın hem Batı’nın ilişkilerindeki en büyük sorunlardan biri de “Kürt meselesi”.

Hem Atlantik hem Shangay, “Kürt Gerçeği”nin farkında ve KÖH gibi bir kurucu irade ile işbirliği yapmadan Ortadoğu’da başarılı olamayacaklarını biliyorlar.

KÖH’ün kendi tarihi misyonları bakımından arzettiği siyasi tehdide rağmen, seküler bir eksen için vazgeçilmez olduğunun da çok farkındalar.

Öte yandan KÖH, AKP’nin bütün oyun planını bağladığı IŞİD, El Nusra vb. örgütleri hezimete uğrattı.

Ortadoğu’da demokratik ve seküler bir dalgakırana dönüşmekle kalmadı; önemli bir eşiği de aşıp, en kalabalık olan Arap halkı saflarında taraftar kazanmaya başladı.

Öncelikle kadınlar, ezilen haklar, kültürler, PYD’nin projesine dört elle sarılıyor, bir gelecek tahayyülü olarak benimsiyorlar.

KÖH, bununla da kalmadı HDP projesi ile ülke tarihinde ilk kez devletten bağımsız, emekçilerin, yoksulların ve ezilenlerin ve entellektüellerin milyonlarla oy verdiği bir partı olarak 80 milletvekiliyle parlementoya girip, iktidara da ortak olduğunu kanıtladı.

Geleneksel Türk Devleti içinse durum tam tersi.

Bu tablo onlar için bir kabus senaryosu.

KÖH kazandıkça onlar kaybediyor.

Barış ve müzakere, yeni bir anayasa ve ilk kez bu toprakta gerçek bir demokrasi inşasının başlaması demek.

Bunun için internette Dolmabahçe Deklerasyonu’nu bulup bakmak bile yeterli olacaktır.

Oysa Avrasyacılar, TSK’nın bütün pis işlerini yapmış kesimi.

1915 ten bu yana İttihatçı misyonun ve bütün pis işlerin taşıyıcısı oldukları gibi; 90 yıl boyunca kapısından içeri sivil tek bir müfettişin girmediği ülkenin en büyük bağımsız bütçesini yönetmiş bir yapı.

Genel Kurmay ister, siviller de sorgusuz sualsiz verir. Yani ilk bağımsız parelel bütçemiz varlık fonu değil. TSK bütçesidir.

1923 ten bu yana kasalarından geçmiş silahlanma ve iaşe bütçesini hayal edin.

Erdoğan tarafından hapisten çıkarıldıkları günden beri yaptıkları pis işleri, işledikleri suçları ise bütün Dünya ile birlikte izledik.

Erdoğan’ın 2011’e kadar işlediği suçlar bu nitelikte değildi.

Ancak, sonrasında, hem İhvancı kalkışmanın öncülüğünde inat etmek, hem de devleti ele geçirip, kendi vesayetini kurabilecek fonları yaratmak için, kara para aklamaktan tutun, IŞİD petrolü satmaya, cihatçılara lojistik destekten, İran’a altın transferine, sayısız suç işledi.

Avrasyacılarla el sıkıştığında ise, Türkiye tarihinin en kirli suç ittifakı ortaya çıkmış oldu.

Eğer KÖH, Barzani gibi bir AKP ile uyumlu bir zihniyete sahip olsaydı, işleri nisbeten daha kolay olurdu.

Oysa KÖH, Türkiye halkları için asgari demokratik kazanımları içermeyen hiç bir anayasaya imza atmayacağını her vesileyle dile getirmeyi sürdürdü.

Asgari bile olsa demokrasi ve yeni anayasa, 1915 ten bu yana, işlenen bütün suçların ortaya dökülmesine, TSK’nın kapısından içeri sivil müfettişlerin girmesine, eski iaşe ve satınalma defterlerinin açılmasına, ve en önemlisi de sosyal ve ekonomik demokrasiye sebeb olur ki, bunu göze almalarının imkan ve ihtimali yok.

Ayrıca bu noktada NATO cu Avrasyacı ayrımının da biçimsel kalacağını, el altından birbirlerini destekleyeceklerini hiç unutmamak lazım.

7 haziran seçimlerinden başlayarak, KÖH ve HDP yi “çöktürme” tasfiye etme planının devreye sokulmasının nedeni bu.

Bu planın başarılı olabilmesi için, Fırat’ın batısında da yaprak kımıldamaması gerekiyor. Ve bunu geleneksel otoriter yönetim uslubuyla başaramadıklarının farkındalar.

Bütün bunlar “Ne mutlu Türküm Burjuvazisi”ni ve TSK’yı faşist diktatörlük inşasında mutabakata zorluyor. Kimi şerhen, kimi kerhen, kimi tutkuyla bu projenin arkasındalar.

 

Diktatörlüğün ekonomisi

Faşist diktatörlüklerin tamamı büyük sermayenin ekonomik ve siyasi olarak ülkeyi yönetemez hale geldiği, halkın da yönetilemez olduğu bir zeminde, büyük sermayenin egemenliğini kurtarmak için ortaya çıkarlar.

Normal, parlementer kurallar içinde ulaşılamayacak hedefler için, olağanüstü bir devlet gerekir demiştik.

24 Ocak kararları için 12 Eylül askeri açık diktatörlüğü gerekmişti.

Neoliberal küreselleşme, alt emperyalist bir pozisyon için de ancak 20 Temmuz darbesiyle geçiş yapılabilen başkanlık sistemi gerekti.

Krizdeki büyük sermaye, faşist diktatörlük aracılığıyla, ihtiyacı olan her coğafyayı ilhak etmeyi, ülke içindeki bütün kaynakları gaspetmeyi, varlıklara kanun dışı biçimde el koyabilmeyi ve sermayenin kar maksimizasyonunun önündeki her engeli, her örgütlü ilişkiyi tasfiye edebilmeyi arzu ediyor.

Yani halk için ekonomik ve siyasi bir cehennem, onların cenneti oluyor.

Ama kitlesel rıza ilişkisi sadece sopayla sağlanamaz, halka vaatlerde bulunmak, güçlü bir gelecek tahayyülü sunmak, bunları kısmen de olsa gerçekleştirip, sus payı dağıtmak zorundalar.

Hitler ve Musollini’den Saddam veya Suud diktatörlüklerine kadar açık diktatörlüğün ekonomi politiği esas olarak bunun üzerine kuruluydu.

2018 Bütçe görüşmeleri daha yeni bitti.

HDP vekillerinin başarılı performanslarıyla, hep birlikte tanık olduk ki, 2018 bütçesini de bir savaş bütçesi haline getirmiş durumdalar.

Ülke hazinesinin yanına, varlık fonuyla her tür denetimden uzak ikinci bir hazine kurup Saray’a bağladılar.

Buna İran’a altın transferlerinin getirisi, ya da El Beşir gibilerin kara parasını aklamayı, IŞİD petrolünü pazarlamayı da eklerseniz iktidar savaşının hazinesini görebiliriz.

Ancak bilinen faşist diktatörlük pratiklerinden önemli bir farka sahipler.

AKP’nin ve sömürgeci Türk ekonomisinin çıkışı ve altın çağı bitti. İnişe geçmiş durumda.

Yeni bir yükseliş ve başarı hikayesine ihtiyacı var.

Oysa son iki yıldır gördüğümüz gibi hiç bir çıkış planı ortaya koyamaz durumdalar.

Küresel kapitalizmin neoliberal piyasa ekonomisi projesi de tıkandı.

Sonuç, son on, belki yirmi yıl içinde ilk kez halkın endişeli olduğu konular  ilistesinde ilk  sıraya “issizlik ve ekonomi sorunu” yükselmiş; “terör” alt sıralara düşmüş durumda.

Öte yandan güvenilir veri araştırmacılar, ilk kez AKP’nin çekirdek tabanında erime başladığını anlatıyor.

Saray bloku, “Yeni Savaş Devleti”nin sürdürülebilirliği için gerekli kaynakları yaratmayı başaramıyor.

Üstelik artık açık diktatörlükle hedeflerine ulaşamazlarsa yaşanacak çöküş yalnızca Saray’ın değil, oligarşik Cumhuriyetin de sonu olabilir.

Peki, faşist iktidar, vaatlerini gerçekleştirebilecek, %50-60 bandına yeniden oturabilecek, sürdürülebilir ekonomik kaynakları yaratabilir mi?

Ciddiye alınabilir iktisatçıların hiç biri bu soruya olumlu yanıt vermiyor.

Şu anda saldırdıkları bütün kaynaklar, ürettikleri bütün sözde çözümler, günübirlik; 2019 dan sonrasına bakamıyor.

Ne Batı’dan ne de Rusya, Çin ekseninden, ne de Ortadoğu hanedanlıklarından iktidarlarını sürdürecek kaynak aktarımı ufukta görünmüyor.

Bu da gösteriyor ki son KHK, aktif bir direnişe karşı Saray’ın savunma hazırlığından çok, saldırı hazırlığı.

Ama önemli bir hizmeti daha olacak, “terörü” yeniden birincil tehlike haline getirecek algı operasyonlarının zemini de bu KHK’nin dokunulmazlık kazandırdığı para militer güçlerce gerçekleştirilecek.

 

Varlık yokluk meselesi

Şu ana kadar çizdiğim büyük resmi inandırıcı ve ikna edici buluyorsanız, “Ne Mutlu Türk’üm Burjuvazisi” için içinde bulunduğumuz koşulların bir varlık yokluk meselesi olduğunu da görmek zorundayız.

1923 Kemalist Cumhuriyeti bir seçim yapmıştı.

Yaptıkları secim Osmanlı imparatorluğunun tarihi içindeki iki ana akımdan birinin seçimi olan kapitalist ve Batıcı yoldu.

İslamcılık veya doğuculuk ise yenilen kesim oldu.

İslamcılığın içinden “müslüman demokrat” modernist bir akımın çıkması fıtratlarına uymadı.

İslamcılığın Hristiyan ve kapitalist Batı ile barışacak bir neo Osmanlıcılık veya İslamcılık üretmesi ise zaten imkansızdı.

Artık günümüzde İslamcılık El Kaide, IŞİD vb örgütlerin tekelindedir.

Onlarla birbirine bakışan bir siyaset üretmediğinizde oyun sahasında kendinize bir yer bulmanız da olanaksızdır.

Erdoğan’ın Cihadist, tekfirci örgütlerle işbirliğinin nedeni de büyük ölçüde burda saklıydı.

İslamcılık ya da onun özel bir biçimi olan Erdoğanizm’in büyük iflası ve yenilgisinin önemli bir nedenini bizzat kendi ağzından duyduk; hatırlayalım.

“Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var” 

Bu itirafın ardındaki gerçek, yalnızca Erdoğan gibi diktatörlerin değil, arkasına belirli bir kitle desteğini almış bütün radikal değişim  talep edenlerin geçmesi gereken bir sınavı işaret eder.

Siyasi, askeri fetihler yetmez, şu ya da bu yönde bir sosyal değişim istiyorsanız, kültürel değişimi de sağlayacak donanım ve perspektife sahip olmanız gerekir.

En hafif deyimiyle Ekim devrimi de burada çuvallamıştır; Çin devrimi de, daha bir çok sosyalizan devrim girişimi de.

Erdoğan’ın ise bu alanda hiç bir şansı olmamıştır, olamayacaktır.

Yeni Şafak kalemşörlerinin İslam’ın aydınlanma çağının yakınından bile geçmeyen derme çatma kültür teorileriyle varacakları menzil buraya kadar.

Kapitalist tüketim çağının kültürel kuşatması karşısında, çocukları, gençleri imam hatip denilen, ne islamla, ne irfanla alakası olmayan binalara tıkıp, korumak; olsa olsa bir iki kuşak içinde bu ülkede IŞİD patlamasına yol açar.

Kısacası Erdoğan Avrasyacı ittifakı için deniz bitmiş görünüyor.

Burada tartışmanın gelip dayandığı yer, bizim ne yapacağımız ve nasıl yapacağımız, meselesi.

Eğer doğru bir strateji kuramazsak, büyük ihtimalle “geleneksel Atlantikçi devlet aklı” hazırladığı projeler üzerinden (Kılıçdaroğlu ve Akşener) Erdoğan’dan kurtulup, başkanlık sistemine demokrasi süsü vererek, sistemi restore edecek. Ama krizler, yoksulluğumuz, çaresizliğimiz bitmeyecek.

Bizler de bu restorasyona “dışardan destek” verir duruma düşeceğiz.

Doğru bir strateji kurabilirsek, tarihimizde ilk kez radikal demokratik bir geçiş süreci başlayabilecek.

(devam edecek)

 

Related Articles