Home / DOSYA MAKALE İNCELEME / Muzaffer Felaket Belirtileri: Modernite ve Hoşnutsuzlukları

Muzaffer Felaket Belirtileri: Modernite ve Hoşnutsuzlukları

“Yaygın ‘post-modern’ eleştiriye göre Aydınlanma, taşıdığı evrensellik iddiası, ve toplum ve tarihin gelişiminde insanlığa atfettiği merkezi konum itibarıyla sömürgecilik ve kapitalizm gibi ölüm saçan projeleri içkin olarak barındırır. Komünizm ve her türüyle Marksizm de bunlarla aynı tornadan çıkmıştır. İşte bu yüzden, post-modernizmin anti-komünist eleştirisine cevaben – belli şart ve kısıtlamalarla – Aydınlanma ve moderniteyi savunmak önemlidir.”

J. MOUFAWAD PAUL

Polyneikes’in çürüyen cesedi meşruluk için verilen her mücadelede gömülmemiş ve yası tutulmamış olanın daimi hatırlatıcısı olarak kalacak. Modernitenin görevi bu yarığı incelemek olacak… Eğer polis (Antik Yunan’da kent-devlet) güzel gözüküyorduysa, bu, hünerli bir iş ve insan eliyle yapılmış – yani bir yapımın ürünü, böylelikle de bozulmaya ve yapısı sökülmeye elverişli olduğundandır. Modernite, bu iliklerini kuruturcasına doğal düzeni bozma anlayışıyla başlar.”

                                                                                            –Rebecca ComayMourning Sickness

1784 yılında Immanuel Kant, “Aydınlanma nedir?” sorusunu Avrupa Aydınlanması’nın “insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulması” (Kant, 1996: 17) olduğu iddiasıyla cevaplamıştı. Kant’ın projesi, kendisinin de ifade ettiği gibi felsefede bir Kopernik Devrimi gerçekleştirmek olduğu için Aydınlanma ve modernitenin anlamını saptamak başlıca bir görevdi. 1984 yılındaysa, geriye doğru Aydınlanma projesine ve modernite sorunsalına bakan Foucault, Aydınlanma/moderniteyi hala büyük ölçüde bağlı olduğumuz “politik, ekonomik, toplumsal, kurumsal ve kültürel olaylar bütünü olarak ayrıcalıklı bir analiz alanı” olarak incelemek üzere Kant ile aynı soruyu sordu (Foucault, 1984: 42).

Kant’ın erken-modern ve Foucault’un post-modern ifadelerle kurduğu “Aydınlanma nedir?” sorusu, Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun “temel hedefi, insanları içinde bulundukları korkudan arındırmak, bağlı bulundukları sistemin kölesi olmaktan uzaklaştırıp efendi konumuna getirmek” (Horkheimer ve Adorno, 2001: 3) olan Aydınlanma’ya eleştirilerinde de dolaşmakta. Aklımızın bir köşesinde aradaki bu müdahaleyi tutarak, aynı soruyu tekrar – bu kez devrimci Marksist bir bakış açısından – sormak önem kazanıyor. Zira Marksizmin ortaya çıkışı, Aydınlanma projesinin sonlarına konumlandırılabilir, ve Marksizm, modernite tarihinin baskın olmasa da anahtar bir unsurudur. On yılları kapsayan post-Marksist açılımlara karşı yapılan her “Marks’a geri dönüş” çağrısı (açık olmak gerekirse, Marks zaten hiçbir yere gitmemişti), Aydınlanma ve modernite sorularıyla hesaplaşmak zorundadır çünkü Marksizm ile diğer radikal teorilerin arasını açan, tam da bunların Aydınlanma ve modernite tarihine karşı saldırgan eleştirileridir.

Doğrusu, kendini usçuluğun (rasyonelliğin) bekçisi olarak gören gericilerin ortak noktası Avrupa Aydınlanması ve modernitenin doğuşuna başvurmalarıdır. Yeni Ateizm olarak adlandırılan hareket, köktenciliğe karşı bilim savunusunda (ikisini de özünde Avrupalı olarak ilan ettiği) Aydınlanma ve moderniteye sarılır. Ancak, bu savunu esasen, Avrupalı olmayan dinlere – özellikle de İslam’a – karşı kökü derinlere uzanan bir nefretten beslenir (Hrıstiyanlık’a karşı da kin duyulur, ancak yine de Hrıstiyanlık hedef alınmaz çünkü tıpkı “Avrupalı” olarak kodlanmış bilim gibi o da “Avrupalı” olarak görülür).

Çağdaş İslamofobinin gelişmesinde zenofobiki Hrıstiyan Köktenciliğin yanı sıra Yeni Ateizm de etkili olmuş, böylelikle “yeni-gerici” ve “alt-right”ii akımları da beslemiştir. Christopher Hitchens, Sam Harris, Richard Dawkins gibilerinin desteği olmaksızın, PEGIDA ve Identity Evropa gibi faşist gruplar İslamofobik zırvalarına ve İslam’a karşı duydukları nefrete sözde bilimsel meşruluğunu kazandıramazlardı. Jordan Peterson gibi sağcı düşünürler, müphem bir bilim anlayışıyla gerici zırvalarını savunmak için Aydınlanma ve moderniteye başvuruyorlar.

Öte yandan, tam da Aydınlanmanın bu şekilde kullanılması nedeniyle sola nüfuz eden ısrarcı bir anti-modernizmden söz etmek mümkün. Aydınlanma ve modernitenin sırf sözümona Avrupalı olduğu için özünde kötü olarak sınıflandırılması birçok anti-kapitalist hareketin ortak tutumu. Bu cenahta, Yeni Ateistler tarafından kışkırtılan İslamofobi’ye cevaben tam tersi bir tutum görürüz: İslam, eleştirel bakış olmaksızın sahiplenilir – ki bu da Siyasal İslam’ın elini güçlendirir. Böylelikle, Aydınlanma ve moderniteyi kendisinin ilan eden Avrupa şövenizmine karşı solda, özellikle de emperyalist metropollerde, çok tuhaf bir anti-modernizm ve mistifikasyon/gizemlileştirme belirir. Bu nedenle, onun üzerinde şövenistçe hak iddia edilmesi ve anti-seküler hoşnutsuzlukları dışında bir hat çizebilmek için “Aydınlanma nedir?” sorusunu sormak zorundayız. Bunu yapmanın tek yolu, soruna tarihsel materyalist bir yaklaşım geliştirmek, Aydınlanmanın ne olduğu sorusuna devrimci komünist bir cevap üretmektir.

Maalesef çağdaş devrimci komünist gelenek, moderniteye yöneltilen post-modern eleştiri karşısında (post-modernizm ile Foucault’tan Lyotard, Derrida, Deleuze ve Guitarri’ye uzanan yelpazeyi kastediyoruz) çoğunlukla Aydınlanma’ya haddinden fazla değer verir. Yaygın ‘post-modern’ eleştiriye göre Aydınlanma, taşıdığı evrensellik iddiası, ve toplum ve tarihin gelişiminde insanlığa atfettiği merkezi konum itibarıyla sömürgecilik ve kapitalizm gibi ölüm saçan projeleri içkin olarak barındırır. Komünizm ve her türüyle Marksizm de bunlarla aynı tornadan çıkmıştır. İşte bu yüzden, post-modernizmin anti-komünist eleştirisine cevaben – belli şart ve kısıtlamalarla – Aydınlanma ve moderniteyi savunmak önemlidir. Marksist-Leninist ve Maoistler arasında böyle çok yaygın, hatta klişe olan bir tutum vardır: Moderniteyi eleştiren ya da Marksizm-Leninizm’in dogmatik ifade edilişine karşı temkinli herhangi bir düşünce, anında ‘revizyonist’ten bile beter bir karalama olan ‘post-modern’likle damgalanır. Modern revizyonistlerin de bu damgalama geleneğini takip etmesi manidardır.

Bu yazının temel tezi, Hindistan (Maoist) Komünist Partili tutsak Ajith yoldaşın aşağıdaki satırlarında özetlenmektedir:

Marx ve Engels’in Aydınlanmacı etkilerden tümüyle muaf olmadığını belirtmiştik. […] Bugün, Aydınlanma ve onun bilimsel bilincinin çelişkili özüne dair Mao’nun zamanındakinden bile daha fazla bir farkındalığıa sahibiz […] Aydınlanma’nın özgürleştirici boyutlarını, onun burjuva ve sömürgeci nitelik ve eğilimlerinden ayırmak, çıkarmamız gereken önemli bir derstir. (Ajith, 2013: 71)

Bu ifadeden yola çıkarak, Adorno ve Horkheimer’in “tamamen aydınlanmış yeryüzü[nün] muzaffer felaket belirtileriyle” parladığı (Horkheimer ve Adorno, 2001: 3) tespitine katıldığımı belirterek başlamak istiyorum. Bize düşen, bu harabenin içinden değerli olanı kurtarmaktır.

Aydınlanma ve Modernitenin Anlamı

Aydınlanma projesi, doğanın gizemden arındırılmasının (demistifikasyon) insanın özgürlüğü için temel gereksinim olduğu varsayımına dayanıyordu. Yani, doğa üzerindeki gizem perdesinin kaldırılması, doğal olayların doğaüstü güçler yerine doğal sebepleriyle açıklanması yoluyla bir zamanlar Tanrıların iradesi kılığına bürünen, kaderin buyruğuymuş gibi gözüken, ya da bilinemeyeceği varsayılan doğa yasaları artık nedensel bir ilişki çerçevesinde insanlar tarafından anlaşılabilecekti. Böylece, Aydınlanma ve modernite “dünyanın büyüsünün bozulması” (Horkheimer ve Adorno, 2001: 3) demekti. Sel ya da kıtlığın göklerden gelen bir ceza olarak görülmek yerine doğal sebeplerinin anlaşılması insanların daha yüksek bir özgürlük düzeyine yaklaşmalarına olanak tanır. Bu sebepler, felaketin ortaya çıkmasından önce fark edilebilir, tetikleyici etmenler tespit edilebilir, ve felaketin önü alınabilir. Hastalığın bir ‘günah’ olarak görülmesine son verilebilir çünkü dualar olmaksızın da tedavi edilebilir. Su baskınları artık Tanrılar tarafından verilen bir ceza olarak kavranmaz çünkü çevre düzenlemesinin ve su döngüsünün anlaşılması, ve barajlar yoluyla engellenebileceği ortaya çıkar. Bu yaklaşım toplumsal ve tarihsel olanı da kapsayacak şekilde genişler: Bireyin toplum içindeki konumu, haraca dayalı toplumsal yapıların içerdiği gizemli kategorilerinin, Büyük Varlık Zinciri’nin ya da ilahi adaletin değil, doğum olgusunun belli ekonomik ve politik yapılarla kesişiminin bir sonucudur.

Hegel’i izleyerek Marx ve Engels’in de vurguladığı gibi, doğal gereklilik anlayışı özgürlüğe içkindir. Dünyevileştirilmiş kutsal düzenin hayali ve doğa üstü – yani kişinin kader itibarıyla köylü ya da kral olma – gerekliliği değil, dünyevî düzenin birbirini izleyen adımlarla gizemden arındırılması gerekliliği… Anti-modernist ve sözde ilerici düşünce akımları gerekliliğin karşısına olumsallığıiii koyup, bütünselleştirici gereklilik kategorisindense özgürlüğü olumsallığın daha iyi açıkladığını iddia etse de, bu tuzağa düşmemeliyiz. Gerçeklik tam anlamıyla olumsal olsaydı hiçbir şeyi bilemezdik çünkü her an her şey olabilirdi. Bu durumda koşulların tutsakları olarak bir özgür-olmama halinde yaşıyor olurduk. Doğanın yasalarının hiçbir zaman bilinemeyeceği bir dünya hayal edelim. Burada, su içmenin hayatta kalmak için gerekli olduğunu bile kavrayamazdık çünkü bu bile her an değişebilirdi. Yalnızca böyle bir dünyanın var olmadığının farkına varmak yetmez (evet, varoluş hakkında hakiki olgular vardır). Aynı zamanda, gerçekliğin tümüyle olumsal olduğu bir dünyada tutsaklık durumunda yaşıyor olacağımızı da görmeliyiz. Her şeyin her an değişebileceği, hiçbir şeyin bilinemeyeceği bir kaos ortamında insanlar, tıpkı [her şeyin kader olarak gözüktüğü – ç.n.] gizemli gereklilik durumunda olduğu gibi koşulların kurbanları olarak yaşarlardı.

