KÖH’nin Türkiyelileşme Projesi : HDK/HDP

Bu günlerde yoğun bir biçimde tartışılan konulardan biri de HDK/HDP’nin “Türkiyelileşme stratejisi”nin başarısı.

Bu konuda tarafsız ve dürüst yaklaşımından kuşku duymadığımız “Artı Gerçek” gazetesi bile konuyu “Türkiyelileşme Nefes Alamıyor” başlığıyla ele aldı.

Seçtikleri başlık, hem görüşlerine başvurdukları insanların, hem de parti kadrolarının en çok üstünde durdukları sorunu iyi özetliyor.

Elbette, “7 Haziran” başarısının ardından HDK/P ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne (KÖH) yöneltilen kapsamlı ve şiddette sınır tanımayan tasfiye operasyonu, bu gün partinin ve benim gibi partinin destekçisi olan milyonlarca insanın karşısındaki en temel sorun.

Şu ana kadar yasadışı biçimde rehin alınıp, hapse tıkılan eşbaşkanlarımız ve milletvekillerinin yanısıra binlerce kadro, parti yöneticisi de tutuklu.

Kısacası devlet, KÖH’ni ve partiyi felç etmeye, ya da MGK’da operasyona koydukları isimle “çöktürmeye” çalışıyor.

Fırat’ın batısındaki parti kitlesinin ve kadrolarının önemli ölçüde partiden ve çalışmalardan uzaklaşmış olması resimdeki olumsuzluğu derinleştiren bir başka etken.

Fırat’ın doğusunda ise devlet, öz yönetim direnişleri sürecinde halka Batı’dakiyle kıyaslanmayacak şiddette bir bedel ödetti; intikam almayı da sürdürüyor.

Parti de bu gerçeğe uygun, özenli, temkinli bir kitle çizgisi izlediği için, bölgede genel bir atalet görüntüsü hakim.

Ancak öyle veya böyle bütün bu gelişmeler, partinin sorgulanmasını, hatta yenilgi tartışmasını kışkırtıyor.

Türkiyelileşmek

Şimdi soralım, hatırlayan var mı?

Aslında Türkiyelileşmek ne anlama geliyordu?

Hangi amaçla kullanılmıştı?

Bu yazıyı düşünmeye başladığımda ben de ilk olarak Hz. google’a danıştım elbette. Yukarıdaki sorulara derli toplu yanıt veren bir yazı aradım.

HDP ve HDK’nın resmi sitelerine baktım.

Bu kavramı çerçeveleyen, özetleyen ya da uzun uzun anlatan tek bir kaynağa rastlayamadım.

Acaba KÖH, o güne kadar Türkiye’de yürüttüğü mücadelenin Batı’ya, Kürt olmayanlara ulaşmadığına dair bir özeleştiriyi mi ifade etmek istemişti?

Ya da hareket, 78 yılında kuruluşundan itibaren sahip olduğu “ayrı örgütlenme” politikasının bitişini mi anlatmak istemişti.

Yoksa bu, yalnızca KÖH dışından projeye yakıştırılan bir sıfat mıydı?

Terime yüklenen yaygın ve dolaşımdaki anlamları iki ana küme içinde toplamak mümkün.

Bunlardan birisi terimi KÖH’nin Fırat’ın batısını kucaklama becerisi ve yeteneği olarak anlayanlar. Buna tekrar döneceğim.

Diğeri ise; HDP’nin PKK etkisinde kaldığını ve bundan kurtulması gerektiğini ileri süren liberal demokrat kesimin yaklaşımı.

Siyasette şiddete karşı olduğunu ve gerçekçi olmak gerektiğini söyleyen, çoğu anti kapitalist olduğunu ileri sürse de, ilk aşamada temiz, iyi, adil bir kapitalizmden öte bir vizyonu olmayan bu kesim, Türkiyelileşme kavramını, HDP’nin PKK ile arasına stratejik bir mesafe koyması olarak anlamlandırmayı tercih ediyor.

Bunun için de kuşattıkları parti yönetimi nezdinde ciddi bir mücadele veriyorlar.

Bugüne kadar kısmen başarılı olduklarını da teslim etmek lazım.

Mücadeleyi kazanırlarsa HDK/HDP yeni bir muhalefet biçimi, içeriği olmaktan çıkıp, 19.yy sol sosyal demokrat partilerinden birine dönüşür ve dağılır.

Terimin anlamını KÖH’nin tanıdığım tecrübeli, yetkili bazı isimlerine sordum.

Onlar da KÖH’nin iç yazışmaları ve metinlerinde var olduğunu söylese de, bu konuyu başlıca ele alan, bu yazıda referans gösterebileceğim bir çalışmadan söz edemediler.

İçlerinden birinin yolladığı mailde geçen bir cümle ise, meselenin özünü iyi anlattığı için buraya aktarıyorum.

“Hareketin iç eğitim, toplantı ve kongrelerinde salt Kürt halkını esas alan bir özgürlük arayışı değil; diğer halklarla birlikte mücadele ve birlikte yaşama perspektifi esas alınır ve böyle öğretilir. Ayrıca salt Türkiye için değil, İran, Suriye ve Irak için de aynı bakış geçerlidir.”

 

Yeni Paradigma

KÖH, Öcalan’ın ortaya koyduğu, reel sosyalizm özeleştirisi ve buna alternatif olarak geliştirdiği “yeni paradigma” çerçevesinde, oldukça uzun bir süreden beri, yalnızca Kürtlerin özgürlük hareketi olarak yaşamıyor.

Kendilerine Ortadoğu’daki bütün kadınların, ezilenlerin, yoksulların ve kültürlerin özgürlük hareketi olarak bakıyorlar.

Bunun doğal sonucu olarak, Türkiyelileşmeleri, Suriyelileşmeleri, Iraklılaşmaları, İranlılaşmaları, epey önce başlayıp; devam eden süreçler.

Kaldı ki, Suriye’de KÖH’ün 2011’den günümüze izlediği gelişme çizgisi, bunun son derece çarpıcı, olumlu bir örneğini oluşturuyor.

Son yıllardaki uluslararası çalışmalarına baktığımızda, bu perspektifin gereği olarak Öcalan’ın yeni paradigmasının bütün kurucu metinleri en az dört beş dile çevrildi. Dünya’nın birçok ülkesinde konferanslar, sempozyumlar organize ediliyor.

Buna paralel olarak Kürt kadın özgürlük hareketi de Öcalan düşüncesinin omurgasını oluşturan kadın özgürlüğü meselesini, yine Öcalan’ın “Jineoloji” kavramı ekseninde uluslararası bir zemine taşımaya çalışıyorlar.

Batı üniversitelerinde Jineoloji kürsüleri kuruluyor, özel dergiler yayınlanıyor, uluslararası sempozyumlar organize ediliyor.

Aslında hareket bir yandan Kürdistan’ın bütün parçalarında, diğer halkların emekçileri, ezilenleri ile birlikte mücadele geliştirme; öte yandan da Dünyalılaşma doğrultusunda da ciddi bir çaba içinde.

 

Programsız siyaset olur mu?

Şimdi başarısızlık veya yenilgi meselesine tekrar dönelim.

06 Kasım 2015’de – yani tam bir yıl önce- blogumda, “Kusursuz Fırtına ve HDP” başlığı altında bir durum değerlendirmesi ve öneriler paylaşmışım.

Yaşayarak biliyoruz ki, geçtiğimiz bir yıl içinde “kusursuz fırtına”, şiddeti ve etkisi azalmaksızın sürdü.

Yeni İktidar Bloku (YİB), KÖH’e karşı yürüttüğü “çöktürme” operasyonunun kapsamını, geçmişten farklı olarak, esas olarak misak-ı milli sınırları içinde değil, bütün Ortadoğu sathında planlamaya ve uygulamaya başladı.

Çünkü KÖH’nin artık Türkiye Kürdistanı’ndaki bir oluşum olmadığını, Ortadoğu çapında bir oyun kurucu haline geldiğini çok iyi anlamış durumdalar.

Son altı ay içinde olup bitenleri hatırlamak bile iki tarafın stratejik kapsamlarını anlamak için yeterli olabilir.

Türk devleti Rusya ile Musul, Şehba takası yapıyor; KÖH Rakka’yı düşürüyor.

Rakka düşmek üzereyken Türk devleti Afrine saldırıyor, cephe çoğaltıp, DSG’nin gücünü bölmeye çalışıyor. Bunun üzerine DSG Rakka’da durmuyor Deyr Ez Zoru da  özgürleştiriyor.

Devlet, Öcalan’ı mutlak tecride alıyor, KÖH Dünya çapında, çok az lidere yapılabilen “Öcalan’a Özgürlük” kampanyasını başlatıyor.

Türk devleti KÖH yöneticilerine suikast planlıyor, KÖH MİT’i yemleyip, çok üst düzey yöneticilerini esir alıyor.

Devlet, Kandile kesintisiz hava operasyonları yapıp, “medya savunma alanları”nda alan hakimiyeti sağlamaya kalkışıyor; KÖH, olağan kongre toplayıp resim çektiriyor.

Ya da Türkiye sınırları içinde çok önemli kalekollara eşzamanlı baskın yapıp, sayıca ciddi kayıplar verdirip, buraları fiziken kullanılamaz hale getiriyor; videolarını yayınlıyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, net görülebilmesi için, tarafların hamlelerini, diğer bağlamlarından ve dolayımlarından soyutlayarak yazdım; ama savaş özetle böyle cereyan ediyor.

Aslında KÖH’nin son kongresinde belirledikleri strateji ve taktik hedefler bu açıdan ilginç.

“Bakur’da zafer, Rojhilat’da hazırlık, Başur’da müdahale, Rojava’da inşa.”

Bakur, yani Türkiye Kürdistanı’nda zafer hedefi, fıratın batısındaki muhalefetin hali pürmelalini görmeden mi, yoksa buna rağmen mi kullanıldı; henüz bilmiyoruz?

Oysa bütün cephelerdeki mücadeleye birlikte baktığımızda tek kayda değer tıkanıklık, Fırat’ın batısını kucaklama, burada genişleme ve büyüme çabasında görülüyor.

Buna rağmen ne tür bir zaferden söz ediyor olabilirler?

İşte burada “kusursuz fırtına” başlıklı yazıda söz ettiğim stratejik “asimetri” sorununa geliriz.

Sömürgeci devletin ideolojik habitatında yaşayan halklarla, sömürge halkın arasında, politizasyon, bilinç, örgütlülük düzeylerinden kaynaklanan fark.

Böyle baktığımızda “Bakur’da zafer” hedefinin iki anlamı olabilir.

Birisi, “Türklerin bize ayak uydurmasını beklemeyelim, bölgesel olarak gerekeni yapalım”; diğeri ise “İki coğrafya arasındaki uyumu sağlamak için birlikte mücadelenin araçlarını ve biçimini reorganize edelim.”

İkisi birden olmaz mı; imkansız değilse de çok zor.

Hendek savaşı döneminde gördük ki, bölgede gereğini yapmak, HDP habitatındaki bütün fay hatlarını hareket geçirdi.

Şu an Gülmen ve Özakça için mi; Öcalan için mi kampanya yapmak önceliklidir?

Varolan sınırlı kaynakları hangi kampanyaya yönlendirmeliyiz?

İkisini parelel ve birbirini besleyen biçimde sürdürebilir miyiz?

Gelir yine malum asimetriye dayanırız.

İşte bu noktada özgül gerçekliğimizin yarattığı sorunun salt strateji taktik ve örgütsel formlar sorunu olmadığı, en temel eksiğimizin farklı bilinç ve örgütlülük düzeylerinin amaç, hedef ve dil birliğini nasıl sağlayabiliriz sorusu önümüze gelir?

 

Programsız Siyaset Olmaz

Hangi eğilim veya düşünceden olursanız olun, siyasetin bir sabiti vardır; kitle çalışması. İster burjuva, ister sosyalist, ister faşist, bütün partilerin amacı kitlesel güç olmaktır. Bunun yolu da kitlelerin reel sorunlarına, ihtiyaç ve beklentilerine yanıt vermekten geçer.

“İdeolojinizin” değerini ve doğruluğunu, halkın karşı karşıya olduğu sorunlara ürettiğiniz pratik, somut çözümlerle kanıtlarsınız.

Yanıtlar, pratik, gerçek bir soruna çözüm söylerken, aynı zamanda onu biçimlendiren zihniyeti de içerir ve temsil ederler.

Aksi halde halkın sizinle politik bir ilişki kurması imkansızdır.

En sıcak somut örnekten yola çıkalım.

Eğitim sistemi lime lime dökülüyor.

