Kürdistan’ı dört parçaya bölen anlaşma: Lozan

Birinci Dünya Savaşından Lozan sürecine kadar yaşananlar hala birçok ülkenin tozlu arşivlerinde gizlenirken, Lozan ile başlayan yeni Kürt isyanları süreci ise 94 yıldır devam ediyor. Peki Sevr anlaşmasından Lozan’a nasıl gelindi?

Birinci Dünya savaşı sonrasında, Ortadoğu coğrafyasında, sınırlar yeniden çizildi. Çizilen bu sınırlar 1639 yılında Osmanlı ile İran arasında imzalanan Kasrı Şirin anlaşması ile ikiye bölünen Kürtler, 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan ile de dört parçaya bölünmüş oldu. Lozan anlaşmasına kadar Kürtler Türkiye’nin kuruluşunda asli unsur olarak görülürken, bu anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte başlatılan Türk Ulusu inşası sürecinde devreye konulan “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Dil, Tek Devlet” politikalarının uygulanması için imha ve inkar politikaları da devreye konuldu. Birinci Dünya Savaşından Lozan sürecine kadar yaşananlar hala birçok ülkenin tozlu arşivlerinde gizlenirken, Lozan ile başlayan yeni Kürt isyanları süreci ise 94 yıldır devam ediyor. Sevr anlaşmasından Lozan’a nasıl gelindi? Bunun iyi görülmesi gerekir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile ittifak kuran Osmanlı İmparatorluğu bu savaştan büyük bir darbe aldı. Almanya yenilgi almasına rağmen kendi topraklarını korurken, Osmanlı İmparatorluğu parçalandı. 1920’de Fransa’nın Sèvres kasabasında imzalanan ‘Sevr Antlaşması’ çerçevesin de Osmanlı İmparatorluğu toprakları pay edilerek ortadan kaldırıldı.

Sevr anlaşması öncesinde Anadolu’ya çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşları Erzurum ve Sivas kongrelerinde Kürtler başta olmak üzere halkların hak taleplerini yerine getirme sözü vererek, Kürtleri ve diğer halkların desteğiyle Kurtuluş Savaşını başlattılar. Başlatılan bu savaşla, Kars, Ardahan ve Batum’un Ruslardan geri alınması, Fransa’ya verilen kapitülasyonların iptali, güney ve batı Anadolu’daki Fransız, İtalyan ve Yunan egemenliğine son verilmesi hedeflendi. Bu amaçla işgal altında olan ve olmayan vilayetlerden temsilciler seçilerek Ankara’da bir Meclis’in açılmasına karar verildi.

1920 başında Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul edilen Misak-ı Milli adlı siyasi manifestoda biçimlendiği üzere Musul ile Kerkük gibi Güney Kürdistan’ın önemli bölgelerinin de yeni kurulacak ülkeye dahil olması isteniyordu. 1639’daki Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla pratikte ikiye bölünen Kürdistan’ın geriye kalan kısmının neredeyse tümüyle Türkiye’de kalması hedefleniyordu.

‘Kurtuluş Savaşı’ devam ederken, 1921’de devrimden yeni çıkmış Bolşevik Rusya’yla yapılan Moskova Antlaşması’yla Kars ve Ardahan geri alınırken, günümüzdeki Ermenistan toprakları bu ülkeye bırakılmıştı. Rusya ayrıca Türkiye’nin Boğazlardaki hakimiyetini kabul ederken, aynı yıl İtalyan birlikleri Akdeniz’den geri çekilirken, Kürt savaşçıların da desteğiyle Urfa ve Antep çevresindeki Fransız birlikleri de geri çekilmeye zorlanmıştı. Francklin-Bouillon Antlaşması’yla Fransa hükümeti Adana, Antep ve Urfa çevresindeki egemenlik talebinden vazgeçerken, Hatay bu ülkeye bırakılmıştı.

KÜRTLERİ LOZAN’A KADAR OYALAMA TAKTİĞİ

1919’dan itibaren İzmir’e yerleşen Yunan birliklerinin de 1922’ye kadar askeri olarak yenilmeleri ile İngilizlerin aynı yıl İstanbul’dan çekilmeleriyle birlikte yeni bir dönem başladı. Yeniden başlayan müzakarelere hem resmiyette olan Osmanlı Hükümeti’nin çağrılması, hem de Ankara hükümetinin çağrılması yeni tartışmaları beraberinde getirirken, TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırarak, Osmanlı hükümetinin masada yer almasının önünü kesti.

Lozan’da yapılan görüşmeler için heyet başkanlığı için önce Rauf Orbay ve Fethi Okyar yerine siyaset tecrübesi olmayan İnönü’nün tercih edilmesi. Mustafa Kemal’e olan ‘itaati’ ve kimilerine göre de ‘inatçı’ kişiliğinden kaynaklıydı.

Lozan sürecinde Mustafa Kemal ve bir çok yönetici Kürt vekillerin eleştirilerini ertelemek ve Kürtlerin inkar edilmeyeceğini göstermek için bu dönem bir çok açıklama da yaptılar. Yine Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olarak adlandırılan 1921 Anayasası’nda vilayetlerin TBMM tarafından atanan bir valiyle yönetilmesine rağmen önemli oranda özerk konumlara atıfta bulunuyordu. Savunma, uluslararası ilişkiler ve vergi gibi konularda yetki merkezde iken, eğitim, iktisat, sağlık, tarım, bayındırlık gibi konularda ise yetki ‘Vilayet Şuraları’na veriliyordu. Vilayetler özerk yönetimler gibi yetkiler tanınmıştır. 1921 yılında kabul edilen 21 Anayasası, Kürtler’i de kapsamaktaydı.

1921 yılında çıkartılar bu 24 maddelik Anayasa’da Vali, ‘ Büyük Millet Meclisi temsilcisi’ sıfatıyla, Şura Meclisi’nde bir tür denetleme rolüne sahip iken, bu rolün oldukça sınırlı olduğu görülüyor. Buna göre, merkez ile yerel yönetim görevleri arasında oluşacak zıtlaşmalarda vali devreye girecekti.

1922 yılı içerisinde artık askeri olarak kazanılacağının da neredeyse kesinleştiği, fakat uluslararası konjoktör de nasıl bir yol alınacağı belirsiz olduğu için 1922 yılı Kürtlerin çok yoğunluklu olarak tartışıldığı yıl oldu.

GİZLİ OTURUMLAR VE KÜRTLERİN TALEPLERİ

Fransız ve İngiliz kaynakları 1922 yılı içerisinde Kürdistan’dan gelen heyetler ile TBMM’deki Kürdistan vekillerinin Kürtlerin kurulacak devletteki haklarına dair girişimleri olduğunu ve konunun mecliste görüşüldüğünü öne sürüyor. Bu belgelerin bir çoğunun hala bu ülkelerin gizli arşivlerinde tutulduğu yönünde iddialar da mevcuttur.

Araştırmacı Hasan Yıldız’ın ‘Fransız belgeleriyle Sevr – Lozan – Musul üçgeninde Kürdistan’ adlı çalışmasında yer verdiği bilgilere göre, Fransız Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde Kürtlerin Koçgiri direnişini takip eden dönemde Ankara’ya gelerek, TBMM’den özerklik talep ettiklerini gösteren bir belge mevcut. Yıldız’a göre, Van, Mardin, Bitlis, Diyarbakır yöresindeki Kürtler 25 Kasım 1921’de ortak bir bildiri ile TBMM’den özerklik talebinde bulunmuşlardı. Halil Bey başkanlığındaki Kürt heyeti ile görüşmek üzere, Mustafa Kemal’in o sıralarda Şeyh Senusi adlı Libyalı dini lideri görevlendirdiği bu belgelerde yer aldığı belirtiliyor.

Ancak aynı belgede Ankara’nın Kürt heyetiyle, ‘temsili niteliği olmadığı’ gerekçesiyle daha fazla görüşmediği savunuluyor. Yine de bu belgeye göre, sorun ‘Kürtlere özerklik verilmemesi’ değil, sadece heyetin ‘temsil niteliğinin’ olmamasıydı.

İngiliz Arşivlerinde çalışan Robert Olson’a göre ise, 24 Mart 1922 tarihinde, İstanbul’daki Britanya Komiseri Sir Horace Rumbold tarafından Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği bir raporun ekinde, Kürtlere özerklik konusunun mecliste tartışıldığına yer verilmektedir.

Buna göre, 10 Şubat 1922’de, TBMM’de yapılan bir celsede Kürtlere özerklik verecek 18 maddelik bir kanun hakkında ciddi tartışmalar yapılmış, Rumbold’a göre Meclis’te sayıları 70’e yakın olan Kürt üyeler, söz konusu kanunda önerileri yeterli görmemiş ve 64’ünün ‘hayır’ oyu vereceğini söylemesi üzerine ciddi bir kargaşa yaşanmıştı. Aynı iddiaya göre, kargaşa sonrasında konu başka bir oturuma ertelenmişti.

Rumbold’un raporundaki oturum TBMM’nin açık veya gizli zabıtlarında bulunamazken, birçok tarihçinin ‘Türk arşivlerinde açıklanmayan çok sayıda gizli belge olduğu’ tezini güçlendiriyor.

GİZLİ TUTULAMAYAN EL CEZİRE TALİMATI

Ayrıca 1922 yılı içerisinde bizzat TBMM tarafından yazılan bir talimatın da, kurulacak devlette özerklik ilkesine saygı gösterileceği hissini uyandırma çabalarının olduğunu gösteriyor. ‘Özerklik’, 22 Temmuz 1922 tarihinde Meclis’te okunan Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Heyetinin Elcezire (Irak) cephesi kumandanlığına yazılmış 15 Temmuz 1922 tarihli talimatında görülebiliyor.

Söz konusu talimatın Kürtlere özerklikle ilgili bölümlerinde şöyle denmektedir:

“1– Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerle meskûn mıntıkalarda ise, hem iç politikamız ve hem de dış siyasetimiz açısından aşamalı bir yerel yönetim kurulmasını savunmaktayız.

2-Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri bütün dünyada kabul edilmiş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini tamamlamış ve başkanlarını ve yetkililerini bu amaç uğruna bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve oyları açık ettikleri zaman kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu gayeye dayanan siyasete yöneltilmesi El Cezire kumandanlığına aittir….”

El Cezire’nin idaresine ilişkin daha birçok maddesi olan bu talimatı o dönem bizzat Mustafa Kemal imzalamış. Bu talimatın, o dönemde Musul ve Kerkük’ü elinde bulunduran İngilizlere karşı isyan eden Şêx Mehmûdê Berzencî’nin Türkiye lehine kazanılmak istenmesinin bir parçası olduğu da sanılıyor.

GİZLENEMEYEN İZMİT KONUŞMASI

Kürtlere ‘özerklik’ vaadiyle ilgili şüphesiz en açık belge Mustafa Kemal’in İsmet Paşa ve ekibi Lozan’da müzakerelere başladığı bir süreçte İzmit Kasrı’nda dönemin önemli gazetecileriyle yaptığı sohbet toplantısı. 14 Ocak 1923 ile 20 Şubat’a kadar 35 gün süren Batı Anadolu gezisine çıkan Mustafa Kemal, 16 Ocak akşamı başlayıp 17 Ocak sabahına kadar, birçok konuda gazetecilere konuşuyor.

