MASAL ZAMANLAR

Uzaktan tanıdığım ne kadar Ali varsa benim Ali’m de onlara benzerdi:  Saçları ve gözleri zifiri karanlık bir Ali. Cankuşum  Ali…  Yüzü,  neredeyse karanlık iki gözden ibaretti. Baktığınızda,  esmer,  uzun ince bir yüzün ortasında kocaman iki derin ama sımsıcak kuyu görürdünüz.

Ankara’ya geldikleri yıl, bizim evin önünden inen dik yokuşun sonunda başlayan gecekonduların birinde doğmuş Ali. Aramıza gelip gitmeye başladığı günleri düşündüğümde sakalları yeni terlemeye başlamış bir çocuktu. “On beş yaşındayım.” demişti. ‘70’li yılların sonuna yaklaşırken hayat sokak; sokak,  öğrenci eylemleri, işçi direnişleri ve her zamanki gibi genç ölümleri demekti. Ali de gençti,  sokaktaydı. Hayatı erkenden sarmalayıp sahiplenmek heyecanında olmalıydı. Sohbetleri kenardan dinlerdi. Zamanın ruhu, kalbimizle yaşamaya uygundu. Bugünden yarına başka bir dünyaya uyanacağımız düşüncesi öyle güçlüydü ki uyuduğumuz gecenin sabahıyla aramızda bin yıllar vardı.

Sen de o bin yılları birkaç geceye mi sığdırmıştın Ali? Upuzun, incecik çocuksun sen, git aynaları sev önce; kızların sana bakıp gözlerini kaçırdıklarını anlat. Utangaç onlar, yoksa bilmezler mi ne kadar can yakıcısın o dal gibi boyunla? Daha da uza Ali.

Her yıl mayıs ayının ilk günü 1 Mayıs hâlâ. O yıl da 1 Mayıs heyecanı sarmıştı bizi. Nerede kutlayacaktık, nasıl hazırlanacaktık;  hangi afişler, pankartlar seçilecekti? Kutlamaya izin verecek mi devlet? İzin alınsa bile devlet izni seni, bizi ne kadar mutlu eder ki, değil mi? Biz duygumuzu, heyecanımızı ortaya koymanın sınırını biliyor muyuz? Sevmedikleri bir sloganın yankısı, bir pankartın görüntüsü devletin izninin bitmesidir, değil mi? Ne olacaksa olsun, biz gençtik;  pusular yorulurdu bize bakılsa. Hangi genç ölüme uyandığına inanmıştır ki Ali? Ama sen çocuktun, cılız, upuzun bir çocuk; kapkara gözlü.

Sorabilseydim şimdi keşke, senin de geldiğin o ilk 1 Mayısı hatırlar mıydın? Alan tıklım tıklımdı hani. Bazılarımızın müzik demesine güldüğümüz marşlar çalıyordu ama hiçbirimiz duymuyorduk aslında değil mi? Herkesin tanıdığı birini gördüğünde kıdem kazandığını düşünmesi, büyümemize tanınan fırsattı. Ufku tarayalım,  tarayalım ki göz göze geldiğimizde erken büyümüş çocuklar olalım. O uğultu yarın, yaşamayı hayal ettiğimiz günün başlangıcı olacak. Biz her yıl onun tanığıyız. Her yıl yeniden, yeniden kazanıyoruz. Oysa kazanmak için kaybetmemiz gerekti Ali. Sahi sen o pankartla nefes nefese geldiğinde biz neden sormadık ki o pankartın sende ne gezdiğini, o pankartın alana nasıl girdiğini? Yüzündeki sevincin ışıltısı her şeyi kızıla boyuyordu. Bembeyaz bir bezin üstündeki harfleri, hepimizi… Hatırlamalıydın.

Nisan ayı,  bahar soğuğunu taşıyor yine içeriye ve ciğerlerime. Duvarlar soğuk. Dışarı ısınmadan burası ısınmaz. Güneş, dünyadaki herkesi, her şeyi aynı ısıtmıyor. Önce dümdüz ovaları,  sonra geceleri rahat uyuyanları,  sonra da kalbi boş olanları ısıtıyor. Seni ya seni? Zamanı hangi mevsimde durduruyor giden biri? Sen sıcağı severdin, hep yazı mı yaşıyorsun artık, kış soğuğuyla bahar soğuğunu ayırabiliyor musun? Benim saçlarım yaşlanmayı anlatabiliyor Ali, sen; senin saçların?

Tesadüfen öğrendiğimde hem şaşırmış hem gülmüştüm. Polis hepimizi tek tek aradı ama senin, alana o bez pankartı sokabilmek için bulduğun yöntem, çocuksu  ve  gülünçtü. Ben de gülmüştüm  ne var bunda? Bugün olsa yine gülerdim. Keşke bugün olsaydı Ali, bugün de olsaydı. Yine şaşırsam yine gülsem yine kıpkırmızı olsak Ali.

Sanatoryumun duvarları sıcak mıydı? Dışarı buz gibiyken sen ateşmişsin? Kapkara gözlerinin üstünde kıvrılan kirpiklerin de ter içindeymiş. Epey gülmüştük o 1 Mayıs sonrasında. Yıllar içinde gerek kalmadı dedik artık zayıf kalmana. Resmi bayram olan bir günde polis aramasına ne gerek vardı artık? Sen ısrarla ve gülümseyerek “yine o günler gelecek.”  diyordun ya, ben uzak artık o günler, diyordum içimden. Değilmiş, hep oradayız. Yine yaklaşan bir 1 Mayıs’tı “Benden bu kadar.” dediğin gün. Sarındığın  eprimiş pankarttaki  YAŞASIN 1 MAYIS kıpkızıl duruyor.

Related Articles