Kenzaburo Oe: “Romanlarımı bir konu hakkında ders vermek için yazmıyorum.”

Şu anda bir inancım yok ve gelecekte de olacağını sanmıyorum. Ama ateist de değilim. Seküler bir insanım. Ahlaklılık da diyebilirsiniz. Yaşamım boyunca, her zaman bilgi edindim fakat akılcılık, düşünce ve deneyimle. Mantıksal bir insanım ve sadece kendi deneyimlerime göre hareket ediyorum.”

Sarah Fay

Kenzaburo Oe, 1935 yılında Şikoku adasındaki bir köyde doğdu. Geleneklerine bağlı bir taşra ailesinde imparatorun Tanrı olduğuna inandırılarak büyüdü. Ta ki Japonya’nın müttefik güçlere yenildiğini ve teslim olduğunu, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğini radyoda imparator Hirohito’nun kendi ağzından duyduğu zamana kadar. Bu olay ve ardından babasının ölümü ona, dünya algısını değiştiren kayboluş ve yıkım duygusunu hissettirmişti. Köyünden ayrılarak Tokyo Üniversitesi’nde Fransız Edebiyatı eğitimi aldı. 1963 yılında oğlu Hikari beyin fıtığı nedeniyle engelli olarak doğmuştu. Oe ve eşi, ilk önce Hikari’nin yaşamayacağını, yaşasa da ileri derecede engelli olacağı için çocuğun yaşamamasına karar vermişlerdi ama o arada Oe, Hiroşima’da ölenler için yapılmış bir anıtı ziyaret etmiş ve bu fikirden vazgeçmiştir. Geçmişte yaşadığı olaylar ve oğlu Hikari ile yaşadığı deneyimler Oe’nin hem kişisel hem de edebiyat hayatındaki en etkili olaylardır. Bu olayların kitaplarındaki etkisiyle Japon edebiyatında kendine özgü tarzıyla önemli bir yer edindi, 1994 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

Oe, belirli konulara ciddi şekilde hayatını adamıştır. Hiroşima atom bombası kurbanları, Okinawa halkının mücadeleleri, engelli kişilerin karşılaştığı zorluklar, bilimsel hayatın disiplini… Japonya’da en ünlü yazarlardan biri olmasının, önemli bir aktivist olmasının yanı sıra, Oe’nun mizahçı bir yönü de var. Daima alçak gönüllü ve neşeli biridir. Spor giyinir, sürekli hareket halindedir ve gülümser. Oe’nun evi de kendisi gibi rahat, sade ve doğal. Zamanının çoğunu oturma odasındaki koltuğunda el yazması sayfalarla, kitaplarla ve bir düzine klasik, jazz müzik albümleriyle birlikte geçiriyor. Batılı tarzdaki evi, eşi Yukari tarafından tasarlanmış . Evleri bir zamanlar Akira Kurosawa ve Toshiro Mifune’nin de yaşadığı Tokyo banliyösünde bulunuyor. Küçük oğulları ve kızları büyüyüp kendi düzenlerini kurmuş. Oe ve Yukari ise evlerinde, 44 yaşındaki zihinsel engelli oğulları Hikari ile yaşıyorlar.

Kurgusunun pek çoğunu, iki romanında (Kişisel Bir Sorun ve Sessiz Çığlık) ortaya çıkan temaların bir dışavurumu olarak tanımlıyor. 1964’te yazdığı Kişisel Bir Sorun kitabı, engelli bir çocuğun doğumuyla bir babanın yaşadığı şeyleri/deneyimleri konu alır. 1967’de yazdığı Sessiz Çığlık kitabı ise Japonya’da savaş sonrası modern hayatın ve köy hayatının arasındaki çatışmayı konu alır.

Eğer, Oe’nun eserlerini iki kategoriye ayırıp inceleyecek olursak ilk kategori, “Delilikten Kurtar Bizi (1976), The Pinch Runner Memorandum (1976), Ayağa Kalk Genç Adam (1986) ve Sessiz Yaşam (1990) gibi romanlar ve öykülerden oluşmaktadır. Bu eserlerin hepsinin, Hikari’nin doğumuyla Oe’nun yaşadığı kişisel deneyimlerin bir bağı bulunmaktadır. Anlatıcı genelde yazarın kendisidir, oğlunun ismi ise Mori, Eeyore ya da Hikari’dir. Fakat anlatıcı, Oe ve eşinin aldığı kararlardan daha farklı kararlar alır.

İkinci kategori ise, Prize Stock (1958), Nip the Buds, Shoot the Kids (1958), and Somersault (1999) ve Sessiz Çığlık’tan oluşuyor. Bu eserleri ise, Oe’nun annesi ve anneannesinden duyduğu halk ve mitolojik hikâyelerden oluşmaktadır. Genellikle bir toplulukta yaşamak uğruna yaratılan kendini kandırmayı incelemek zorunda kalan bir anlatıcı vardır.

Hayatı ve eserleri hakkında kısaca anlatılanlardan sonra şimdi sırada kendisiyle yapılan söyleşi var:

Yazarın işi aslında palyaçonun yaptığı şeyi yapmaktır. Acı hakkında da konuşan bir palyaço…”

Sarah Fay: Daha önceki kariyer hayatınızda, pek çok kişiyle röportaj yaptınız. İyi bir konuşmacı mısınız?

Kenzaburo Oe: Hayır, hiç iyi bir konuşmacı değildim. İyi bir konuşmacı, daha önce söylenmemiş bir konuyu, herhangi bir şeyi gün yüzüne çıkarır. Yeni bir şeyi ortaya çıkarma yeteneğim yok, sanırım o yüzden iyi bir konuşmacı değilim. 1960’da Başkan Mao’yu ziyaret etmesi için seçilen beş Japon’un olduğu bir gruptaydım. ABD-Japonya Güvenlik Anlaşmasına karşı protesto hareketinin bir parçası olarak oradaydık. Beş kişi arasında en küçük bendim. İlk röportajımdı. Bize soru sormak için izin verilmedi ve doğrudan bizimle konuşmak yerine Başbakan Zhou Enlai ile konuştu. Sürekli kitaplardan birebir alıntı yaparak kendini anlattı. Çok sıkıcıydı. Ve bir kutu dolusu sigarası vardı, bayağı çok sigara içiyordu. Konuştuklar esnada Zhou, Başkan Mao’yu şakayla karışık şekilde sigaralardan uzak tutmaya çalışıyordu ama Mao uzanıp almaya devam ediyordu. İkinci deneyimim ise Sartre ile olmuştu. Paris’e ilk gelişimdi. Saint-Germain-des-Prés’de küçük bir oda tuttum. Yerleştiğimde, kulağıma gelen ilk sesler, göstericilerin sokakta attıkları “Paix en Algérie (Cezayir’e Bağış)”sloganları olmuştu. Sartre, hayatımda önemli bir figür olmuştu. Mao gibi, o da aslında önceden basılmış bazı şeylerini tekrarlamıştı. Bu sırada not almayı bırakmıştım. Sadece söylediği kitaplarının isimlerini yazıyordum. Ayrıca, insanların nükleer savaşa hayır demeleri gerektiğini söylemişti. Fakat Çin’in nükleer silahlara sahip olmasına olumlu bakıyordu. Bu noktada Sarte’ye katılamamıştım. Bütün dediği, “Diğer Soru” olmuştu.

SF: Bir Japon televizyon kanalı için Kurt Vonnegut ile röportaj yapmadınız mı?

OE: Evet, 1984 yılında PEN konferansı için Japonya’ya geldiğimde yapmıştım. Fakat çok farklıydı, konuşmada iki yazar vardı. Vonnegut mizah ruhu içinde derin fikirlerini ifade eden ciddi bir düşünürdü. Fakat, kendisinden önemli bir şey de çıkaramamıştım. Yazarlar ile yazışma yoluyla açık fikirler elde etmede daha başarılıydım. Bir keresinde Noam Chomsky bana şöyle bir şey demişti: “Küçük bir çocukken, yaz kampındaydım. Ve orada şöyle bir duyuru vardı. ‘ABD bombayı attı ve Müttefik kuvvetlerinin zafer kazanacağını bildirdi.’ Diğerleri bunu kutlamak için ateş yakarlarken, ben ormana gidip bütün gece orada tek başıma oturmuştum.” Chomsky’e her zaman saygı duymuşumdur. Fakat bunu söylediğinde, ona daha da fazla saygı duydum.

Japon ordusu Okinawa dışındaki iki küçük adada yaşayan tüm insanların intiharını emretti. Amerikalıların çok vahşi olduğunu, kadınlara tecavüz edip erkekleri öldürdüğünü ve bu yüzden Amerikalılar topraklarına sahip olmadan kendi kendilerini öldürmelerinin daha iyi olduğunu söylemişlerdi. Ve Amerika’nın topraklara ayak bastığı gün beş yüz bin kişi intihar etmişti.

SF: Genç bir adam olarak, kendinizi anarşist diye adlandırmıştınız. Hâlâ kendinizi öyle görüyor musunuz?

OE: Prensip olarak anarşistim. Kurt Vonnegut bana bir keresinde kendisinin Hz. İsa’ya saygı duyan bir agnostik olduğunu söylemişti. Ben de demokrasiyi seven bir anarşistim.

SF: Siyasi etkinlikleriniz size hiç zarar verdi mi?

OE: Şu anda, Okinawa Notları’nda hakaret etmekten yargılanıyorum. İkinci Dünya Savaşı’na dair en önemli anılarım atom bombasının kullanımı ve 1945’te Okinawa toplu intiharları. İlk başta, Hiroşima Notları’nı daha sonra Okinawa Notlar’ını yazdım. Okinawa Savaşı’nda Japon ordusu Okinawa dışındaki iki küçük adada yaşayan tüm insanların intiharını emretti. Amerikalıların çok vahşi olduğunu, kadınlara tecavüz edip erkekleri öldürdüğünü ve bu yüzden Amerikalılar topraklarına sahip olmadan kendi kendilerini öldürmelerinin daha iyi olduğunu söylemişlerdi. Ve Amerika’nın topraklara ayak bastığı gün beş yüz bin kişi intihar etmişti. Büyükbabalar oğullarını, kocalar karılarını öldürmüştü. Adada konuşlandırılan birliklerin liderinin bu ölümlerden sorumlu olduğunu savunmuştum. Okinawa Notları, yaklaşık kırk yıl önce yayınlandı ama yaklaşık on yıl önce, Nanjing Katliamı ve Okinawa intiharları gibi 20. yüzyılın başında Asya’da işlenen zulümlerde Japonya’yı suçlayan ifadeleri ortadan kaldırmak için tarih kitaplarını gözden geçiren ulusalcı hareket başladı. Okinawa’da işlenen Japon suçu hakkında yazılmış olan pek çok kitap var fakat sadece benimki hâlâ basılı halde. Muhafazakâr karşı taraf, bir hedef tahtası arıyordu ve beni seçmişlerdi. Kitabın 70’li yıllarda yayınlandığı göz önünde bulundurulduğunda, bana karşı yapılan sağ kanat saldırısı, imparator ibadetinde yeniden dirilişin bir parçası olarak çok daha milliyetçi görünüyor. Adalarda yaşayan insanların imparator için gösterdikleri o güzel vatanseverlik duygusundan öldüğünü iddia ediyorlar.

SF: 1994 yılında Kültür Hükümetinin reddedilmesinin imparator ibadetine karşı etkili bir protesto olduğunu düşünüyor musunuz?

OE: Düşmanlarımın –temel anlamındaki düşman kelimesinin– olduğu ve Japon toplumu-kültürü içinde şekil aldıkları yerde bir farkındalık yaratmak adına etkiliydi. Öte yandan, diğer katılımcılar tarafından gelecek reddetme yollarının açılması adına etkisizdi.

SF: Hiroşima Notları ve Kişisel Bir Sorun eserlerinizi aynı anda yayınladınız. Sizin için hangisi daha önemliydi?

OE: Hiroşima Notları’nın, Kişisel Bir Sorun’dan daha fazla konuyu ele aldığını düşünüyorum. Başlığından anlaşıldığı üzere, Kişisel Bir Sorun ise benim için daha önemli konularla ilgili. Kurgu olsa bile. İkisi de kariyerimin başlangıç noktası. Oğlum Hikari ve Hiroshima hakkında sürekli aynı şeyleri yazıp durduğumu söylüyorlar. Ben sıkıcı bir insanım. Çok fazla edebiyat okurum, çok fazla düşünürüm fakat Hikari ve Hiroşima hakkında. Hiroşima’yı göz önünde bulundurursak, ben bu olayı tek başıma yaşadım. 1945’te Shikoku’da bir çocukken hem de. Ardından da bomba kurbanlarıyla röportajlar yaparak bir şeyler öğrendim…

Yeniden yazıp yazıp duran bir yazarım. Her şeyi düzeltmeye son derece meraklıyım. Eğer notlarıma bakarsanız, ne kadar çok değişiklik yaptığımı görürsünüz.

SF: Romanlarınızda, siyasi görüşlerinizi iletmeye çalışıyor musunuz?

OE: Romanlarımda değil de makalelerimde çalışıyorum. Romanlarımı bir konu hakkında ders vermek için yazmıyorum.

SF: Yazı yazma konusunda herhangi bir ilham kaynağınız var mı?

OE: Yeniden yazıp yazıp duran bir yazarım. Her şeyi düzeltmeye son derece meraklıyım. Eğer notlarıma bakarsanız, ne kadar çok değişiklik yaptığımı görürsünüz. Yani temel prensiplerimden biri, “farklılıkla tekrar”dır. Önceden yazmış olduğum bir çalışmaya farklı açıdan bakmaya çalışarak yeni bir çalışma yaratmaya başlarım. Bir kez daha farklı rakiple kavga etmeye çalışırım. Daha sonra, elde ettiğim taslağı alıp üzerinde ayrıntılı bir şekilde çalışmaya devam ediyorum ve bunu yaparken eski eserlerin izleri yok oluyor. Bu ayrıntı, bir romancının öğrenmesinin gereken en önemli şey bence.

SF: Ayrıntılara fazla girdiğiniz zaman, bunu nasıl anlıyorsunuz?

OE: Aslında bu bir sorun teşkil ediyor. Ayrıntılara girmek, girmek, girmek… Okuyucularım her sene daha da azalıyor. Tarzım zor, çarpık ve karmaşık hale geldi. Çalışmalarımı geliştirmek, yeni bir bakış açısı elde etmek adına bu, benim için gerekliydi. Fakat on beş yıl önce, ayrıntılama yönteminin bir romancı için doğru yöntem olup olmadığı konusunda şüpheye düştüm. Temel olarak, iyi bir yazarın kendine has bir tarzı vardır. Doğal, derinlerden gelen bir ses vardır. Ve bu ses, el yazısının ilk taslağında ortaya dökülür. İlk taslak üzerinde ayrıntılama yaptığında, o doğal, derin sesi güçlendirmeye ve basitleştirmeye devam eder.

SF: Neden bu sese zarar vermek istiyorsunuz peki?

OE: Çünkü, Japon edebiyatında yeni bir tarz yaratmak istedim. Yaklaşık yüz yıl önce başlayan modern Japon edebiyatında böyle bir tarz yoktu.

SF: Romanlarınızdan bazılarında, entelektüel bir projeyi kabul ettiniz; çalışmaları genelde obsesif bir şekilde ve iyice dalarak okunan bir eser olan bir şair… Ayağa Kalk Genç Adam’da Blake karakteri, Somersault’da R.S. Thomas karakteri, Cennetin Yankısı’nda Kim Chi Ha. Bu amacınız ne için?