Vakit’ten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkar’dan Velit Ebuzziya, İleri’den Suphi Nuri (İleri), Tanin’den İsmail Müştak (Mayakon), Akşam’dan Falih Rıfkı (Atay), İkdam’dan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İzmit İleri’den Kılıçzade İsmail Hakkı ve Kızılay Derneği Başkanı Dr. Adnan Adıvar ile Halide Edip Adıvar’ın çağrıldığı bu görüşme TBMM’nin yeminli dört katibi tarafından zabıt altına alınmıştı.

Ancak bu konuşmaların yayınlanmaması kararlaştırılmış ise de, 20 Ocak 1923’te ‘Mustafa Kemal’in kontrolünden geçtiği sanılan bir haber-bildiri şeklinde yayınlanmıştı.

İzmit’te yapılan konuşmalarda onlarca önemli konunun konuşulduğu bilinse de, sonradan Mustafa Kemal’in ele aldığı Nutuk’ta Kürtlerle ilgili kısımlarına hiç değinilmiyor bile.

‘BAĞIMSIZLIK YERİNE ÖZERKLİK OLMALI’

Bu belgenin aslı on yıllarca saklanırken, Ahmed Emin Yalman’ın Mustafa Kemal’e Kürtlere ilişkin sorduğu soruya verdiği cevap da o dönemde, ister samimi, isterse de aldatma amacıyla olsun, Kürtlerin özerklik statüsünü alacağı vaadini ortaya koyuyor.

Yalman’ın, “Kürt sorununa temas buyurmuştunuz. Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur” şeklindeki sorusuna Mustafa Kemal’in verdiği yanıt şöyle:

“Kürt sorunu bizim yani Türklerin çıkarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum’a kadar giden Erzincan’a, Sivas’a kadar giden Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir.

Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikle oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”

Kürt inkarını savunan kesimler Mustafa Kemal’in bu cevabındaki ilk cümlelerini temel alsalar da, bu sözlerin Kürtlerin olası bağımsızlık talebine yönelik söylendiği açık. Buradan, Mustafa Kemal’in açıkça bağımsızlık istenmemesi karşılığında muhtariyete vurgu yaptığı görülüyor.

Bu açıklamaların o günlerde Lozan’da zaten başlamış olan görüşmelerde Kürtlerin olduğu Musul vilayetinin Britanya’dan alınamayacağının net bir biçimde anlaşıldığı bir ortamda yapıldığı biliniyor. Ayrıca Kürtlerin var olan rahatsızlığının engellenmesi ve zaman kazanılmasını hedeflediği netleşiyor.

LOZAN’DA ‘KÜRT’ DİYE BULUNANLAR KÜRTLERİ TEMSİL ETMİYORDU

Türk yöneticilerinin henüz Sevr Antlaşması’nın uygulanmasa da geçerli olduğu bir dönemde gittikleri Lozan’da uluslararası alanda Kürtler üzerinden gelecek eleştirileri bastırmak için başvurduğu bir diğer yöntem ise, ‘Kürt’ olarak bilinen kişileri heyetlerine dahil etmeleriydi.

21 Kasım 1922’de İsviçre’nin Lozan şehrinde başlayan barış görüşmelerinde Türkiye’yi, İsmet İnönü, Dr. Rıza Nur ve Hasan Saka başkanlığındaki 27 kişilik heyet temsil ederken, göstermelik Kürt temsilci de bulunuyordu. Bu kişi, Osmanlı Mebusan Meclisi’nden TBMM’ye geçen Diyarbekir Milletvekili Zülfü (Tigrel) Bey’di. Zülfü Tigrel, 1915 Ermeni Soykırımı esnasında bir diğer mebus Pirinççizade Fevzi Bey’le birlikte işlediği suçlar nedeniyle bir dönem İngilizler tarafından tutuklanmış biriydi. Zaten İngilizler tarafından serbest bırakıldıktan hemen sonra Ankara’ya giderek mebus olarak yerini almıştı.

MUSUL’U TALEBİ SENARYONUN BİR PARÇASIMIYDI

Lozan’daki görüşmelerde Kürtleri doğrudan ilgilendiren en önemli başlık Musul konusuydu. Lord Curzon başkanlığındaki İngilizler, tarihsel olarak Musul merkezinin Arap olduğunu iddia ederken, vilayet genelinin büyük çoğunluğunun Kürtlerden oluştuğunu vurguluyordu.

Türk tarafı ise, halen de sıkça kullanılan ‘et ve tırnak’ tezini işleyerek, Kuzey Kürdistan’ın olduğu gibi Güney Kürdistan’ın da kendilerine bırakılmasını savunuyordu.

Türk heyeti başkanı İsmet İnönü’nün Lozan’daki bir oturumda “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi´ne girmiştir. Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar. Kürt halkı ve meşru temsilcileri, Musul Vilayeti’nde oturan kardeşlerinin anayurttan ayrılmasına razı değillerdir” demişti.

ERKEN SEÇİMLE MUHALİF KÜRT VEKİLLER TASFİYE EDİLDİ

Ancak İngilizlerin bu tezlere karşı çıkmasına rağmen Kürtlerin varlığını sadece Türkiye’ye karşı pazarlık unsuru olarak kullandığı da bilinen bir diğer gerçek. O dönemde konferansa Kürtler tarafından gönderilen ve talepler içeren başvuruların da sadece Türk heyetini sıkıştırmak için kullanılmıştı.

Mustafa Kemal’in Doğu Kürdistan hariç Kürtlerin büyük bir kısmını Türkiye’ye bağlayacak Musul’un alınması fikrini ne kadar samimice istediği bilinmese de, Lozan’daki görüşmelere ilişkin TBMM’deki Kürt vekillerin de tavır koyduğu biliniyor.

6 Mart 1923’te TBMM’deki bir gizli celse görüşmelerinde 63 Kürt milletvekilinin ‘Musul’suz bir Lozan’a karşı çıkacaklarını’ söylemeleri ve yine İkinci Grup olarak adlandırılan muhaliflerin karşı çıkacaklarının görülmesi üzerine Lozan’ın imzalanmasından hemen önce seçime gidilmişti.

1 Nisan 1923’te alınan ani bir kararla 28 Haziran’da yapılan seçimlerde Müdafai Hukuk Grubu olarak bilinen Mustafa Kemal yanlılarının tümü seçilmişti. Böylelikle, hangi şartlar kabul edilirse edilsin Lozan’dan çıkacak antlaşmanın onaylanması garantiye alınmıştı.

Sonuç olarak Türk heyeti, Musul sorununun İngilizlerle ayrı müzakerelerle çözmeyi öngören Lozan Antlaşması’nı 24 Temmuz 1923’te imzalamıştı.

ANADİLİN KULLANIMINI ÖNGÖREN MADDELER UYGULANMADI

Lozan’da Musul konusunu erteleyerek, 1925’teki Şex Said isyanından sonra zaten İngilizlere bırakan Türk heyeti, Türkiye sınırları içerisinde kalacak Kürtlerin haklarını da gündemden düşürmeyi başarmıştı. Ayrıca Lozan’da kabul edilen birçok maddenin dikkatle incelendiğinde zaten Kürtlerin de en azından anadil kullanımına ilişkin haklarını garanti ettiği anlaşılıyor.

Türkiye’de 1924 Anayasası’ndan itibaren başlayan Kürtlerin her türlü hakkının inkarına gerekçe gösterilen Lozan Antlaşması’nın aslında Kürtleri de ilgilendiren bazı maddelerinin bilinçli olarak uygulanmadığı da görülüyor. Antlaşmanın Türkiye’deki ‘azınlıkları’ ilgilendiren 37 ile 45’inci maddeleri arasındaki bölümünde, özellikle anadil başta olmak üzere birçok hakkın kullanımının sadece ‘dini azınlıklara’ özel bir belirleme olmadığı konusunda tesbitlerde bulunan araştırmacılar bulunmaktadır.

Bu tezi savunan araştırmacılar, bunun için özellikle ‘insan hakları’ teriminin henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde kullanılan ‘azınlık hakları’ bölümündeki maddelerin uygulanmaması yeterli olmuştu. Her ne kadar Türk devlet yöneticileri ‘azınlık’ olarak sadece ‘Hristiyan grupları’ gösterse de, Lozan Antlaşması’nın azınlıklara ilişkin maddelerinde açıkça ‘Türk olmayan herkesi’ ilgilendiren haklar bulunuyor.

Antlaşmanın ‘Azınlıkların Korunması’ başlıklı üçüncü kısmının 37. Maddesinde “Türkiye, 38.den 48.e kadar olan maddelerde belirtilen hükümlerin temel yasalar [Les Lois fondamentales] olarak tanınmasını ve hiçbir yasa, hiçbir yönetmelik ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve hiçbir yasanın, hiçbir yönetmeliğin ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlere üstün sayılmamasını yükümlenir” deniyor.

38’İNCİ MADDE FRANSIZCA’DAN TÜRKÇEYE ÇEVRİLİRKEN DEĞİŞTİRİLDİ

Türkiye’nin hiçbir şekilde çiğnememeyi vaat ettiği antlaşmanın 38. Maddesinin birinci fıkrasında genel bir tabirle de olsa özgürlüklerin korunacağı vaat ediliyor: “Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy, ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerini, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir.”

Ancak antlaşmanın Fransızca orijinal metninde ‘Türk halkı’ terimi geçmiyor, zaten bu terimin tüm milliyet, dil, soy veya dinleri kapsaması mümkün değil. Orijinal metinde, “Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy, ya da din ayırt etmeksizin, Türkiye’de yaşayan herkesin yaşam ve özgürlüklerini, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir” ifadesi yer alıyor.

39. maddesinin 4. fıkrası ise şöyle diyor: “Herhangi bir Türkiye yurtaşının, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, gerekse de din, basın yada her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği dili gibi kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.”

Aynı maddenin 5. fıkrası ise şu şekilde kabul edildi :

“Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçe’den başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.”

AZINLIKLARA İLİŞKİN MADDELER KÜRTLERİ DE KAPSIYOR

Türk dış politikası konusundaki çalışmalarıyla bilinen Baskın Oran’a göre bu maddeler dahi, Türkiye’nin aslında ‘azınlıklar’ adı altında sadece ‘Gayri-Müslim’ olarak adlandırılan halkların haklarını taahhüt etmediğini ve bunun Kürtler dahil diğer halkları kapsadığı görüşünde. Oran, bu grupları ve haklarının taahhüt altına alındığı madde ve fıkraları şöyle sıralıyor:

1-“Müslüman olmayan Türk uyrukları” (Md. 38 fıkra 3, Md. 39 fıkra I, Md. 49, 41, 42, 43 ve 44’ün tümü)

2- “Tüm Türk uyrukları” (Md. 39 fıkra 3 ve 4)

3- “Türkiye’de oturan herkes” (Md. 38 fıkra 1 ve 2, Md. 39 fıkra 2)

4- “Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyrukları” (Md. 39 fıkra 5)

Ancak tüm bu taahhütlere rağmen 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni sağlama alan Türk yönetici erki, 1924 anayasasıyla tüm bu sözlerini uygulamak bir yana, var olan hakları da geri çekmiştir.

ASURİ SÜRYANİ VE KELDANİLER’İN HAKLARI DA VERİLMEDİ

Kürtlerin ve diğer halkların haklarını Lozan’ı imzalayan ve varlığını garanti altına alana kadar dillendirerek zaman kazanan Mustafa Kemal ve ekibi, 1924’den sonra sürekli vurguladıkları ‘dini azınlıklar’ arasında da ciddi bir ayrımcılık yapmıştı.