Açık olmak gerekirse, insanlık tarihi öncü Aydınlanmalarla doludur. Sokrates ve Platon’u önceleyen İyonya Aydınlanması, ya da Haçlı Seferleri’nden önce gerçekleşen Arap/İslam Aydınlanması iyi belgelenmiş iki örnek olarak gösterilebilir. Bu öncülerin (ve dünyanın başka bölgelerinde de düzensiz ve kopuk kopuk yaşanmış benzerlerinin) Aydınlanma adına layık görülmemiş olması kısmen Batı Avrupa’da doğan modernite sürecine verilen Avrupa merkezci önemle açıklanabilir. Ancak yine de, Aydınlanma’nın tıpkı kapitalizm gibi dünya tarihi açısından kayda değer bir yanı olduğunu unutmayalım. Öncüleri gibi Avrupa Aydınlanması da dünyanın gizemden arındırılması emelini taşır. Ancak bilgi üretiminin ulaştığı düzey ve burjuva toplumunun yükselişi, ona öncülerinin ulaşamadığı bir özerklik ve güç vermiştir1. Bu güç, bilimsel aklın papazlara ve krallara karşı durmasını mümkü kılmış olsa da, dünya tarihi açısından kritik önemini büyük ölçüde başka bir şeye borçluydu: Yol açtığı gizemden arındırma süreci, burjuva ideolojisinin hizmetindeydi.

Bu nedenle, doğal gereklilikle olan uğraş, ve varoluşu gizemden arındırma yönündeki modernist dürtü kendiliğinden bir özgürlük teminatı teşkil etmez. Esas Aydınlanma’nın Avrupa’da kapitalizme geçiş esnasında meydana geldiği ve onunla ilişkili i) vahşi sömürgeci yayılma, ii) müştereklerin çitleme yoluyla zorla özel mülkiyete dönüştürülmesi süreçleriyle iç içe geçtiğiyse genel olarak kabul gören bir gerçektir. Dahası, Aydınlanma’nın Avrupa’da gerçekleşmesinin nedenlerinden biri de, Avrupalıların karşı karşıya geldiği ve yağmaladığı, istila ve işgal ettiği, parçaladığı diğer ülkelerden devraldığı bilgi birikimidir. Dolayısıyla, modern sömürgeciliğin ve gelişmekte olan kapitalizmin mantığı, başından itibaren modernitenin bir parçası olagelmiş, aslına bakarsak Avrupa modernizminin potansiyelini de baltalamıştır. Bu sömürgeci-kapitalist akılcılık, bilime aykırı ve insanlığa karşı çeşitli düşünce biçimleri üreterek, ve bunları modernitenin kalbine zerk ederek Aydınlanma’nın gerçek anlamıyla evrenselliğe ulaşmasını engellemiştir. Gerekliliği kavramak ve doğayı gizemden arındırmak bu çerçevede üstünlük (efendilik) ve sömürüyle eşanlamlı hale gelmiştir. Sömürgeci/kapitalist mantık açıktır: Bir şey bilinebildiği takdirde mülkiyete de dönüştürülebilir; doğal dünyaya dair bilgi ancak ve ancak bir grup insanın diğerleri üzerindeki hegemonyasını sürdürmeye yaradığı müddetçe, ve daha da önemlisi, bunların zenginliklerini çoğalttığı, hakimiyetlerini dünyanın geri kalanının aleyhine tesis ettiği ölçüde işe yarar bilgidir. “Yerçekimi, okyanuslar ve buzulların dayattığı sınırlarla yetinmeyen Avrupalılar” der Jodi Byrd, “gözlerinin görebildiği her şeyin mülkiyetini istediler.” (Byrd, 2011: 2)

Samir Amin’in “moderniteyi eleştiren modernite[nin]” (Amin, 2009: 17) önemini vurgulaması, Frantz Fanon’unYeryüzünün Lanetlileri eserini “karşılaştığı her yerde … dünyanın dört bir yanında insanları öldüren” (Fanon, 1963: 311) Avrupalıların saldırganlığından azade, yeni bir Aydınlanma yaratmamız gerektiğini ilan ederek bitirmesi bundandır. Burada söylemeye çalıştığımız, (‘modern-öncesi’nden tut, hakikate dair her söyleme kuşkuyla yaklaşan yavan bir görecilik/rölativizme kadar her şey anlamına gelebilecek) bir ‘post-modern’ dünya görüşü, değerler zinciri yaratma çağrısı değil, modernitenin ötesinde, alternatif bir modernite oluşturmanın gerekliliğidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, gizemden arındırılmamış bir dünya kadar olumsallığın yüceltilmesi de özgürlükle bağdaşmaz.

Kapitalizme İçkin Olan Aydınlanma

Marksist tarih yazımında Avrupa Aydınlanması’nı kapitalizmin doğuşundan ayrı olarak ele alan, en iyi ifadesini ‘Politik Marksistler’de bulan bir akım vardır. Bu akım ilerici bir görünüşe sahiptir çünkü Aydınlanma’nın bütün olumlu yanlarını (örneğin, onunla birlikte gelişen bilimler, buluşlar, maddeci tarih görüşü ve statükonun eleştirisi) kapitalizmden koprarır ve sahiplenir. Kapitalizmi insanlığın gelişiminde önemli bir adım olarak kavrayan (ve Aydınlanma’yı bunun bir kanıtı olarak gören) ilerlemeci tarih anlayışına karşı bu kopararak sahipleneniv anlayış ‘iyi’ ve ‘kötü’ kategorilerini özenle muhafaza eder. Aydınlanma ‘iyi’, kapitalizm ise ‘kötü’dür, ve ikisi kesinlikle rastlaşmamalıdır.