OE: Romanlarımdaki bu fikirler, o sırada okuduğum filozofların ve şairlerin fikirleriyle bağlantılı. Bu fikir aynı zamanda, önemli olduğunu düşündüğüm yazarlar hakkında insanlara bir şeyler anlatmama yardımcı oldu.

SF: Akademik bursu ve edebiyat teorisini, eğitim hayatınıza dahil etmeniz ilginç. Amerika’da, edebi eleştiri ve yaratıcı yazma özellikle pek çok bölüm için bayağı özel dersler.

OE: Her şeyden önce akademisyenlere saygı duyuyorum. Çok kısıtlı bir alanda çalışma mücadelesi vermelerine rağmen, belirli yazarları okumanın yaratıcı yollarını doğru şekilde geliştirmenin bir yolunu buluyorlar. Geniş kapsamlı düşünen bir romancı için, böylesi bir bakış açısı yazarın eserini anlamanın daha kesin bir yolunu sunar. Blake, Yeats veya Dante hakkında bir şey okuduğumda hepsini aynı anda okuyorum. Böylece, akademisyenler arasındaki farklılıkları dikkat ediyorum. İşte esas bu nokta, en çok öğrendiğim kısım. Her yıl, yeni akademisyenler Dante hakkında bir şey yazıyor ve her akademisyen kendi yönteminin peşinden gidiyor. Ben de her akademisyeni ve çalışmasını takip ediyorum. Diğer yıl diğer akademisyeni, diğer yıl başka akademisyeni… Böyle bir döngü.

SF: Kimle çalışacağınızı nasıl seçiyorsunuz?

OE: Bazen, okuduğum şeyin doğal bir getirisi oluyor. Örneğin, Blake Yeats’e, Yeats de beni Dante’ye götürüyor. Bazen ise tamamen tesadüfi oluyor. İngiltere’de bir tanıtım turundaydım ve Galler’de mola verdim. Üç gün oradaydım ve okuyacak kitaplarım bitmişti. Oradaki bir kitapçıya gittim ve çalışan kişiden bana İngilizce kitaplar önermesini istedim. Bu bölgeden olan bir şairin koleksiyonunu gösterdi ama pek de iyi satmadığını söylemeyi de ihmal etmedi. Şair, D.S. Thomas’dı. Ve tüm koleksiyonu aldım. Onu okudukça, hayatımda şu an okuduğum en önemli şair olduğunu fark ettim. Farklı gibi görünseler de Walter Benjamin ile birçok benzerliğinin olduğunu hissettim. İkisi de eşik değer ve mistizm ile ilgiliydi. Ve daha sonra, kendimi Thomos ve Benjamin ile bir üçgende hissettim.

Japonya’dayken imparator ibadetine eğilimli bir entelektüel ile ne zaman karşı karşıya gelsem sinirleniyorum. Bu kişiye karşı tepkim tabii ki rahatsız edici oluyor ve sonra kavga başlıyor.

SF: Seyahat ettiğinizde, zamanınızın çoğunu otel odasında bir şeyler okuyarak geçiriyorsunuz gibi. Öyle mi?

OE: Evet, doğru. Biraz geziyorum ama asla iyi yemeklere karşı bir ilgim olmuyor. İçmeyi seviyorum fakat barlara gitmeyi değil. Çünkü gittiğimde, kendimi kavganın içinde buluyorum.

SF: Ne yüzünden kavga ediyorsunuz?

OE: En son Japonya’dayken imparator ibadetine eğilimli bir entelektüel ile ne zaman karşı karşıya gelsem sinirleniyorum. Bu kişiye karşı tepkim tabii ki rahatsız edici oluyor ve sonra kavga başlıyor. Ha tabii ki de kavgalar çok çok fazla içtikten sonra oluyor sadece.

SF: Japonya dışına seyahat etmekten hoşlanıyor musunuz?

OE: Metnin esas yazıldığı yere gidip orada okumaktan daha güzel bir şey olamaz. Saint Petersburg’da Dostoyevski, Dublin’de Beckett ve Joyce okumak…

SF: Şu anda ne üzerine çalışıyorsunuz?

OE: Şu anda sadece Yeats’in 1929-1939 yılları arasında yazılmış son şiirlerini okuyorum.

SF: Haruki Murakami ve Banana Yoshimoto gibi yazarlarla yarış içindeymiş gibi hissediyor musunuz?

OE: Murakami açık ve sade Japon tarzında yazıyor. Birçok yabancı dile çevriliyor ve çokça okunuyor, özellikle Amerika’da, İngiltere’de ve Çin’de. Kendisine, uluslararası edebiyat alanında Yukio Mishima ve benim yaratamadığımız bir alan yarattı. Bu, Japon edebiyatında ilk kez oluyor. Çalışmalarım okunuyor fakat geriye şöyle bir dönüp baktığımda, Japonya’da bile, sağlam bir okuyucuya sahip olduğumdan emin değilim. Bu bir yarış değil fakat çalışmalarımın İngilizceye, Fransızcaya ve Almancaya daha fazla çevrilmesini ve bu ülkelerde sağlam bir okuyr kitlesinin olmasını istiyorum. Bir okur kitlesine yazmaya çalışmıyorum ama insanlara ulaşmak istiyorum. İnsanlara beni derinden etkileyen edebiyatı ve düşünceyi anlatmak istiyorum. Hayatı boyunca edebiyatın tamamını okuyan biri olarak, önemli olduğunu düşündüğüm yazarlarla iletişim kurmayı umuyorum.

Mishima benim Şintoizme, milliyetçiliğe ve imparator ibadetine çekileceğimi düşünmüştü. Fakat ben asla teröre övgüler yağdırmayı amaçlamadım. Evinden kaçıp terörist gruplarına katılan gençlerin davranışlarını anlamaya çalıştım. Hâlâ daha çalışıyorum.

SF: Mishima ile aranızdaki ilişki biraz sıkıntılı sanırım.

OE: Benden nefret ediyor. “17”yi yayınladığımda, Mishima bir mektup yazıp onu çok sevdiğini söylemişti. Çünkü bu hikâye genç sağcı bir öğrencinin hayatını canlandırıyordu ve muhtemelen Mishima benim Şintoizme, milliyetçiliğe ve imparator ibadetine çekileceğimi düşünmüştü. Fakat ben asla teröre övgüler yağdırmayı amaçlamadım. Evinden kaçıp terörist gruplarına katılan gençlerin davranışlarını anlamaya çalıştım. Hâlâ daha çalışıyorum. Diğer bir mektubunda ise, Mishima çok çirkin olduğumu ve bunun onu çok şaşırttığını söylüyordu. Normalde, bir kişi böylesine aşağılayıcı bir şey yazıp göndermezdi. Nabokov mesela; direkt olarak aşağılayıcı yazıları her iki taraf da ölesiye kadar yayınlanmazdı. Fakat, Mishima yayıncılar için çok iyi ve bu yüzden her istediği yayınlanıyor.

SF: Farklı dilleri bir okuyucu olarak nasıl bu kadar iyi anlayabiliyorsunuz?

OE: Bir yabancı olarak, Fransızca ve İngilizce okuyorum. Italyanca öğrenmem biraz zaman aldı ama okuduğumda metindeki o sesi duyuyormuş gibi hissediyorum. İtalya’ya gittiğimde, radyo röportajı yapmıştım ve röportör bana Dante hakkında bir şeyler sormuştu. Dante’nin İlahi Komedyası’nın hâlâ dünyayı kurtaracağına inanıyorum. Röportajcı onun dilindeki tınıyı bir Japonun asla anlayamayacağını iddia etmişti. Ben de, “Kesinlikle katılmıyorum, Dante’nin sesindeki birçok şeyi anlayabiliyorum” diye cevap vermiştim. Donakalmıştı tabii cevabım karşısında.

SF: Birçok yazar, yalnızken çalışma konusunda biraz takıntılıdır. Fakat kitaplarınızda yazar olan anlatıcılar, oturma odasında koltukta uzanırken bir şeyler yazıp okuyorlar. Siz, ailenizin yanında mı çalışıyorsunuz?

OE: Çalışmak için yalnız kalmaya ihtiyaç duymuyorum. Romanları yazarken ve okurken de ailemden uzakta olup kendimi izole etmeye gerek duymuyorum. Genelde, oturma odasında Hikari müzik dinlerken çalışıyorum. Çalışmamı eşime ve oğluma da sunuyorum, çünkü pek çok yeniden gözden geçiriyorum. Sadece romanı bitirirken konsantre olmam gerektiği için ikinci kata çıkıyorum. Ki burada çalıştığım da çok nadirdir.

SF: Makalelerinizin birinde, konuşmayı sevdiğiniz sadece üç insan tipi olduğunu belirtmiştiniz. Birçok şey hakkında fazlaca bilgi sahibi olan insanlar, yeni dünyada olan insanlar ya da garip ve korkutucu bir şey yaşamış olan insanlar. Peki, siz hangisisiniz?

OE: Pek çok güzel şey yaşamadım, yeni bir dünyada bulunmadım, pek garip deneyimlerim olmadı. Çok az şey yaşadım ve bu küçük deneyimleri yazıyorum. Sanırım üçü de değilim.

SF: Romanlarınızın pek çoğu kendi hayatınızdan uyarlanmış. Japonların geleneği olan I-Novel’in bir parçası olduğunuzu düşünüyor musunuz?

OE: I-Novel tekniği, yazarın günlük yaşamda olan şeyleri olağandışı veya özel bir olayla, bir tsunami, bir deprem, bir annenin ölümü, bir kocanın ölümüyle anlatmasıdır. Bu, toplumda bireyin rolü hakkında bir soruya yol açmaz. Çalışmalarım kişisel yaşamımla başlıyor fakat sonunda toplumsal konulara çıkıyor yolum.

SF: Romanlarınızın, kişisel deneyimleriniz aracılığıyla hiç zor durumda kaldığı oluyor mu?

OE: Romanlarıma, karakterimin hangi yöne gideceğini ya da belirli bir karakteri nasıl yaratacağımı önceden düşünerek başlamıyorum. Benim için, bu ayrıntılama aslında. Gözden geçirerek ve ayrıntılayarak yeni karakterler ve durumlar doğuyor. Normal hayattan çok farklı bir uçak. Bu uçakta, karakterler ve hikâye kendi kendine gelişiyor. Fakat tüm romanlarım bir şekilde benimle, genç bir adam ve engelli çocuğuyla orta yaşlı bir adam ve yaşlı adam olan benim düşündüğüm şeylerle ilgili. Üçüncü kişi tarzındansa birinci kişi tarzını benimsedim. Bu bir problem aslında. Gerçekten iyi bir romancı, üçüncü kişide yazabilmelidir fakat ben hiç yazamadım. Bu yüzden amatör bir romancıyım. Geçmişte yazmama rağmen, karakter bir şekilde kendime dönüştü. Bunun nedeni, yalnızca ilk kişi aracılığıyla iç dünyamın gerçeğini tam olarak tespit edebilmem. Aghwee The Sky Monster’da mesela, Hikari doğduğunda içinde olduğum durumda olan benzer birini yazmıştım. Fakat benimle farklı kararı almıştı.

SF: Hikari, romanlarınızda sıklıkla bir karakter olarak yer alıyor.

OE: Kırk dört yıldır onunla birlikte yaşıyorum ve edebi anlatımımın temel yapıtaşlarından biri olan onun hakkında yazıyorum. Yazıyorum çünkü, engelli bir kişinin kendini nasıl tanıyacağını ve bunun ne kadar zor olacağını göstermek istiyorum. Çok küçükken, kendini ve insaniyetini müzik aracılığıyla anlatmaya başlamıştı. Bazı noktalarda, bazı şeyleri müzikle anlatabiliyordu. Mesela üzüntüyü. Kendini gerçekleştirme yoluna girdi ve bir süredir de bu yolda devam ediyor.

SF: Bir zamanlar söylediklerinizi aynen yazdığınızı ama farklı bir sıraya koyduğunu söylemiştiniz.

OE: Hikari’nin söylediği sırada ve söylediği kelimelerin aynısını yazıyorum. Eklediğim şey, bağlam ve durum ve başkalarının ona nasıl tepki vereceği. Bu süreçle, Hikari’nin kelimeleri daha anlaşılabilir hale geldi. Hiçbir zaman, anlaşılabilir yapmak için kelimelerinin sırasını değiştirmedim. Olduğu gibi bıraktım.

SF: Romanlarınızda Hikari hakkında bu kadar çok şey yazmanızı diğer çocuklarınız nasıl karşılıyor?

OE: Diğer oğlum O-Chan ve kızım Natsumiko hakkında da yazdım. Hikari hakkında yazdığım şeyi sadece Natsumiko okuyacak. Dikkatli olmam gerekiyor, çünkü olmazsam kızım bana, “Hikari böyle demezdi” diyecektir.

SF: Niçin çocuklarınızın, özellikle de Hikari’nin gerçek ismini kullanmayı tercih ettiniz?

OE: Aslında, onun adını kullanmadım. Romanlarımda ona Eeyore dedim ama gerçek hayatta Pooh diyorum. Çünkü Winnie-The-Pooh, eşimle evlilik nedenim. Savaşın son yıllarından hemen önce, Winnie-the-Pooh, Iwanami Shoten tarafından yayınlanmıştı. Ve sadece birkaç basımı vardı. Eşimin erkek kardeşi Juzo Itami’nin lisede olduğunu biliyordum ve anneleri bana onun için The House at Pooh Corner’ın bir kopyasını bulup bulamayacağımı sormuştu. Savaş sürecince okumuş fakat sonradan kaybetmişti. Tokyo’daki ikinci el kitapçılar hakkında uzmandım ve kopyayı bulup evlerine yollamıştım. Daha sonra bana cevap yazmıştı. Böyle başlamıştı işte her şey.

SF: Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığınızda ailenizin tepkisi ne oldu?

OE: Ailemin bana karşı olan tutumu değişmedi. Orada oturup kitap okuyordum, Hikari de müzik dinliyordu. Diğer oğlum ve kızım da yemek yiyordu. Kazanacağımı tahmin etmiyorlardı. Gece saat dokuz civarı telefon çaldı. Hobilerinden biri telefonu açmak olan Hikari, telefonu açtı. Merhaba, nasılsın’ı Fransızca, Almanca, Rusça ve Çince olarak söyleyebiliyordu. Neyse, telefonu açtı. İki kez İngilizce olarak “hayır” dedi ve telefonu bana verdi. İsveç Akademi Nobel Komitesi’nden arıyorlardı. “Kenzaburo siz misiniz” dediler, ben de, “Evet benim, eğer oğlum benim yerime ödülü reddettiyse özür dilerim. Ben kabul ediyorum” deyip telefonu kapattım. Koltuğuma geri oturup aileme kazandığımı söyledim. Eşim, “Gerçekten mi?” dedi.

SF: Bütün dediği bu muydu?

OE: Evet, iki çocuğum da hiçbir şey demedi. Sadece sessizce odalarına gittiler. Hikari de müzik dinlemeye devam etti. Onunla ödül hakkında hiçbir şey konuşmadım.

SF: Tepkileri yüzünden hayal kırıklığına uğradınız mı?

OE: Kitabımı okumaya devam ettim ama diğer aileler de mi bu şekilde tepki veriyor diye düşünmeden edemiyordum. Daha sonra telefon çalmaya başladı. Beş saat boyunca hiç susmadı. Tanıdığım, tanımadığım insanlar… Çocuklar, gazetecilerin artık evden gitmesini istiyordu. Biraz mahremiyet bırakması için perdeyi çektim.

SF: Kazanmanın herhangi bir dezavantajı var mıydı peki?

OE: Yani açıkçası olumsuz bir tarafı yoktu ama olumlu bir tarafı da yoktu. Kazandıktan sonraki üç yıl boyunca gazeteciler kapımın önündeydi sadece. Japon basını, Nobel Ödülü sahibi olan bir ülkenin değerini fazla tahmin etmek eğiliminde. Eserimi beğenmeyenler, siyasi görüşüme karşı olanlar bile ödülü hak ettiğimi söylüyorlardı. Ödül, bir kişinin edebi çalışması için neredeyse hiçbir şey ifade etmiyor fakat kişinin profilini, sosyal pozisyonunu değiştiriyor. Fazla değişiklik yaşayan yazarlar da var; Thomas Mann, Faulkner gibi. Ama benim açımdan fazla değişiklik olmadı.

SF: Hikari doğduğunda zaten ünlü bir yazardınız. Fakat, Hikari’nin kariyerinizi elinizden alacağı gibi bir şey hissettiniz mi?

OE: Yirmi sekiz yaşındaydım. Beş yıl sonra prestijli Akutagawa Ödülü’nü kazanmıştım. Fakat engelli bir çocuk sahibi olmaktan veya bundan dolayı mahcup düşürülmekten hiç korkmadım.

SF: Hikari doğduktan çok kısa bir süre sonra, yaşayabileceğini düşünmüyordunuz değil mi?

OE: Doktor kurtulabilme ihtimalinin olduğunu fakat çok zayıf olacağını söylemişti. Yakında ölecekmiş gibi hissediyordum. Birkaç hafta sonra, Hikari doğmuştu ve o sırada Hiroşima’ya gitmiştim. Atom bombasından kurtulanlarının, fenerlere ölenlerin adlarını yazıp nehre salmalarına tanık oldum. Ben de katılmak istedim. Hikari’nin adını yazdım çünkü yakında öleceğini düşünüyordum. Ama ölmesini istemiyordum. Daha sonra bu olayı, kızı Hiroşima bombası sırasında ölen gazeteci arkadaşıma anlattım. Böyle duygusal bir şey yapmamam gerektiğini, çalışmam gerektiğini söylemişti. Bu cümlesinden sonra anladım ki yaptığım şey gerçekten de duygusallığın en kötüsüymüş. Bu olaydan sonra tutumumu hemen değiştirdim.

SF: Ayağa Kalk Genç Adam’daki hikâyelerden birinde, sağcı bir öğrencinin, anlatıcının özürlü oğlunu kaçırmasından sonra tren istasyonunda terk ettiği bir bölüm var. Gerçekten böyle bir şey yaşandı mı?

OE: O dönemde genç öğrenciler, beni yalnızca özürlü çocuğumu düşünüp, Japonya’daki acı çeken genç insanlar hakkında bir şey yazmamakla eleştirdi. Kendi çocuğum hakkında çok tutkuluyken, toplum hakkında olmadığımı söyleyip onu kaçırmakla tehdit ettiler. Fakat böyle bir şey hiç yaşanmadı. Ama kaybolma olayı bir bakıma doğru. Bir keresinde Hikari Tokyo İstasyonu’nda kaybolmuştu ve beş saat boyunca onu aramıştım.

SF: Hikari’yi cinsel bir varlık olarak yazmak zor mudur? Ayağa Kalk Genç Adam! ve Sessiz Bir Yaşam’da, anlatıcı, kendi cinsel isteklerini veya düşüncelerini engelli oğluyla uzlaştırmada zorlanıyor.

OE: Hikari’nin hiçbir şekilde cinsel dürtüleri yok. Televizyonda yarı çıplak bir kadın bile çıksa gözlerini kapatıyor. Başka bir gün ise, televizyonda kel bir piyanist vardı. Sanırım kellik ve çıplaklık arasında bir bağlantı kurmuş ki izleyemedi. Cinselliğe karşı tek tepkisi bu. Bu konuya karşı hassas diye düşünebilirsin ama tamamen diğer insanlardan farklı şekilde. [Hikari’ye dönerek] Pooh-chan, kel piyanisti hatırlıyor musun?

Hikari Oe: Christoph Eschenbach.

SF: Neden artık romanlarınızda ana karakter olarak Hikari’yi ele almayı bıraktınız?

OE: Yaklaşık on yıl önce, Hikari hakkında doğruca yazmayı bıraktım. Fakat yine de tamamıyla yok değil. En önemli küçük karakter haline geldi. Genel olarak artık hayatımın yaklaşık üçte biri okur, üçüncüsünün roman yazarlığı, üçüncüsü ise Hikarili yaşama ayrılmış durumda.

SF: Nasıl bir yazma programı uyguluyorsunuz?

OE: Bir roman yazmaya başladığımda, bitene kadar her gün yazıyorum. Genellikle, saat 7’de uyanıp akşam 11’e kadar çalışıyorum. Kahvaltı yapmıyorum, sadece bir bardak su içiyorum. Bence, bu yazmak için harika bir şey.

SF: Yazmayı zor bir iş olarak görüyor musunuz?

OE: Çok zorlayıcı bir şey olduğunu düşünmüyorum. İlk taslağı yazmak çok keyifli bir süreç fakat adamakıllı gözden geçiriyorum. Bu biraz emek gerektiriyor fakat işi tamamlamak ayrı bir haz.

SF: Daha önce demiştiniz ki romanlarım doğup büyüdüğüm köye ve ormana beni geri götüren bir yol. Gerçekten öyle mi?

OE: Aslında ikisi bir arada. Kurgusal ormanım ve çocukluk evim. Pek çok çocukluğumu yazdım. Gerçek ve hayali olanlar hep bir arada.

SF: Babanız hakkında neler hatırlıyorsunuz? Erken yaşta kaybettiniz.

OE: Evet, öyle. Çok az şey hatırlıyorum zaten. Kendini izole edip yalnız düşünürdü. Gizemliydi. Bizlerle, çocuklarıyla hiç konuşmazdı. Tekstil alanında çalıştı ve okudu. Diğer köylülerle hiç alakadar olmazdı.

SF: Uyku rahatsızlığınız olduğu doğru mu?

OE: Her zaman vardı. Bu yüzden üniversitedeyken romanları yazmaya başlamıştım. İki yıl boyunca uyku haplarına bağımlıydım fakat her gece bir içki içerek kendi kendimi tedavi ettim. Mutfağa gidiyor ve yaklaşık dört kadeh viski içiyorum. Bazen iki kadeh viski veya iki ya da dört kutu bira. Viskiyi, birayı bitiriyorum ve böylece kolayca uyuyabiliyorum. Sorun şu ki, yaptığım okumanın miktarı önemli ölçüde azaldı.

SF: Geçmişe baktığınızda, doğru yolu seçtiğinizi düşnüyor musunuz?

OE: Bütün hayatımı, evimde eşimin yaptığı yemekleri yiyerek müzik dinleyerek ve Hikari ile geçiriyorum. Güzel, daha doğrusu ilginç bir kariyer seçtiğimi düşünüyorum. Her sabah, okunacak kitapların bitmeyeceğini bilerek kalkıyorum. Bu benim hayatımın tümü oldu. Bir çalışmayı bitirdikten sonra ölmek istiyorum. Yazmayı bitirdikten sonra okuyabilirim. Japonya’da eğer bir yazar arkasında tamamlanmamış taslaklarını bırakarak ölürse, biri onu yayınlar. Ölmeden önce, tamamlanmamış tüm taslaklarımı ve defterlerimi yakmak istiyorum. Yeniden yayınlanmasını istediğim ve istemediğim kitapları, her şeyi kendim seçmek istiyorum.

SF: En başarılı eserinizin hangisi olduğunu düşünüyorsunuz?

OE: Sessiz Çığlık. Bu benim gençliğimin bir eseri ve hatalar apaçık ortada. Ama bence en başarılı kısmı da hataların ve diğer her şeyin bir arada olması.

SF: Romanlarınızdaki anlatıcılar, metafiziği anlayacak fakat daha sonra ondan kopup gidecekler gibi duruyor.

OE: Metafizik konusundaki deneyimim her zaman ikincil bir deneyimimdi. Bildiğim boyutun ötesine geçmiş olan kişilerle –Yeats ve Blake gibi şairlerle– bunu hissedip ve kavrıyorum. Sonunda bu dünyada bulunduğumuz yerin ötesinde farklı bir boyuta ulaşmadım. Fakat bunu benim için var oluş sebebi olan edebiyat aracılığı ile tattım.

SF: İnancın, bir yazara yük olduğunu düşünüyor musunuz?

OE: Sanmıyorum fakat benim düşüncelerimle ve duygularımla benzerlik gösteren yazarların ve düşünürlerin inançları var. Onlardan birkaç şey öğrenmeyi alışkanlık haline getirdim. Şu anda bir inancım yok ve gelecekte de olacağını sanmıyorum. Ama ateist de değilim. Seküler bir insanım. Ahlaklılık da diyebilirsiniz. Yaşamım boyunca, her zaman bilgi edindim fakat akılcılık, düşünce ve deneyimle. Mantıksal bir insanım ve sadece kendi deneyimlerime göre hareket ediyorum. Eğer metafiziğe girdiğim tek bir zaman dilimi varsa, o da Hikari ile geçirdiğim kırk dört yıldır. Onunla olan ilişkim ve müziğini anlamamla bunu gördüm.

Dua etmem ama her gün yaptığım iki şey vardır; her sabah en az iki saat boyunca güvendiğim düşünürleri ve yazarları okumak, ikincisi ise Hikari ile ilgilenmek. Her gece, onu tuvalete gitmesi için uyandırıyorum. Yatağa geri döndüğünde, battaniyesini üzerine örtmesine yardımcı oluyorum. Hikari’yi tuvalete götürmek benim için bir ritüel ve benim için dinsel bir tınısı var. Yatmadan içkimi içip daha sonra uyuyorum.

Paris Review, 2007

Çeviren: Ezgi Kaplan

https://oggito.com/kenzaburo-oe-romanlarimi-bir-konu-hakkinda-ders-vermek-icin-yazmiyorum-04201728675

Related Articles