Dini azınlıklara tanınan okullarını açma, dillerini ve kültürlerini geliştirme hakları Süryaniler, Keldaniler ve Nesturilerin yanı sıra yine ‘gayri-müslim’ olarak görülen Kürt Ezidilere de tanınmadı.

Süryanilerin Lozan Antlaşması’yla azınlıklara tanınan haklardan neden yararlandırılmadığı sorusuna Türk devlet yetkilileri, Süryani temsilcilerinin Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte bu haklardan feragat etmiş oldukları iddiasıyla cevap veriyorlar.

Oysa böylesi bir şey söz konusu bile değilken, olsa bile böylesi bir feragat olayı mevcutsa bile hukuken geçersiz olduğu biliniyor. Azınlık haklarının grup hakkı olmaktan ziyade birey hakkı olduğu gerçeği dikkate alındığında, bir bireyin hakkından mensubu olduğu grubun lider veya temsilcisinin feragat etme hakkı yoktur. Yine Lozan Antlaşması’nda bu hakların hiçbir yasa, kanun, yönetmelikle kaldırılamayacağı özenle vurgulanmıştı.

1,3 MİLYON RUM BİN YILLARDIR YAŞADIĞI TOPRAKLARDAN SÜRÜLDÜ

Lozan’dan sonra yeni kurulan devletin kısa süre sonra resmi politikaya dönüşecek ‘Tek devlet, tek vatan, tek din, tek dil ve tek millet’ söylemlerini hayata geçirebilmek için Kürtlerin ve diğer halkların inkar edilmesi gerekiyordu. Ayrıca yine bir tehdit olarak görülen Rumlar bir milyon 500 bin kişi civarındaydı,

Antlaşmaya ek olarak yapılan sözleşme uyarınca da bin yıllardır Anadolu’da yaşayan 1,3 milyon Ortodoks Rum topraklarını terk ederek, Yunanistan’a göçe zorlanmıştı. Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi olarak bilinen sözleşmeyle topraklarını terk edenler arasında sayıları 400 bini bulan ve büyük oranda Türkçe konuştukları bilinen Karamanlides Rumları da bulunuyordu. İstanbul’da yaşadığı tahmin edilen 100 bin kadar Rum muaf tutulurken, Batı Trakya’dakiler hariç Yunanistan’daki Türk ve Müslüman azınlıklar da Türkiye’ye göçe zorlanmıştı.

Türkiye 1921 yılında kabul ettiği Anayasa’yı Lozan anlaşması yapılıncaya kadar uygulamış, 24 Temmuz 1923 yılında Lozan anlaşmasının imzalanması süreciyle birlikte, 3 yıl boyunca Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yaşayan tüm halklara vadettiği ortak yaşamı, Lozan anlaşması ile kendisini güvenceye aldıktan sonra adım adım kaldırmıştır. 1924 yılında yapılan anayasa ile Türkiye’de yaşayan tüm halklar inkar edilerek, yeni bir Tek millet, tek devlet, tek dil, tek millet olarak adlandırılan Türk ulusunun yaratılmasının inşası süreci başlamıştır.

Bu süreçte Türklerle birlikte, işgale karşı direnişi örgütleyen Kürtler adım adım tasfiye edilmiş, katliamlar, sürgünler, imha ve yok etme politikaları uygulanmaya konulmuştur. Bu imha ve inkar politikalarına 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı-Zilan ve 1938 Dersim isyanı bir başkaldırı, bir isyan ateşi olarak ortaya çıkmış, Lozan’ın imzalanmasının üzerinden 94 yıl geçmesine rağmen bu isyan ateşi söndürülememiştir.

Bedran DENİZ / ANF

Related Articles