KORUMACILIK VE SERBEST DIŞ TİCARET ÜZERİNE

Dış ticarette korumacı politika izleyeceğini vaat eden Trump, yakın dönemin temel konularından olan ve kısa sürede küllerine terkedilen ‘küreselleşme’ tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Trump’un başkanlık seçimini sürpriz şekilde kazanması, vaadinin ABD’de karşılık bulduğunu gösteriyor.
‘Korumacılık’ ve ‘küreselleşme’ kavramları özünde kapitalizme içkin ve sistem içi bir tartışmadır. Meseleyi anlamak için tarihsel gelişimiyle ortaya koyak gerekiyor. 20. Yüzyıl başlarında dönemin iktisadi şartlarına bağlı olarak ABD’de, kıta Avrupa’sında ve çevre ülkelerde uygulanan korumacılık politikasına yakından bakalım.
Kapitalist üretim ilişkilerinin filizlendiği Batı Avrupa’da dönemin iktisatçıları, zenginliğin kaynakları üzerine yazıp çiziyordu. O dönemin temel tartışma konularından biri zenginliğin kaynağı nedir? Sorusuydu. Bu sorunun cevabı aynı zamanda iktisat okullarının da ayırt edici özelliklerin başında geliyordu.
Haçlı seferleri, Reform ve Rönans hareketleri, bilim, teknik ve denizcilikteki gelişmeler, ipek ve baharat yollarının Osmanlı’nın eline geçmesi, Avrupa’da yeni bir tüccar sınıfının ortaya çıkması….gibi bir çok neden, yeni zenginlik alanlarına ulaşmayı ve keşfetmeyi zorunlu kılıyordu. Zira o dönemde zenginliğin kaynağı Doğu’dur. Şartlar, maceracı kaşifleri ve tüccarları yeni yollardan zenginliğin kaynağına ulaşmaya zorluyordu.
Coğrafi keşiflerle yeni kara parçaları ve kıtalar bulundu . Buralar sömürge haline getirildi. Kıymetli madenler ve mallar (altın, gümüş, baharat…) Avrupa’ya akmaya başladı. Batı Avrupa, eş zamanlı olarak ekonomik, siyasal ve kültürel devrimler yaşıyordu. Yeni zenginlik merkezi hızla Batı Avrupa’ya kayıyordu. Ticari kapitalizmin iyice kök saldığı merkantilist dönemde iktisatçılar ve devlet yöneticileri, zenginliğin kaynağını değerli madenlerde görüyorlardı. Ülkeye daha fazla değerli madenler getirmek, ithalatı yasaklayıp, ihracatı artırmak, ülke içinde yerel paraları kullanmak, devletin bu konuda müdahalesini savunmak ve nihayetinde dış ticaretin fazla vermesini sağlamak merkantilizmin temel gayesiydi. J.B. Colbert, J. Bodins, De Sully ve Thomas Mun merkantilist ekolün önde gelen düşünürleriydi.
Zenginliğin kaynağı nedir? Sorusuna başka bir cevap Fizyokratlardan gelmiştir. Dr. François Quesnay, Anne R. Turgot, Victor R. Mirabeau, Dupont de Nemours bu ekolün önde gelen düşünürleridir. İktisadi düşünce tarihinde bütünlüğe sahip, tutarlı, bir yöntem izleyen, aynı zamanda da bir ekol niteliği gösteren düşünceler ilk kez fizyokratlar tarafından ileri sürülmüştür. Fizyokratlar, zenginliğin kaynağını toprak olarak görmüşlerdir. Fizyokratlara göre, doğal işleyişe devlet müdahale etmemeli, yalnızca sistemin düzgün işleyişini sağlamalıydı. Fizyokratlar, parayı ve değerli madenleri zenginliğin kaynağı değil, sadece işlemlerin yapılmasını kolaylaştıran bir araç olarak gördüler.
Adam Smith, David Ricardo, J. Baptiste Say, John S. Mill, Jeremy Bentham, Thomas Malthus gibi iktisatçıların temsil ettiği klasik iktisat ekolü, kapitalizmin olgunlaşmaya başladığı dönemde ortaya çıkmıştır. Karl Marx da klasik iktisatçılar arasında yer alır. Ancak emek-değer teorisi ile radikal bir iktisatçı olarak onlardan ayrılır.
Klasik iktisatçılar da, devletin dış ticaret fazlası vererek zenginleşeceğini düşünüyorlardı. Klasiklere göre devlet, iktisadi faaliyetlerden elini çekmeli ve piyasa işleyişini ‘görünmez bir ele’ bırakmalıydı. Mutlak üstünlükler ve mukayeseli üstünlükler teorisi ile dış ticaretin nasıl olması gerektiğini tartışıyorlardı. Eğer bir ülke, mutlak olarak bir malın üretiminde üstün konumda ise, üretiminde avantajlı olduğu malları satıp, diğer malları ithal etmeliydi.
Fakat bütün mallarda mutlak bir üstünlük yok ise, o zaman mukayeseli olarak bu mallardan hangisi avantajlı ise o mal ihraç edilmeli, diğerleri ithal edilmelidir. Bu şekilde dış ticaret fazlası ile ülkenin hazinesi büyüyecektir. Klasik iktisat ekolü ilkesel olarak serbest dış ticaretten yanadır. Kapitalizmin aşırı meta üretimi bu sonucu kaçınılmaz kılıyordu. Dış ticaret konusunda daha sonra ortaya çıkan iktisat ekolleri, bu temel üç ekolün türevleridir. Dönemin siyasi ve iktisadi koşulları göz önüne alınarak tali farklılıklar ortaya çıkmıştır.
Birinci Dünya savaşından sonra enkaza dönen kıta Avrupa’sının durumu, Sovyetlerin tarih sahnesine çıkması ve ABD’de ortaya çıkan 1929 iktisadi bunalımı da eklenince kapitalist ülkeler bir süreliğine de olsa içe yönelmek zorunda kalmışlardır.
Bağımsızlıklarını yeni kazanmış eski sömürge ülkeler için bu şartlar, kendi sanayilerini koruma ve gelişmeleri için göreli bir fırsat olmuştur. Türkiye’nin, 1930’larda devlet öncülüğünde başlattığı sanayileşme hamlesi de bu döneme denk düşer. Bebek sanayilerin gelişmesi için böyle bir korumacılığa ihtiyaç duyuluyordu. Korumacılık az gelişmiş olan ülkeler için kaçınılmaz bir sonuçtur. Zira bozulan dış ticaret hadlerinin düzelmesine, ithal malların talebinin azalmasına ve dolayısıyla iç üretimin gelişerek dışa bağımlılığın azalmasını sağlar. Bu günkü merkez kapitalist ülkeler de, geçmişte dış ticarete getirdiği sınırlamalarla ulusal sanayilerini korumuş, rekabet edebilir noktaya getirmişlerdir.
Korumacılık, sanayilerin dışa bağlı kalmadan, akılcı bir biçimde korunması, üretim güçlerini özendirip geliştirerek ve sanayi rejiminin kurulmasını sağlayarak istihdamın korunması ve yaratılmasına olanak verir. Doğaldır ki burada devlet önemli rol üstlenir. Ekonomiyi dış şoklara karşı aşılı hale getirip, bağışıklığının güçlendirilmesi gerekmektedir. Çevre ülke için elzem olan bu dış ticaret politikası, gelişmiş kapitalist ülkeler için pazarlarının sınırlandırılması anlamına gelir. Yani bir ülke gelişip, sanayileştikçe yeni pazarlara ihtiyaç duyar. Açılmak, aşırı meta üretimini çevre ülkelerde realize etmek ister.
Peki gelinen noktada dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkesi ABD, neden korumacılık politikası uygulayacağını vaat eden Trump’ı başkan seçti? Çünkü ABD bugün, en gelişmiş kapitalist ülke olmasına rağmen, bu üstünlüğünü her geçen gün Çin, Hindistan gibi ülkelere kaptırıyor. Yaklaşık beş yüz yıl sonra zenginliğin kaynağı yeniden Doğu’ya kayıyor. ABD, bu avantajı korumak için 19. Yüzyılın sonlarındaki H. Carey’in fikirlerine farklı bir noktadan geri dönüyor.
ABD’nin bugün tekrar korumacılığa dönüş yapma ihtiyacı, çevre ülkelerininkinden farklılık arz etmektedir. Çünkü ABD’nin bebek sanayileri koruma gibi bir sorunu yok. ABD’nin sorunu, dünya ticaretinde diğer rakiplerle rekabet etmek için maliyetleri azaltmaktı. Bunun için yatırımlarını, işgücü maliyetleri ve vergi avantajı olan Çin, Hindistan, Tayvan, Tayland, Malezya ve diğer uzak doğu ülkelerine kaydırmış olmasından kaynaklanıyor. Bunu İngiltere, Fransa, Almanya da yapıyor elbette. Muhtemelen bu ülkelerde de önümüzdeki seçimlerde özellikle milliyetçi partiler benzer bir politika güdeceklerdir.
Sonuçta korumacılık ve serbest dış ticaret politikası, kapitalist sistem içinde bir biriyle çatışan değil, birbirini tamamlayan ve kaçınılmaz bir süreçtir. Başlangıçta her ulus devlet, sanayisini ve tarımını geliştirmek ve dış etkilerden korunmak ister. İngiltere, Fransa ve Almanya bunu yapmıştır. Korundukça ve geliştikçe de dışa açılmak, hakim olmak ve pazarı ele geçirmek ister. Sistem tıkandığında tekrar katı korumacılığa dönebilir. Bu ana eksenden sapma değil, bir konjonktüre işaret eder. Bugüne kadar hiçbir ülke dış ticarette tek bir politika uygulamamıştır. Hatta ibre her zaman korumacılıktan yana ola gelmiştir. Korumacılık ve serbest dış ticaret iç içe giden karmaşık bir süreçtir. Gerisi retoriktir.

Related Articles