Modern Türkiye’nin travmaları-Abdurrahman Aydın

Bir ‘durum’u anlamak, çözümlemek, o durumun asli anlamını ve mantığını ortaya koyabilmek için o durumun istisnasına bakmak gerekir. Örneğin sevgi maskesini kuşanmış bir ailenin gerçek duygusal durumunu kavramak için ailenin dışlanmış çocuğuna bakmak gerekir. Çünkü bu dışlama, en nihayetinde bir yalana tanıklığın itibarsızlaştırılması, tanıklığın kendisinin iptal edilmesi, görünmez kılınması biçiminde bir işleve sahiptir. İstisna, yalan varoluşun maskesini düşürmektedir. Fakat bir ‘durum’ bir tür normalliği varsayar ve sözünü ettiğim strateji, kendisini ‘normal’ olarak sunan şeyin gerçek yüzünü ortaya çıkarmak yönünde iş görmektedir. Peki ya bütün maskelerin zaten düşmüş olduğu, her şeyin en açık, en şedit çehresiyle görünür olduğu durumlarda ne yapmak gerekir?

Bilinç bilinçdışının maskesidir. Barış İçin Akademisyenler Bildirisine imza koyduğum dönemde Yeni Özgür Politika’ya verdiğim bir röportajda Cumhuriyet’in bütün bilinçdışını kusmakta olduğu bir dönemden geçtiğimizi söylemiştim. Artık semptomlarla değil, bizzat hastalığın kendisiyle karşı karşıya geldiğimiz bir hal ortaya çıkmıştı. Bilinç maskesi yırtılmış, modern Türkiye’nin bütün cilaları dökülmüş, Türk devleti en açık çehresiyle görünür olmuştu. 1900’lü yılların ilk çeyreğini aratmayan bir ‘milli seferberlik’ atmosferi… Bizzat ‘kurucu şiddetin’, üstelik de artık hukukun (ya da en azından hukukun özel bir biçiminin) arkasına saklanmayan haliyle yeniden belirdiği bir dönemden geçtik, geçiyoruz. Nedir bu kökensel kurucu şiddeti yeniden açığa çıkaran, sahip olunan bütün imkânlarla yeniden seferber edilmesine neden olan şey? Elbette retorik bir soru bu. Yanıtı hepimiz biliyoruz. Tekçi kimliğin kırılganlığı nereden kaynaklanıyorsa bu seferberlik hali de oradan kaynaklanıyor: Tekçi anlayışın gömleğine sığmayanlardan.

Cilalı kimlik, bastırmak, görünmez kılmak istediklerini başvurduğu politik, ideolojik aygıtlarla bastırmayı ve görünmez kılmayı başaramadığında cilaları dökülür. Kuruluşun bütün travmaları, bütün anksiyeteleri, bütün korkuları ve endişeleri açığa çıkar ve ister bireysel düzeyde olsun, isterse de kolektif kimlik düzeyinde, açığa çıkan bu bastırılmış öğelere karşı geliştirilen yanıt kör bir şiddettir. Türk devletinin şiddeti, artık ‘egemen şiddet’ olmaktan çıkmış, hukukun dolayımını aradan çıkarmış bir çıplak şiddettir ve bu şiddet, gerçekte kendi anksiyetesine karşı geliştirdiği bir tepkidir. Bu da kendi kendisini iyileştirme becerisinden yoksun bir hastanın durumuna işaret eder. Her büyük sorun karşısında siyasal aygıtları devreye sokmak yerine manipülasyonu, yoğun bir ideolojik bombardımanı, yoğun bir propaganda kampanyasını ve şiddeti devreye sokuyorsa, her seferinde kendi ilksel travmasını yeniden yaşıyor demektir. Ve kuruluştaki bu travmayı kendi gerçekliği içerisinde kavramaya yönelmektir bunun tedavisi. Ama aşırı travmatik her zihin gibi devlet aklı da gerçeklik yerine gerçekliğin yerine koyduğu mitolojik anlatıya tutunmaktadır var gücüyle.

Tekçi kimliğin dağılması karşısında duyulan büyük korku… Fakat paradoksal olan şudur ki zaten “tek kimlik” diye bir gerçeklik mevcut değildir. Yani kendi aldanışını sürdürmek isteyen, kendi benlik serabının büyüsüne kapılmış, bu nedenle de köklü bir yabancılaşma içerisinde yaşayan, ama uyduruk bir hikâyeye tutunduğu için, uyduruk bir hikâyeyi hakikat zannettiği için bu durumunun da farkında olmayan bir toplum duruyor önümüzde bugün. Tekçi kimliğin dağılması, gerçekte bir yanılsamanın, bir illüzyonun dağılması anlamına geliyor; ama gerçek insan hayatlarından vazgeçmek ve gerçek insan hayatlarını ‘harcanabilir’ olarak inşa etmek pahasına bu yalandan vazgeçmiyor.

Psikanalizde gerçekliğe katlanamadığı için o gerçekliğin etrafını kendisinin uydurduğu bir hikâyeyle (bu hikâyelerine gerçekmiş gibi inanır bazı insanlar) kapatan, kendisini de gerçekliğinin değil ama hikâyesinin öznesi olarak gören kimselerin ıstırabı, gerçeklikle sancılı bir yüzleşme sonrasında geçer. Kuruluşun travmalarının bu kadar açığa çıktığı bir dönemde, kuruluştan beri uydurulan hikâyenin yerine geçmişle acılı bir yüzleşme konulamadığı sürece Türkiye toplumu sözcüğün düz anlamıyla ‘ergen’ bir toplum olarak kalmaya devam edecektir. Evet, bu toplumun bütün bilinçdışını kustuğu bir dönemden geçtiğimiz doğrudur; ama direnenler sayesinde bütün uyduruk anlatılarının, mitoslarının ve mitolojilerinin de çöktüğü bir dönem bu.

202
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Related Articles