Peki bunun sebebi salt AKP’mi? Hayır Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye’de eğitim sistemi bizler için kabul edilemez bir içerikte.

Sermayenin çıkarına, halkın zararına.

Kuruluştan 2002 ye kadar süren eğitim modelini önümüze koyalım, yanına o günden bu yana kırk kez değişse de AKP nin sisteminin esaslarını yanına koyalım.

Bir tanesi dinci diğeri laik ama her ikisi de eşitsiz, cinsiyetçi, ırkçı ve kapitalizme ara eleman yetiştirmeye endeksli.

Peki tarihen bu güne kadar sol olduğunu iddia edenlerin ortaya koyduğu bir eğitim modeli biliyor musunuz?

Özerk üniversite sloganı atılalı kaç yıl olmuştur?

Üniversite ve lise gençliği olarak Türkiye’nin bütün sol tarihini omuzladık da, bu alanda elde ettiğimiz tek bir kazanım oldu mu?

Siz bu soruyu, sağlık, ulaşım, çalışma yaşamı, ekonomi vb. bütün alanlara uygulayın; yanıt belli.

Peki neden?

Neden “başka bir dünya mümkün” diyen bizlerin, o dünyaya bizi yaklaştıracak, başka bir dünyanın mümkün olduğunu kanıtlayacak modellerimiz yok?

Bu partiler, neden kuruluyor, diğerlerini sormuyorum bile, HDK/HDP’nin varolma amacı nedir?

Bize ışık tutan hala 11. Tez değil mi? Dünyayı değiştirmek istemiyor muyuz?

12 Eylül öncesi bütün sol örgütlerde yöneticilere program, parti sorduğunda, kimseye açıklanamayan bir kıvam vardı ve o günün gelmesi beklenirdi.

Kimse de bu mistik kıvamı sorgulayamazdı.

KÖH, 40 yıldır var, HDP yıllardır %10 ların üstünde bir parti.

Peki biz neyi, hangi kıvamı bekliyoruz?

Rojava’da PYD 2012’de anayasasını ortaya koydu, arkasından ekonomi programını ortaya koydu.

Cehennemin gözünde inatla bu programları sürdürdü, geliştirdi, yaygınlaştırdı.

Gelinen noktada artık Rojava yerine çok geniş bir coğrafyadan Demokratik Suriye Federasyonu diye söz ediliyor.

Sonuç; feodal arap aşiretleri bile her özgürleştirilen kasabada, şehirde DSF’na katılmaya, hareketin modelini kendi yerleşimlerinde uygulamaya başladılar.

Türkiye’de bir avuç entellektüelin tartıştığı, CHP kitlesinin tüylerini kaldıran öz yönetim, adem-i merkeziyetçilik, Suriye’de milyonlarca insanın gündelik yaşamının parçasına dönüşmüş durumda. Toplum Sözleşmelerinde doğrudan demokrasi diye güvence altına alınmış.

İnanmak istemeyen Kuzey Suriye’de ilk aşaması komün seçimleriyle başlayan (22.09.2017), ikinci aşaması yerleşim meclisleri seçimleriyle sürecek, son aşaması bölgesel parlementonun seçimiyle sonlanacak takvimi incelesin.

Bütün emperyal güçler neden Ortadoğu’da projesi olan tek gücün “Kürt Özgürlük Hareketi” olduğunu itiraf etmek zorunda kalıyor?

Eğer KÖH, Bakur’da Fırat’ın batısında da zafer istiyorsa, bunun birinci şartı, “apocu perspektife” büyük haksızlık olan “kimlik siyaseti” algısını aşacak, DTK gibi bir muhalefet blokunu ülke çapında yaratacak, dil, ritm ve amaç birliğini sağlayacak programı ortaya koymasıdır.

Bunun amaca uygun yolu ve aracı da kongre siyasetine dönmek; adem-i merkeziyetçi bir modelle örgütlenmek, meslek meclisleri öncülüğünde alternatif bir “demokratik ulus” programını ve anayasasını yazmaktır.

Böylece HDP sözcülerini de siyasal tarz anlamında bir gün “kürtçe” bir gün “türkçe” konuşmaktan kurtarabiliriz.

Aksi halde, Bakur’u bilemem ama Fırat’ın batısında zafer değil bir yenilgiden söz ediyor olacağımız bence kesindir.

Related Articles