Bir ihtimal bu anlayışın moderniteye karşı konumlanan post-yapısalcı ve post-modern yaklaşımlara bir tepki olduğu söylenebilir. Post-yapısalcılık, modernite kapitalizm ve sömürgeciliğin birbiriyle bağıntılı olduğundan yola çıkarak modernite ve Aydınlanma’nın tümüyle ve içkin olarak vahşi bir proje olduğu savını öne sürer. Bu ikisi, birbiriyle ilişkili iki farklı kategoriden ziyade, modernitenin öznesine damgasını vuran söylem örüntülerinde birleşmiş tek bir canavarın iki farklı yüzüdür.

Kopararak sahiplenen anlayış, post-yapısalcı pozisyonun kısmen doğru olduğunu kabul etmek yerine Aydınlanma’nın kapitalizmle karıştırılmaması gerektiğini, hatta kapitalizmin aslında anti-Aydınlanmacı olduğunu, yeni bilimlerin doğuşuyla burjuvazinin yükselişi arasındaki zamansal korrelasyonun içkin bir ilişkiye işaret etmediğini öne sürer. Politik Marksistler, post-modernizm olarak tanımladıkları çoktürlü (heterojen) teorik alana her daim kızmış olsalar da, onu ancak göstermelik bir şekilde eleştirdiler – tıpkı kapitalizme geçişin Avrupa merkezci anlatılarına karşı takındıkları tavır gibi. Aydınlanma’yı kapitalizmin gelişmesinden ayrı ele almak, sömürgeci ilkel birikimi kapitalizmin doğuşundan ayrı düşünülmesinin ikizidir. Vahşi bir düzen olan kapitalizmin hiçbir bilimsel ya da toplumsal gelişimle örtüşmediği iddiası ilk bakışta ilerici görünse de, aslında geriye doğru bir adımdır.

Moderniteyi kapitalizmden koparmak Batı Avrupa’nın dünyanın geri kalanından kültürel olarak daha ileri olduğunu ilan etmek anlamına gelir. Bahsedilen dönem Avrupa’da yeni bilimlerde yaşanan patlamayı eğer kapitalizm ve onu önceleyen sömürgecilik süreci açıklamıyorsa ne açıklar? Aydınlanma ve kapitalizmi birbirinden ayıran anlayışın bize verebileceği en iyi cevap ‘tarihsel bir rastlantı’ olabilir. Ancak eğer kendilerini tarihsel materyalist olarak görüyorlarsa, bu da pek mümkün değildir. Aydınlanma’ya giden yolun taşları kapitalist toplumsal ilişkiler tarafından değilse başka ne tarafından döşenmiş olabilir? Eğer bu soruya cevaben kapitalizmin kendisini gösteremiyorsak, ve eğer Politik Marksistler kapitalizmin sömürgecilik temeli üzerinde yükseldiğini söylememize bile izin vermiyorlarsa, Aydınlanma’nın Avrupa’nın biricik kültürel tarihinin ve mirasının bir ürünü olduğunu öne sürmekten başka bir yol kalmıyor. Bu, beyaz kültür milliyetçiliğidir, ve her kültürel milliyetçilik gibi baştan aşağı anti-materyalisttir.

Aydınlanma iki sebebe bağlı olarak Avrupa’da gerçekleşmiştir: i) Kapitalizmin gelişimi, daha önce de belirttiğimiz üzere, kapitalizm-öncesi dünya görüşünün çözülmesini, gizemden arındırılmasını gerektiriyordu; ii) ‘keşfedilen’ (sömürgecilik süreciyle 1492’den itibaren devralınan) bilimsel araç ve kavramlar (Orta Doğu, Afrika ve Amerika’da yapılan matematik ve astronomi keşiflerini düşünmek yeterli – ki bu bile buzdağının yalnızca görünen kısmıdır) kapitalizme geçişin bir parçasıydı. Politik Marksistlerinkopararak sahiplenen unsurları sömürgeciliğin kapitalizme geçiş için gerekli bir adım olduğunu reddettikleri ölçüde, ikinci noktayı da kolaylıkla yok sayabilirler. Ancak bu, içler acısı bir durumdur. İlk nokta hakkındaysa onu tümüyle görmezden gelmek ya da korkuluk mahiyetinde safsatalar öne sürmek dışında yapacak bir şeyleri yoktur.

Kapitalizmin tamamen Avrupa’nın içsel dinamikleri nedeniyle burada ortaya çıktığını, dışardaki Avrupa sömürgeciliğinden tamamen bağımsız olduğunu savunursak, durumu kurtarmak için elbette modernizmi kapitalizmden kopararak sahiplenmek durumunda kalırız. Politik Marksistlerin yaptığı tam olarak budur. Örneğin, Ellen Meiksins Wood kaptalizmin yalnızca Avrupa’da ortaya çıkabilecek bir sistem olduğunu savunur, bu nedenle Avrupa merkezci olmakla itham edilir, ve bu suçlamayı şöyle reddeder: İnsanlık adına kullanışlı hiçbir şey üretmeyen korkunç bir üretim tarzının Avrupa’ya has olduğunu öne sürmenin neresi Avrupa merkezciliktir? Tersine, der Meiksins Wood, başka bölgelerdeki kapitalizm öncesi üretim tarzları Avrupa sömürgeciliği tarafından yok edilmiş olmasaydı, kapitalizmin başka bir coğrafyada da ortaya çıkabileceğini savunmak daha Avrupa merkezci değil midir?2 Bu görüşün anti Avrupa merkezci karşıtı açıktır: Kapitalist üretim ilişkileri başka bir yerde de ortaya çıkabilirdi, ama bu geçişi hızlandıran, olası rakipleri ve onların kapitalizmi önceleyen içsel dinamiklerini yok eden sömürgeciliğin mirası olarak Batı Avrupa’da ortaya çıkmıştır. 3

Hatta Aydınlanma düşünürlerinin geride bıraktıkları eserler dahi bahsettiğimiz kopararak sahiplenen anlayışın yanlış olduğunu kanıtlar niteliktedir. Aydınlanma düşüncesi yalnızca sömürgeci zihniyetin derin izlerini taşımakla kalmaz (ki bu nedenle sömürgecilik tarihinden ayrıştırılamaz), aynı zamanda burjuva toplumsal ilişkileri de yeniden üretir. Kapitalizm öncesi dünyanın gizemden arındırılması sürecine kapitalist ideolojinin gizeme büründürülmesi eşlik eder. Samir Amin Eşitsiz Gelişme’de şöyle yazar:

Kapitalizm öncesi üretim tarzlarında da insan doğaya yabancılaşmıştır, ancak toplumsal ilişkiler nettir; ideolojik olanın hakimiyeti bundandır. Yoksulluk insanı basit yeniden üretim modeline zorlar, ideolojiyse dünyanın ‘ezelden ebede değişmez’ olduğu görüşüyle bu modele meşruiyet sağlar. İnsanlar bu yüzden piramitler ve katedraller inşa etmiştir. Kapitalist üretim tarzı teknik ilerlemeyi ekonomik olana içkinleştirir, azgın birikimi mümkün kılar ve insanı doğadaki yabancılaşmasından özgürleştirir. Fakat aynı zamanda yabancılaşma toplumsal düzleme taşınır. Çünkü bu birikimin bedeli toplumun kâr yasasına teslim olmasıdır. Bu teslimiyet, ifadesini insanın safi emek gücüne indirgenmesinde ve doğal ekolojik çevrenin umursanmamasında bulur. Kapitalizm, katedraller inşa etmeye son vermiş, ancak insanı özgürleştirmemiştir. Çünkü, kısa tarihinden görebildiğimiz kadarıyla, kapitalizmin kendisi, kontrol edemediği toplumsal sorunların köküdür. (Amin,1976: 376)

Bu noktada, ‘pre-kapitalist’ ve ‘kapitalist’ arasında yapılan (ve daha sonra birinden ötekine geçişe evrilen) ayrımın öncelikli olarak Batı Avrupa tarafından deneyimlenen bir ayrım olduğunun altını çizelim. Bu kategoriler dünyanın geri kalanında, özellikle de sözde ‘yeni dünya’da aynı şekilde deneyimlenmemiştir.Kapitalist olmayan bu toplumlar aynı zamanda pre-kapitalist bir dönemden geçmiyorlardı çünkü kapitalist toplum düzenine geçiş sürecinde değillerdi. Buralarda farklı bir toplumsal diyalektik işlemekteydi. Bu bağlamda, bahsedilen toplumlar kapitalizmin kader olduğu kaçınılmaz bir sona doğru sürüklenmiyorlardı çünkü toplumsal ilişkileri, Amin’in bahsettiği türde bir ideolojinin hakimiyetine tabi değildi ya da yoksullukla kısıtlanmamışlardı. Ancak, sömürgeci temas, bu toplumların tarihin akışında ortaya çıkarabileceği diyalektiği ne türden olursa olsun paramparça etti.

Aydınlanma’nın Sınırları

Eğer Aydınlanma geniş çaplı bir gizemden arındırma, doğal olguların doğal açıklamalarla anlaşılması, insanlık tarihinin insanlar tarafından yapılması, ve doğal gerekliliğin izinin sürülmesi yönünde bir kırılma olarak kavranırsa, Avrupa Aydınlanması’nın yeterince ileri gitmediği söylenebilir. Evet, Aydınlanma Eski rejimin metafiziğinin kutsiyetini bozmuş, ama bunu doğmakta olan kapitalist düzenin çıkarını gözeterek yapmıştır. Gizemden arındırma sürecini mantıksal sonucuna kadar sürdürmemiştir. Kapitalizm öncesi döneme ait ve liberal olmayan düşünceler, metaların mantığıyla uyumlu kaldıkları sürece varlıklarını sürdürebilir. Burjuva hakimiyet ideolojisi, modernizmi kendisine karşı çevirir.

Modernizm, Avrupa Aydınlanması’nın sınırları içinde kaldığı ölçüde bile kendi vaatlerinin takipçisi olmuş olsaydı, bütün bu gerici ve muhafazakar, bilim karşıtı iddialar kapitalizmdeki hayatın bir parçası haline gelmezdi. Tüm kusurlarına (burjuva mülkiyet ilişkilerine tavizlerine, sömürgecilik yoluyla elde ettikleri uygarlığa Avrupa merkezci bakışlarına) rağmen gerçek Aydınlanma düşünürleri batıl inançlara karşı mücadelelerinde tavizsizlerdi. Şimdiyse, burjuva egemenliğinin tamamına ermesiyle birlikte, Aydınlanma düşüncesinin savunucuları Aydınlanma çağında yaşasalardı düşman olacakları kişilerle el sıkışmaktan memnuniyet duyuyorlar – ki bu, Aydınlanma’nın kapitalizmden ve onun sömürgecilik yoluyla doğuşundan özerk olmadığını bir kez daha gösterir. Hatta bu ‘yumuşama’ya yol veren bir Aydınlanma öğretisi dahi var: Liberal ifade özgürlüğü öğretisi. Bunun en adanmış savunucuları (örneğin, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği – ACLU), tam da bu öğreti sayesinde, savundukları Nazilerden ve onları Nazileri savunmakla itham eden radikal soldan daha aydınlanmış olduklarına inanıyorlar.

Ancak, daha da önemlisi, modernizmin burjuva hakimiyet ideolojisi yoluyla kendisine karşı döndürülmüş olmasıdır. Doğal dünyanın ‘hakimi’ olmak, onu köleleştirmek, mülkiyet ilişkilerine dilimlemek, insanlığı biyosferle karşı karşıya getirmek demektir. Gıda üretimine dair bilgi, toprağı çalan, onun üzerinde hakimiyet kuran, onu tehlikeli kimyasallarla mahveden mekanizmalar yoluyla, manik bir aşırı üretimle tahrif edilir. Madenciliğe dair bilgi milyonlarca insanı yıkıma sürükleyen ve çevrenin kirlenmesine yol açan işlemlere neden olur. Su döngüsüne dair bilgi, suyun metalaşmasına ve su kaynaklarının zehirlenmesine sebep verir. Doğal gerekliliğe dair bilgi, bize doğal dünyanın sınırlarını öğretmeli, biyosfere ve kendimize zarar vermeden neler yapılıp, neler yapılamayacağını öğretmelidir. Ancak burjuva hakimiyet ideolojisi doğal gereklilikle ilgilenmeyi çoktan bırakmıştır; hatta bazen biyosferin tehlikede olmadığını salık veren ideologlara başvurur, ve böylece doğal gereklilik kavramını bütünüyle reddeder.

Modern sömürgecilik döneminde neşredilen yaygın bir Avrupa merkezci izleğe göre, sömürgelerdeki yerli halklar modern olmayan, yabani bir hayat sürüyorlar ve doğa güçlerine tabi olarak yaşıyorlardı. Bu izleğin (sömürgeci bir etnografa güvenmekten daha iyisini yapmasını beklediğimiz) Engels tarafından dahi tekrar edildiğini görürürüz (Engels: 1972, 115-130). Robert Biel’in Avrupa Merkezcilik ve Komünist Hareket başlıklı çalışmasında belirttiği gibi, Avrupa merkezcilik insana aptalca şeyler söyletir. Gerçekteyse, birçok yerli halk, Aydınlanma düşünürlerinin teorilerine rağmen Avrupalıların pratiğiyle karşılaştırıldığında doğal gerekliliğe dair çok daha derin bir kavrayışa sahipti. Sömürgeci ideoloji hayranı olmayan çağdaş bilim insanlarının (uygarlığın yanlış öğretilerini reddetmenin önemini hemen fark eden yerli düşünürlerin ya da sömürgeci etnografların yarı-doğru söylemlerini elekten geçirmiş yerli olmayan düşünürlerin) söylediklerine bakılırsa, sömürgeci temas meydana gelmeden önce yerli halklar, insan türünün biyosferle ilişkisi açısından doğal gerekliliği bilimsel olarak daha iyi kavramışlardır.

Örneğin George Manuel ve Michael Posluns çeşitli yerli halklar tarafından geliştirilmiş, kendilerine yetecek kadar gıdayı biyosferle uyum içinde üretme teknolojilerini incelemişlerdir (Manuel ve Posluns: 1974). Sömürgeciler, sömürgeleştirme sürecinde gıda üretimine ilişkin bu bilimsel gelişmelerle karşılaşıp, onlara el koyarak kendi bilgi haznelerine katmakla kalmamış, aynı zamanda bu bilgiyi hakimiyet ve sömürü mantığına uygun şekilde yeniden tanımlamıştır. Günümüz çevrecileri ve çevre bilimcileri sömürgeci temastan önce yerli bilim insanlarının – evet, onları bilim insanları olarak adlandırmalıyız çünkü doğal gerekliliği ve doğal sebepleri Avrupalı sömürgecilerinden çok daha iyi anlamışlardır – ne kadar çok şey bildiğini doğrulamaktadır. Aynı zamanda kendi varlığımızın altını oymadan dünyanın haddinden fazla sömüremeyiz, kâr uğruna onu zehirleyemeyiz. Samir Amin’den bir önceki bölümde alıntıladığımız, metafizik yabancılaşmadan ekonomik yabancılaşmaya geçişe geri dönelim: kâr yasasına teslimiyet, dünyanın ezelden ebede değişmez olduğu görüşüne olan teslimiyetin yerini alır ve aynı zamanda kendisinden önceki tüm mantık biçimlerine el koyup, onları metalaşmanın akışkan zincirlerine birer halka olarak ekler.

Batı’nın dışında kalan mantıkların özünde anti-aydınlanmacı ve anti-modern olduğunu, esas güçlerini de buradan aldıklarını öne sürüp Aydınlanma ve moderniteye karşı çıkan radikal görünümlü bir söylem de mevcuttur. Amin ve diğerlerine dayandırarak oluşturduğum benim görüşüme göre, bu iddia kendi kendisinin altını oymakla kalmaz, aynı zamanda görgül anlamda yanlıştır. Kendi kendisinin altını oyar çünkü ‘bilim’ kategorisini yalnızca Avrupalılara teslim eder. Ancak biliyoruz ki doğru olan birçok farklı bilimsel kategori vardır ve bunun aksini iddia etmek gericiliğe davettir. Görgül olarak yanlıştır çünkü ‘bilim’ kategorisi gelişiminin her adımında sömürgeci temas yoluyla çalınan bilgilerle zenginleşmiştir.

Öte yandan, modernite projesinin sömürgecilik ve kapitalizmle yakından ilgili olduğu gerçeğine dayanarak, sömürgeciliği ve kapitalizmi modernize edici güçler olarak kavrayanlar da vardır. Gerçekten de son dönemlerde tam da bunu savunan – 18. ve. 19. Yüzyıldaki sömürgecilik savunucularını ürkütücü bir şekilde çağrıştıran – birçok makale yazılmıştır: Sömürgeciliğin yarattığı tahribat ve küresel kapitalizmin inşası son tahlilde ‘hayırlı’dır çünkü geri kalmış halkları moderniteyle tanıştırmıştır.4 Gerçekteyse, kapitalizm Aydınlanma’nın getirdiği araçları müştereklerin acımasızca çitlenmesi ve vahşi endüstriyel kapitalizmin doğması için, yani emekçi sınıfların aleyhine kullanmıştır. Benzer şekilde, sömürgecilik de Aydınlanma’nın faydalarını yalnızca sömürgedeki efendilerin ve onların dalkavuklarının hizmetine koşmuş, yerli halkları paramparça ederek, sefalete mahkum kılmıştır. Son zamanlardaki bu sömürgeci ‘modernite’ye düzülen övgülere karşı Jonathan Saha’ya kulak verelim:

Sömürgeci yönetimlerin sömürge toplumları ‘geliştirdiği’ için faydalı olduğu iddiası, bu toplumların emperyal müdahale olmaksızın moderniteye dahil olamayacaklarına dair içkin bir karşı olgusal varsayıma dayanır. Bu varsayım, bahsi geçen halkların sömürgeleşmeden önce durgun, statik, ve geniş kapsamlı tarihsel değişimlerden kopuk olduğu varsayımıdır. Sömürgecilik öncesi tarihe ilişkin çalışmalar, bu varsayımın açıkça yanlış olduğunu göstermiştir. […] Ayrıca, sömürgeleştirilmiş halklar, sömürge yönetiminin dolaysız teşviki olmaksızın da, hatta bazen onun karşı koymasına rağmen modern yöntemler kullanmışlardır. (Saha, 2018)

Gerçek şu ki, modernite, Avrupalı sömürgeci kapitalizm tarafından el koyulmuş, dünya tarihine ait bir projedir. Bu itibarla iki önemli olguyu kavrayabiliriz: i) Avrupa Aydınlanması’nın mantığı sömürgeci temas tarafından ve bu temaslarda el koyulan bilgiler tarafından beslenmiştir; ii) sömürgeleştirilmiş halklar, kapitalizmle sınırlı moderniteye kıyasla çok daha dikkat çekici ve anlamlı mantıklara sahiplerdi çünkü doğal gerekliliği daha iyi anlıyorlardı. Üstelik, bu sonuncusu hakkında gizemli ya da rasyonel olmayan hiçbir şey yoktur ve bunun aksini iddia etmek, doğal gerekliliği gizemli bir şekilde reddetmek anlamına gelir.

Burada ortaya koyduğum iddia, Aydınlanma’nın kökenini tarihsel materyalizme yerleştiren farklı bir anlayışa dayanıyor, ve tam olarak Amin’in moderniteye karşı modernite olarak kavramasıyla örtüşüyor. Yine de, başka bir yerde de ileri sürdüğüm gibi, bir tarih ve devrim bilimi olmasına rağmen bu metodolojinin de sorunları vardır. Marx ve Engels’in eseri, gizemden arındırma sürecini ‘var olan her şeyin acımasız eleştirisi’ne vardırma gereğini ortaya koyarak alternatif bir Aydınlanma yörüngesi tarif etse de, bu hegemonik olmaktan uzak bir projedir. Evet, kendi bilimsel gelişimi, miras olarak devraldığı Avrupa merkezci bakış açısını eleştirmenin araçlarını ona sunmuştur. Ancak yine de, Robert Biel’in Avrupa Merkezcilik ve Komünist Hareket başlıklı çalışmasında derinlemesine irdelediği gibi, hala kendisini tarihin sonu ilan eden kapitalizmin gizemli dünyasında yaşıyor olmamız, tarihsel materyalizmin toplumsal sağduyunun dış çeperlerinde dolandığını gösteriyor. Dirilmekte olan faşizmin açıkça anti-aydınlanmacı dünya görüşü ve değer dünyasına karşı liberaller ve sosyal demokratlar – kendi ürettikleri karmakarışık post-modern kurgulara dalmadıkları zamanlarda – genellikle tam da aşmamız gereken Aydınlanma düşüncesinin bayrağını yükseltiyorlar.

Kutsal olan her şey dünyevileşiyor…”

Sonuç kısmında Kant’ın Aydınlanma projesini kavrayışına geri dönmek ve bu projeye ‘moderniteyi eleştiren modernite’ bakış açısından neden kuşkuyla bakılması gerektiğini ortaya koymak istiyorum. “Aydınlanma nedir?” sorusuna cevap arayan Kant aynı zamanda felsefede bir Kopernik Devrimi gerçekleştirdiğini öne sürüyordu – ancak bu, gerçek olmaktan hayli uzaktı.

Quentin Meillassoux’un After Finitude (Sonluluktan Sonra) başlıklı kitabında ikna edici bir şekilde öne sürdüğü üzere, Kant felsefede Kopernik Devrimi’nin tam olarak karşıtını gerçekleştiriyordu. Kopernik dünyanın evrenin merkezi olmadığını savunuyordu. Kant ise felsefeyi tekrardan insanın merkezde olduğu bir yörüngeye oturttu ve böylece ‘Batlamyosçu bir karşı devrim’ gerçekleştirmiş oldu. Hatta Meillassoux’tan bir adım öteye gidip, Kant’ın Batlamyosçu karşı devriminin merkezine çok belirli bir insan tipini, Avrupalı kapitalist özneyi yerleştirdiğini söyleyebiliriz.

Bizim görüşümüz şu şekilde özetlenebilir: Aydınlanma, bir yandan insanın evrenle olan ilişkisini gizemden arındırmaya çalışırken, diğer yandan Aydınlanma adına mevcut düzene teslim olma haline gömülmüş yeni bir insanlık yaratıyor. Kant Avrupa sömürgeciliğinin ve kapitalist hakimiyet öğretisine dönüşecek olan düşüncenin hasmı değildi. 5 Eğer insanlık “kendi suçuyla düşmüş olduğu ergin olmama durumundan” çıktıysa, ‘ergin olmayan’, ustan yoksun diğer halkların arasında bunu gerçekleştiren sadece Avrupalı insan, hatta Avrupalı erkekti. Horkheimer ve Adorno’nun bile fark ettiği üzere Aydınlanma, çok bilgi edinimine dair çok ataerkil bir kavrayışın içine hapsolmuştu (Horkheimer ve Adorno, 2001: 4). Eğer Kant gerçekten de Aydınlanma’nın açığa çıkardığı gizemden arındırma potansiyeline kendini vermiş olsaydı, daha ileri gidip, bahsettiği insanlığın “kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmama durumundan” çıkma projesinin bir parçasının da sınıf, ulus, mülkiyet, ırk, ve toplumsal cinsiyet kategorileri üzerindeki sis perdesini aralamak olduğunu fark ederdi. Kant’ın Aydınlanma’nın anlamını kavramsallaştırmaya çalışmasından yaklaşık iki yüz yıl sonra, muhafazakar ideolojiyi desteklemek için onun adını ananlar, Aydınlanma’nın en kötü savunucuları hala Kant ile birlikte 18. yüzyılda hapsolmuş durumdalar ve o günden beri bilim ve insan aklının hiç değişmemişçesine konuşuyorlar. Bu düşünürlere göre (Jordan Petersons ve Sam Harrises-giller) Aydınlanma, iki buçuk yüzyıl önce gerçekleşmiş, Avrupa’ya özgü statik bir kavramdır. Avrupa Aydınlanması’nın bu şekilde mitleştirilmesi modern olmaktan tümüyle uzaktır.

Marx ve Engels’in “kutsal olan her şey dünyevileşiyor” tanımındaysa Aydınlanma’nın radikal bir kavranışı ifadesini bulur. Kapitalizm tarafından ipleri salınan moderniteyi bir açılım olarak anlayan Marx ve Engels, onu en radikal ifadesine doğru itmiştir: moderniteyi eleştiren bir modernite, Aydınlanma’yı eleştiren bir Aydınlanma. Burjuva Aydınlanma düşünürleri, dini gizemi paramparça etmiş olsalar da, içinde yaşadıkları toplumsal ilişkileri gizemden arındıracak kadar uzağa gidememişlerdir. Bu bağlamda Aydınlanma bayrağı artık ezilen kitlelerin, tarihi yapanların eline geçer.

Avrupa Merkezcilik kitabının ikinci baskısına önsözde Samir Amin hala Avrupa Aydınlanması’nın etkisi altında bulunan modernitnenin ürettiği bir ikilemi betimler: Ya kendini bir olgu gibi sunan Avrupa uygarlığının kültürelciliği ve onun sonuçları kabul edilmeli, ya da post-modern bir noktadan evrensellik iddiası reddedilerek, kendisi de bir kültürelcilik olan tikelliklerin çokluğu benimsenmelidir. Samir Amin bu ikilemi reddeder ve “moderniteyi içinde bulunduğu ölümcül krizden ancak evrensel değerlerin yeniden keşfedilmesiyle çıkabilecek, hala tamamlanmamış bir süreç” olarak görmeyi önerir (Amin, 2009: 8-9). Bu nedenle, modernitenin Avrupa merkezci ifadesinin yarattığı kördüğümü çözmenin yolu kültürelci gizemciliğe kaçış değil, modernitenin sınırlarını zorlamaktır. Eğer Avrupa Aydınlanması, modernite projesini emperyalist kapitalizmin temellerini gizemden arındırma konusunda isteksiz olması nedeniyle tamamına erdiremediyse, biz daha ileri gitmeliyiz. Söz konusu ister hakim sınıfları kollayan Avrupa merkezcilik, ister başka tür bir sözde Aydınlanma safsatası olsun, toplumsal anlamda kutsal görünen her şeyi dünyevileştirerek “yeni bir başlangıç yapmalı … yeni bir düşünce tarzı geliştirmeli, ve yeni bir insan yaratmalıyız.” (Fanon, 1963: 315)

English version of the text is here

NOTLAR

1Örneğin, İyonya Aydınlanması da doğal olaylar için doğal açıklamalar aramış olsa da, antik dönemdeki üretici güçlerin düzeyi, Tales’in doğalcı açıklamalarının bir Newton ya da Darwin bilimselliğine ulaşmasına izin vermemiştir. Arap İbni Haldun, Tacik İbni Sina gibi düşünürleri kapsayan Arap/İslam Aydınlanması’nınsa Avrupa Aydınlanması’nın gerçek bir öncüsü olduğu söylenebilir çünkü Avrupa Aydınlanması’nın fetihler yoluyla Arap Aydınlanması’ndan aldığı birikim modernitenin gelişimini beslemiştir. Bu iki Aydınlanma arasındaki temel fark, kapitalizmin yükselişiyle iç içe geçmiş olmanın Avrupa Aydınlanması’na verdiği güç ve kapsamın Arap Aydınlanması’nda eksik olmasıydı.

2 Ellin Meiksins Wood Avrupa merkezci Anti Avrupa Merkezcilik makalesinde tam olarak bahsettiğimiz pozisyonu savunur (https://www.solidarity-us.org/node/993).

3 Samir Amin bu alandaki en esaslı politik ekonomi çalışmalarına imza atmıştır. Eşitsiz Gelişme ve Sınıf ve Ulus bu bağlamdaki en önemli çalışmalarıdır.

4 Örneğin, The Guardian’da çıkmış “Sömürgeciliğin Faydaları Olabilir mi? Singapur’a Bakın” başlıklı makaleye bakınız (https://www.theguardian.com/commentisfree/2018/jan/04/colonialism-work-singapore-postcolonial-british-empire).

5 Örneğin, Charles W. Mills The Racial Contract (Irk Sözleşmesi) (1997) adlı çalışmasında Kant’ın düşüncesindeki Avrupa merkezci şövenizme dikkat çeker.

i Çevirmenin notu: Yabancılara karşı korku ve kin duyan.

ii Çevirmenin notu: Alternative-right, yani alternatif sağ için kullanılan bir kısaltma. Beyaz üstünlüğünü savunan, göçmen karşıtı, anti-feminist, aşırı milliyetçi hareketlere verilen bir isim.

iii Çevirmenin notu: Türkçe felsefe yazınını takip ederek İngilizce ‘contingency’ kavramını ‘olumsallık’ olarak çeviriyoruz.

iv Çevirmenin notu: Yazar, İngilizce’de ‘annexationism’ terimini kullanıyor. Türkçe’ye doğrudan ‘ilhak edicilik’ olarak çevrilebilecek bu kavramı, içinde bulunduğu bağlamı gözeterek ‘kopararak sahiplenme’ olarak çeviriyoruz.

KAYNAKLAR

Ajith. (2013) “Against Avakianism”, Naxalbari 4: 6-82.

Amin, Samir. (2009) Eurocentrism (2nd Edition). New York: Monthly Review Press.

Amin, Samir. (1976) Unequal Development. New York: Monthly Review Press.

Byrd, Jodi A. (2011) The Transit of Empire: Indigenous Critiques of Colonialism. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Engels, Friedrich. (1972) The Origin of the Family, Private Property and The State. Toronto: Pathfinder Press.

Foucault, Michel. (1984) “What Is Enlightenment?”, Paul Rabinow (ed.), The Foucault Reader, New York: Pantheon Books, 32-50.

Horkheimer, Max ve Theodor W. Adorno. (2001) Dialectic of Enlightenment. New York: Continuum.

Kant, Immanuel. (1996) “An Answer to the Question: What is Enlightenment?”, Mary J. Gregor (ed.), Practical Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press: 11-22.

Manuel, George ve Michael Posluns. (1974) The Fourth World: An Indian Reality. Don Mills: Collier Macmillan Canada, Ltd.

Saha, Jonathan. (2018) “Safe Spaces for Colonial Apologists”, Critical Legal Thinking(http://criticallegalthinking.com/2018/01/08/safe-spaces-colonial-apologists).

 

About Editor Editor

Check Also

Karl Marx’ın etkisi: bir karşıolgusal analiz – Branko Milanovic

Karl Marx’ın iki yüzüncü doğum günü vesilesiyle Marx’ın sayısız eserine ve yaşamına adanmış birçok konferans …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *