KAYBETMEK VE MUTLULUK ÜZERİNE

Psikiyatri biliminin kendisini kurarken sorduğu “Normal insan nedir?” ve devamında da “İnsan normal sınırlarda nasıl kalabilir?” gibi temel bazı soruları yanıtlamaya kalktığımızda yol bizi her seferinde kaçınılmaz olarak “mutluluk” kavramına götürecektir. Çünkü insanın yaşama nedeni ve yaşamın anlamı, salt modern psikiyatride değil eski Hint metinlerinde, Antik Yunan trajedilerinde, mitlerde ve tek tanrılı dinlerde de “mutlu olma düşü” üzerine inşa edilmiştir. Mutluluğu yakalayabilirse insan, bir anlamda üzerindeki “ölüm” kavramının ağırlığını da hafifletebilecektir. Denilebilir ki “mutluluk” insanın ölümlü oluşunu unutmaya çalışmasının sembolüdür.
Doğası gereği mutlu olmayı istemesini bir yana koyalım, “mutluluk” günümüz koşullarında insanın elinin altında hazır mıdır? Küreselleşen dünyada Schopenhauer’ın kastettiği anlamda “hiçbir dert ve tasanın olmadığı” “saf” bir mutluluk mümkün müdür? Her şeyin, henüz evrensel bir tanımının yapılmadan içeriği ve amacının değiştiği çağda mutluluk, Aristotales’in “theoria” kavramına ulaştığımızda doyuma da ulaşacağımız bir kavram mıdır artık? Platon’un mutluluğu yakalamak için önerdiği “iyi idea” yı nasıl belirleyebiliriz? İyiyi ve insan için ideal olanı zamana göre tanımlamak durumunda değil miyiz? Felsefe, soruları çoğalttıkça “mutluluk” insan için daha uzak daha soyut bir kavrama mı dönüşmektedir?
Tam bu noktada Spinoza’dan yardım almak ve konuyu sadeleştirmek- ne kadar sadeleştirmek?- faydalı olabilir. Ulus Baker, Spinoza’dan söz ederken onun biyografisini yazan Tschirnhaus’ un tanık olduğu bir olayı aktarır: “Spinoza’yı bir gün örümcek ağlarına sinekler atıp nasıl hayatları için ölümüne mücadele ettiklerini seyrederek çocuk gibi kahkahalarla gülerken yakaladım.” Baker’ in buna yorumu bizi bir yere daha rahat taşıyacaktır: “…Hayat, her şeyin varlığını sürdürmek için belirsizce ve sonsuzca harcanan bir çabanın(conatus adını verir bu çabaya)süregidişidir.” Klasik felsefenin odaklandığı “düşünce” alanı yerine Spinoza bizi bir “eylem alanı ve felsefe” ilişkisine çeker böylece. Düşünce-eylem ilişkililiği, “mutluluk –eylem” ilişkisi üzerine de düşünmeye iter bizi çünkü insan, hayatı üretebildiği sürece anlamlı kılabilen bir varlıktır. Hayvandan farklı olarak düşünebilmesi, onu kendisi için tehlikeli ama aynı zamanda hayatın etkin öznesi olmasını sağlayan anahtardır. O ana dek kendisine sunulan şeyleri aşmayı; dolayısıyla aşkınlaştırmayı hayatın bir parçası haline getirebildiğini “eylem” içinde görebilmektedir. Ama unutmayalım: O düşünceler silsilesi ve bunların hayatın içinde “ne işe yarayacağı” sorusu, insanın mutlu olabilmesini kolaylaştırmak yerine daha zorlaştıracaktır. Bilinç, insanın düşünce ve duygulanımlarının birikmesi; bu birikme de gelecek kuşaklar için “sorumluluk” demektir. Bilinç ve sorumluluk insanın “mutluluk” yolunda talihsizliğidir Spinoza’yı takip edersek. Ancak Spinoza bize bir hareket noktası sunmuştur yalnızca: Bilinç insana sorumluluk yüklediği için peşinde olduğu “mutluluk” tan uzaklaşmış görünür insan ama o bilinç ve sorumluluk aynı zamanda “özgürlük” ve buna ulaşmanın peşinde giderken karşılaşıp yaşayacağımız yeni duyguların varlığı anlamına gelir.
Spinoza’nın “kullanışlılığı” buradadır aslında: Düşünen bir varlığın etik, varlık, hiçlik gibi kavramlara bakışının sınırları eylemle birlikte “duyguyu” içine almıştır ve denebilir ki sınır kalkmıştır. Mutluluğu bir bekleyiş hali olmaktan çıkarıp “yaratabileceğimiz” dolayısıyla da doyuma ulaşabileceğimiz bir “düşünce ve duygu” hali olarak görmeye başladığımız anda kuru aklın egemenliğinden de düşünmenin tek yönlülüğünden de uzaklaşma başlar. Duyguların hayat alanımıza dahil olması ise mühendis sistematiği yerine belki handikapları da olan ama ilk anda hayatla ve birbirleriyle kolay ilişkilendiremeyeceğimiz yeni filizler sunar. Felsefe, edebiyat, diğer bilim ve sanat alanlarında yeni düşünme ve eylem biçimleri, “mutluluk” kavramını yeniden düşünmemizi sağlayacaktır.
Şuraya geçebiliriz artık: Mutluluk her şeyden önce hayatın içinde düşünce ve duygunun kesiştiği bir eylem haliyle iç içedir. Hiçbir şey yapmadan, yaptıkları üzerine düşünmeden, düşünce üretmeden varılacak bir yer değildir. Tam da belki bu nedenle “yolun sonu” değil “yolun kendisi”dir. Kesintisiz, bitmeyen bir arayış çabası, bitmeyen bir yolculuk hali. O halde arayanlardan, ararken kaybedenlerden, kaybettiklerinde acı çekenlerin uzağında değildir mutluluk. Düşünme ve bunun sonuçlarıyla ilgilenmeden geçen, bir kedinin pencereden dışarı bakmasındaki ya da her gün aynı sözlerle süren arkadaşlıklardaki mutluluğa bunun için “keyif” diyor olabilir psikoloji. Mutluluktan, sorumlu olmak ve sorumluluk almakla söz edebiliriz ancak. Daha ileri gideyim: Mutsuzluğu göze alarak ve hatta mutluluğu gözden çıkararak “mutluluk” ile hemhâl olabiliriz.
Hangi bağlamda sunarsak sunalım, Roland Barthes’ın “yeni” için söylediği : “Yeni, bir moda değildir, bir değerdir.” sözü “mutluluk” için de geçerlidir çünkü mutluluk da “yeni” gibi, üretildiği için bir değerdir. Bu noktayı içselleştirebilirsek sanırım, Walter Benjamin’in kendi seçtiği “arayışın mutsuzluğunu” rahatlıkla mutluluk olarak da değerlendirebiliriz. Benjamin için de yolun kendisi önemliydi: arayışın bitmez tükenmez yolu. O yolda yaşadığı sıkıntıyı, tükenmişliğe tahvil etmek yerine aşmaya yöneldiğinde bunu çıplak biçimde söyler:
“Büyük yazarlar tamamlanmış yapıtlardansa ömür boyu üzerinde uğraşmaya devam ettikleri fragmanların yükünü daha çok hissederler. Çünkü sonuçlardan benzersiz bir haz duyanlar ancak nispeten zayıf ve kafası karışık olanlardır, bu bütünlemenin kendilerini hayata iade ettiğini düşünürler. Oysa deha her kesintiyi, kaderin her vuruşunu, işliğinde çalışırken dalıverdiği müşfik uyku gibi karşılar.”
Benjamin, portresini bilenlerin çoğunun katılacağı üzere kararsızlık ve karamsarlıkla içli dışlıydı. Ama bunları beklemenin ve susmanın çekmecesine atmak yerine, kendisinin “çileci çıraklık” diye adlandırdığı yöntemle “okuma ve yazma” uğraşını yeğledi. Çekmece “durmak, beklemek, gündelik hayatın sürüklemesi” demekti çünkü. Daha da ileri gidilse: Gestaponun kendisini yakalayacağını düşündüğünde intihar etmesi bile onun adına “kaybetmek” olarak nitelenebilir mi? Benjamin, sürekli içinde devindiği yabancılaşma, tarihin barındırdığı yıkıcılık, kültürel geçmiş gibi konularda çizdiği karamsarlığa karşın umutlu olmayı ve oradan çıkış arayışından vazgeçmedi. Bu duruma vurgu yapan Jameson, pek çok çağdaş düşünür için “yazdıklarında uzman entelektüelin kendi sakatlanmış bugünü karşısındaki teslimiyeti dile gelir.” dedikten sonra devam eder : ” Bu düşünürler içinde Benjamin’i eşsiz kılan da bu: O, kendi hayatını da kurtarmak ister.”
Mutluluğun, kaybetmenin sınırlarını tanımadan anlaşılamayacağını; sınırı tanımanın ise susmamak ve arayıştan geçtiğini anlatmak için olsa gerek, Benjamin ilaç içtikten sonra midesinin yıkanmasını; olası esaret, işkencenin sonunda susabileceğini düşünerek reddetmiş ve bir anlamda muktedirin öldürmesi yerine kendisinin başvurduğu ölümü kaybetmenin karşısına koymuş olabilir mi?

Related Articles