Home / KONUK YAZARLAR / Nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı?

Nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı?

Ortadoğu kültüründe hakikat, hakikat uğruna yaşam ve ölüm önemli kavramlardır. Avrupa kültüründe teorik-pratik ikilem olarak yansıtılan bu kavram giderek özünden boşaltılmış, parçalanmış, bütünlüğünü kaybetmiştir. Geç modernitede bu husus, daha belirgindir. Hakikat ekonomizme mahkûm edilmiştir.

Hakikat arayışı en çok toplumsal sorunlar baş gösterdiğinde gündeme girmiştir. Bu dönemlerde mutlaka bir söylem ve eylem kendini hakikat olarak sunmaya çalışmıştır. Hakikatin sosyolojik çözümlemesi haksızlıklarla bağlantısını açıkça ortaya koyar. Toplumsal emeğin, değerin gaspı haksızlık olarak tanımlanırken bunun araştırılmasına ve gereğinin yapılmasına da hakikat çalışması denilmiş ve hep yüceltilmiştir. Haksızlığın hak, hak’ın tanrı ile özdeşleştirilmesi her iki kavramın toplumsal bağını yansıtır. Tanrı kavramının metafizik soyutlama dışında toplumsal vicdanla bağı böylelikle bir kez daha doğrulanır.

Hakikatin peşine düşmek haksızlığın hesabını sormayı beraberinde getirir. Kendini en yüce varlık olarak tanrı diye sunan toplumsal kimlik kendine yönelik haksızlığı böylelikle yanıtlamış ve tanrı cezası olarak mahkûm etmiştir. Toplumsal kimliğe yönelik toplumun içinden ve dış doğadan tehditler, haksızlıklar arttıkça kimliğe daha çok vurgu yapılmış uğruna büyük nazarlar (tanrısal görüş=teori) ve büyük eylemler (tanrısal işler) geliştirilmiştir. Dinin ve felsefenin kaynağında toplumsal kimliğin yattığını kavramak bu nedenle önemlidir. Dinin ve felsefenin kaynağını başka yerde aramanın boş çaba olduğunu gösterir.

Kapitalist modernitenin ideolojik hegemonyacılığında sağlanmaya çalışılan amaçların başında hakikat kavramına ve eylemine ilişkin tarihsel toplumsal gerçekliklerin karartılması ve bastırılmasıdır. Din ve felsefe milliyetçiliğe ve ulus-devletin tanrısallaştırılmasına dönüştürülmüştür. Teori ve pratik ulus-devletçiliğin kavram ve uygulamalarının yüceltilmesine, ölümsüzleştirilmesine hasredilmiştir. Bilim, pozitivist felsefenin güdümünde modernitenin üç ayağından kaynaklanan sorunların çözümlenmesine ve çözümüne indirgenmiştir. İnsanlık tarihi kadar eski hakikat savaşçılığı basit menfaatlerin teminine yöneltilmiştir. Esas sorun olan toplumsal kimliğe yönelik tehditler, hakikatin konusu olmaktan düşürülürken bireycilik ikame edilmeye çalışılmıştır. İnsan hakları bu bağlamda istismar konusu edilmiştir. Kendini doğrucu ideoloji olarak sanan sistem karşıtı görüşler bile modernite paradigmasını aşma cesaretini göstermeye yanaşmazlar. Liberalizm sistemin resmi ideolojisi olarak sağı ve solu üzerinde tekelini günümüze kadar sürdürebilmiştir.

Modernitenin ideolojik tekeli olarak liberalizm, bir yandan görüş enflasyonu yaratırken, diğer yandan en büyük vurgunu enflasyonda yaptığı gibi görüş enflasyonunda da işine en çok yarayanları medyası aracılığıyla zihinleri bombardımana tabi tutarak azami sonuç almaya çalışır. Görüş tekelini sağlama almak, ideolojik savaşının nihai amacıdır. Temel silahları dincilik, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve pozitivist din olarak bilimciliktir. İdeolojik hegemonya olmadan sadece siyasi ve askeri baskıyla moderniteyi sürdürmek olanaklı değildir. Dincilik yoluyla kapitalizm öncesi toplum vicdanını kontrol etmeye çalışırken, milliyetçilik yoluyla ulus-devlet vatandaşlığını, kapitalizmin etrafında gelişen sınıfsallıkları kontrol edip denetim altında tutar. Cinsiyetçiliğin hedefi, kadına nefes aldırmamaktır. Hem erkeği iktidar hastası yapmak, hem de kadını tecavüz duygusu altında tutmak cinsiyetçi ideolojinin etkili işlevidir. Pozitivist bilimcilikle akademik dünyayı ve gençliği etkisizleştirirken, sistemle bütünleşmekten başka seçeneklerinin olmadığını tavizler karşılığında sağlama alır.

Liberalizmin ideolojik saldırısı karşısında nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı soruları aciliyet kazanır. Sistem karşıtlarının verdiği yanıtlar en azından günümüze kadar etkisiz kılınmışlardır. Üç önemli soruya da modernitenin verdiği yanıtlar etkili olmuştur. Nasıl yaşamalı sorusuna modernitenin son 500 yıldır geliştirdiği yaşam tarzı ezici biçimde damgasını vurmuştur. Belki de tarihte hiçbir çağda geliştirilememiş bir özümsetilme, kabul ettirme gücüyle yaşam tarzları homojenleştirilmiştir. Herkesin yaşam kalıpları evrensel kurallar altında tek tipleştirilmiştir. Farklılıklar tek tipleştirmeler karşısında cılızdır. Modern yaşam denilen yaşam tarzına başkaldırı, delilik olarak sistem dışına sürülmeye anında mahkûmdur. Bu sürgün tehdidi karşısında çok az kişi başkaldırıyı sürdürme cesareti gösterir.

Ne yapmalı sorusu da çok önceden, 500 yıldır ayrıntılı cevaplarıyla yanıtlanmıştır; bireyci yaşayacaksın, kendini hep düşüneceksin, tek yol modernite yoludur deyip üzerine düşeni yapacaksın. Yol belli, usul belli. Herkes ne yapıyorsa, onlar gibi yapacaksın. Patronsan kar yapacaksın. Emekçiysen ücret peşinde koşacaksın. Başka tür ne yapmalar peşinde koşmak aptallıktır. Israr edilirse sonuç sistem dışına sürülmedir, işsizliktir, çaresizliktir, çürümektir. Yaşam korkunç bir at yarışına dönüştürülmüştür. Ne yapmalı görmeye dursun. Nereden başlamalı sorusu sistem açısından “kendini sıkı eğitlediğin yerden başla” biçiminde bir yanıt alır. Okul ve üniversiteler sistem içinde başarılı olmak için vazgeçilmez başlama mekanlarıdır.

Abdullah ÖCALAN

kaynak:Y.Ö.Politika

About Editor Editor

Check Also

Bizim Marx – Antonio Gramsci

Marx, bize kategorik buyruklar, mutlaklar ve karşı gelinemez normlarla yüklü, zaman ve uzam kategorilerinin dışında …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *