Home / DOSYA MAKALE İNCELEME / Katledilen, sürülen, denize atılan Ermeniler…

Katledilen, sürülen, denize atılan Ermeniler…

Soykırım, esas olarak İttihat ve Terakki Partisi’nin merkez komitesinin emriyle uygulandı ve hayata geçti.

Rafael Lemkin 1921 yılında, öğrenci iken Talat Paşa’nın öldürülmesi ile ilgili davayı duyar ve davadan çok etkilenir. Anlamadığı bir şey vardır ve hocasına sorar:

“Bir insan bir milyon kişiyi öldürmekle suçlanıyor ama serbestçe dolaşıyor, diğer bir insan sadece bir kişiyi öldürdüğü için cezalandırılmak isteniyor. Bu nasıl bir şey?”

Hocasının cevabı şudur:

“Bir çiftliği düşün, civcivleri var, çiftlik sahibi civcivlerini öldürüyor” diyor. Sen karışamazsın, seni ilgilendirmez, civcivler onun ve istediğini yapar.”

Hocasının anlatmak istediği ulusal egemenlik kavramıdır. Bir devletin iç işlerine karışılamaz ve devlet adamları kendi vatandaşlarına istediklerini yaparlar.

Bunun üzerine Rafael Lemkin, “Ama insanlar civciv değil” diye cevap verir ve sonra üniversitede okuduğu bölümü bırakıp, hukuk okumaya karar verir.

Amacı devlet görevlilerinin işledikleri toplu katliamlardan dolayı yargılanmalarını gerektirecek bir kanun yaratmak. Bunu da başarır.

Mücadelesi sonucu 1943’te yarattığı “soykırım” terimi, Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilir.

Avrupa, kapitalist sistem uygarlığın yeni hakim gücü olarak yerini sağlamlaştırdıkça, uygarlığın merkezi olacaktı. Doğu uygarlığı adına Arap sultanlar 15. yüzyılın sonlarında İspanya’dan nihai olarak kovulmuştu. Osmanlılar ise 1683 İkinci Viyana Kuşatması’ndan büyük bir bozgunla çıkarak hızlı gerileme sürecine girmişti. Her ikisinin de yükselen Avrupa uygarlığı karşısında tutunmaları artık mümkün değildi ve zamanları da çoktan geçmişti.

Avrupa’da ise Napoleon’un yenilgisi ile uygarlığın önder gücü İngiltere olmuştu. İngiliz İmparatorluğu, dünyadaki egemenliğin Ortadoğu’dan geçtiğinin bilinci ile 1800’lerden itibaren bölgeye yüklenmeye başlamıştı.

Kuzeyde Çarlık Rusya’sı, güneyde İngiliz İmparatorluğu arasında sıkışan Osmanlı İmparatorluğu, iki emperyal güç arasında denge politikası ile ömrünü bir yüzyıl daha uzatacaktı. Bunu yaparken de, asıl önemli olan, bu denge politikasının kurbanlarına ilişkin gelişmeler olacaktı.

Üç önemli tarihi kavim olan Anadolu İyonları, Doğu Anadolu ve Kilikya Ermenileri ve Mezopotamya Asurları bu denge oyunlarında büyük oranda tasfiye ve soykırıma uğrayacaklar, Kürtler ise ancak fiziki olarak varlıklarını koruyabileceklerdi.

Türkiye’de 1840’larda Namık Kemal’lerle başlayan Tanzimat Dönemi, bir prototip Türk milliyetçiliği ile imparatorluğun dağılmasının önlenmesine odaklanmıştı. Yöntemde ise meşruiyetçiydi.

1876 sonrası dönemde, Jöntürk milliyetçiliği, Abdülhamid saltanatına karşı daha radikalleşip İttihat ve Terakki Cemiyeti ile hem meşrutiyeti ilan etmeyi, hem de politik iktidarı tümüyle denetime alarak dağılmayı önleme çabasını esas almaya devam etti.

Almanya’nın Ortadoğu ve Orta Asya açılım politikası ise Türk milliyetçiliğinde ırkçılığı da beraberinde getirdi. Sonuç Ermeni, Rum, Süryani ve kısmen Kürtlerin tasfiyesi oldu.

Ermeni, Süryani ve Rum halklarına yönelik geçen yüzyılın başında uygulamaya konulan soykırım planı da bu iğrenç politikaların en zalim olanlarındandı. Ermeni, Süryani ve Rum halklarının içine düşürüldüğü durum tam bir soykırım gerçeğiydi.

SOYKIRIMIN YAVAŞ YAVAŞ DÖŞENEN TAŞLARI

Prusya Almanya’sı ile Osmanlı Devleti arasındaki ticarî, siyasî ve askerî ilişkilerin oldukça köklü bir geleneği vardı. Bu iki imparatorluğun ticari ilişkileri 15. yüzyıldan itibaren devam ediyordu.

Leipzig, Dresden, Ausburg, Regensburg ve Nürnberg gibi Alman şehirleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun pamuk, ipek, yün vb. başlıca ihraç mallarını Venedikli, Cenovalı, İspanyol, Fransız, İngiliz ve Avusturyalı tüccarlar aracılığı ile temin ediyorlardı.

Askeri alanda da ilişkiler, daha III. Selim devrinde başlamıştı. Padişahın isteğiyle Prusyalı Albay von Goetze, Türk topçu birliklerini denetlemişti. Kapıkulu askerini ortadan kaldırarak modern-düzenli bir ordu kurmayı amaçlayan II. Mahmud, Prusya ordusuna başvurmuştu.

Navarin baskını ve Yunan ayaklanması gibi olaylar Osmanlılar’ı Prusya’nın askeri tekniğini almaya yöneltmişti. Prusya’dan istenilen askeri heyet de 1836’da Moltke’nin başkanlığında gönderildi.

Alman-Osmanlı ilişkilerinin II. Abdülhamid ve bilhassa İttihat Terakki döneminde doruk noktasına ulaştığını görmekteyiz.

1915 Soykırımı’na zemin hazırlayan II. Abdülhamit döneminde, Osmanlı-Alman askerî ilişkisi dönemi oldukça önemli ve dikkat çekici.

“1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonunda da Osmanlı Devleti büyük bir mağlubiyete uğramıştı, Osmanlı ordusunun, Rusya’nın ileride muhtemel saldırılarına karşı yenilenmesin kaçınılmaz olduğu görüşü, Osmanlı’da hakim olmuştu.

II. Abdülhamid dış siyasette o ana kadar takip edilen İngiliz ve Fransız politikasına artık tamamen bağlı kalınmaması ve yeni bir alternatif aranması görüşündeydi. Abdulhamid’in Avrupa arasında alternatif olarak gördüğü devlet ise, Avrupa’da yeni bir güç olarak parlayan Almanya idi.

II. Abdulhamid’in düşüncesi, Almanya’ya yakınlaşma, diğer devletlerle olduğu gibi sakıncalar doğurmayabilir ve politik olarak da daha az tehlikeli olabilirdi.

1870-1871 Fransız-Alman savaşındaki Alman askeri gücünün parlak zaferi, bu devlete karşı duyulan ilginin artmasına ve birtakım ümitlerin beslenmesine de yol açmıştı.

Osmanlı cephesinde durum buyken, Almanya’ya evrilen Prusya cephesinde de ittifak kurma açısından durum bundan farklı değildi. Almanlar da Osmanlı’ya ilgi duyuyorlardı.

Prusya’nın emperyal bir Alman İmparatorluğu’na dönüşmesi sonrasında ilk başbakan olan Bismarck, Osmanlı coğrafyasına seve seve müdahaleye hazırdı.

Almanlar, güçlendirilmiş bir Osmanlı’yı; hem Kafkaslar ve Balkanlar’da Ruslara karşı, hem de Mezopotamya ve Mısır’da İngilizlere karşı, kullanabilirlerdi. Ayrıca, zaten Türkiye ile ticarete başlamış olan Alman silah endüstrisi, bir askeri heyetin de gönderilmesiyle bölgede daha etkin olabilirdi.

Tüm bunların yanında uçsuz bucaksız Anadolu yaylası ve Musul ovası, yeni sanayileşmiş Almanya için hammadde kaynakları ve dışsatım pazarı olarak büyük bir potansiyeldi.

Almanya, bu hedeflere ulaşmak için Türkiye’nin askeri kuvvetlerini güçlendirmeliydi. Bu iş Alman diplomasisinin başarısından ziyade dünya dengelerinin sebep olduğu ve Osmanlı Devleti’nin de arzu ettiği bir durumdu. Bunun neticesi olarak, Türkiye’ye bir Alman askeri heyetinin gönderilmesi için ilk adımdı. Bu teklif Padişah Abdulhamit tarafından yapılmıştı.

Bismarck, Türkiye’nin ricasını gerçekleştirmek için Avusturya hükûmetinin bu konudaki tavrını sormuş; hükûmet de, Osmanlı ordusunun, Almanlar tarafından yeniden organize edilmesinin herhangi bir sakıncasının olmadığını bildirmişti. Bunun üzerine Bismarck, Prens Wilhelm’e Türkiye tarafından yapılan ricanın olumlu karşılanmasını tavsiye etti. Ayrıca Alman askeri ve sivil memurlarının Türkiye’ye yollanmasını şöyle yorumladı:

“Rusya’daki milliyetçiler, panislavistler ve Alman aleyhtarları bize saldırınca, Osmanlı Devleti’nin varlığına ve askerî değerine kayıtsız kalamayız. Bizim için hiçbir zaman bir tehlike olamazlar, ama onların düşmanları bizim de düşmanımız olabilir. Aynı zamanda bu durum, Türkiye’yi etki altına almak için, büyük bir fırsattır.”

Almanya’nın kendi çıkar ve şartları göz önüne alındığı zaman, Osmanlı’nın teklifini kabul etmemesi mümkün değildi.

Almanya, Avrupa’da teknolojisi ile büyüyen ve büyümek isteyen devlet durumundaydı. Emperyalist düşünceleri için kendisine hammadde kaynağı teşkil edecek yeni yerler ve pazarlar bulmak zorundaydı. Osmanlı Devleti, bu açıdan onlar için biçilmiş kaftandı.

II. Abdulhamid’in istekleri, bir telgrafla Berlin’e bildirildi. Talep edilen subaylar arasında, bir kurmay subay ile birer topçu piyade ve süvari subayı yer almaktaydı. Kaiser’in Türkiye’ye yollanacak subayların maddi yönden garantiye alınması konusundaki kaygıları ise, bizzat II. Abdülhamid’in hayatta bulunduğu müddetçe her şeyin temin edileceğine dair verdiği şahsi güvence ile giderilmiş bulunuyordu.

Sonunda Osmanlı Devleti ve Almanya arasında sözleşme imzalanır ve dört subay Türkiye’ye gönderilir. Fakat, orduyu eğitecek subaylar arasında eğitimci olanı yoktur. Osmanlı Devleti, bu konuda da istekte bulunmuş, ama o güne kadar olumlu cevap alamamıştı. Alman Büyükelçisi, Osmanlı’nın bu isteğini tekrar 1883 başlarında Almanya’ya bildirir. Almanya imparatorluğu, bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığından Binbaşı Vonder Goltz’u Türkiye’ye gönderilmek üzere görevlendirir. Goltz, General Kahler’in de tavsiyesi üzerine padişahın emriyle 1883 yılında askeri okulda görevlendirilir.

1883 yılında Pangaltı’daki Harbiye Mektebi’nde göreve başlayan Goltz Paşa, ilk iş olarak bu okulların yeniden teşkilâtlandırılmasını ve eğitim sisteminin modernize edilmesini ele alır.

General Goltz, bir yandan Osmanlı ordusu hesabına çalışırken, diğer taraftan Almanya’nın silah sanayisine hizmet etme yollarını arıyordu. O güne kadar Osmanlı Devleti’nde silah sanayinde en büyük pay, İngiliz ve Fransız silah krallarınındı. Bu durum, ilk kez, Alman askeri heyetinin Boğaz kıyılarında belirmesiyle değişti. Alman Genelkurmayı’nın emperyalist yayılma siyaseti, aynı zamanda Rusları tehdit eden ve büyük oranlara ulaşan Osmanlılara Alman silah ihracatını daha da arttırdı. General Goltz’un Genelkurmay tarafından desteklenen askeri heyeti, 1880’lerin sonuna doğru Osmanlılar’a Krupp Ailesi’nin toplarını kabul ettirdi. Alman silah sanayisinin Osmanlı Devleti’ndeki tekel konumu, Goltz tarafından örgütlendirilmiş oldu.

Goltz, doğrudan siparişler alarak, Junker-burjuva Almanyası’nın Yakın Doğu’da elverişli ekonomik, siyasal ve askeri dayanak noktaları edinebilmesi için gereken şartları hazırladı.

İlk olarak 15 Haziran 1883 tarihinde üç yıl için Osmanlı İmparatorluğu’na gelen Goltz, yaklaşık on iki buçuk yıl Osmanlı topraklarında kaldı.

Tüm bu süreçlerin hemen sonrasında Osmanlı topraklarında gayrimüslimlere karşı katliamlar başlayacaktı.

1894 ERMENİ KATLİAMI

İlk olarak 1894 yılında Sason Katliamı gerçekleşmişti. Ermeni köylüsü, Müslümanlardan beş kat daha fazla vergi vermekteydi. Ağır vergi siyaseti, Ermenilerin ekonomik gücünü zayıflatıp, onları geçim imkanlarından yoksun bırakarak, göç yolunu tutmaya zorlamaktı.

Tüm bunlar, farklı ekonomik baskılar, milliyetçi siyaset, etnik baskı ve şiddet olaylarıyla birleşmekteydi. Yönetici Türk elit, Ermeni sorununun, Ermenileri imha etme yoluyla “çözülmesi” gerektiği konusunda padişah II. Abdülhamid’i ikna etmişti.

HAMİDİYE ALAYLARI

II. Abdulhamid, 1891 yılında, kendi adıyla anılan, olası Rus işgali ve gayrimüslimlerin tasfiyesi amacıyla “Hamidiye” süvari alaylarını oluşturmuştu.

Günümüzde sıkça dillendirilen Hamidiye Alayları’nın çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu tezi çürük ve temelsiz. Bu tezin arkasında Kürt kimliğine yönelik derin bir saldırı konsepti bulunuyor.

İşin aslı, II.Abdulhamid, Hamidiye Alayları’nı Kürt, Türkmen, Yörük, Arap ve Muhacirlerden oluşturdu. 1897 yılına gelince Hamidiye Alayları tümüyle Araplardan oluşuyordu.

Sason’da yaşanan katliamda binlerce Ermeni hayatını kaybetti. Ölümlerin hepsi çatışmalar sonucu olmamıştı, açlık, hastalık ve yokluk nedeniyle ölenler de pek çoktu. Ancak cesetlerin çukurlara doldurulup yakılması yüzünden hiçbir zaman gerçek sayı ortaya çıkmadı.

Hemen arkasından 1895 yılında Karadeniz bölgesinde, Trabzon, Samsun, Ordu ve Gümüşhane’de katliamlar gerçekleştirildi. Yöntem olarak Sason’dakinden farklı değildi. Binlerce Ermeni buralarda da katledildi.

Tüm yaşanan bu katliamlardan sonra, İstanbul’daki Ermeni toplumu yaşanan katliamları protesto etmek için bir gösteri düzenlemeye karar vermişti. 30 Eylül 1895 günü, Kumkapı Ermeni Kilisesi’nde toplanan dört bine yakın gösterici Babıali’ye doğru sessizce yürüyüşe geçmiş, yürüyüşün sessiz olmasına rağmen Padişah II. Abdülhamid askerlerini yürüyüşçülerin üzerine sürmekten çekinmemişti. İlk arbedede 50 civarında Ermeni öldürülmüş, ardından medrese öğrencileri ve esnaf grupları Ermenilere saldırmıştı.

Üç gün süren olaylarda 2 bine yakın Ermeninin katledilmesi üzerine, Osmanlı devletine baskılar artmış ve Abdülhamid 17 Ekim 1895’te ıslahat paketini kabul etmek zorunda kalmıştı.

Ancak Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, yapılacak ıslahatların Ermenilerin önce özerkliği sonra da bağımsızlığıyla sonlanacağını düşünen Müslüman ve Ermeni milliyetçileri arasında çatışmalar patlak verdi. Bir süre sonra bu çatışmalar katliama dönüştü. Ekim-Aralık 1895 döneminde Zeytun, Eğin, Develi, Akhisar, Erzincan, Gümüşhâne, Bitlis, Bayburt, Maraş, Urfa, Erzurum, Diyarbakır, Siverek, Malatya, Harput, Arapgir, Sivas, Merzifon, Antep, Maraş, Muş, Kayseri, Yozgat olaylarında 10 bini aşkın kişi yaşamını yitirdi.

26 Ağustos 1896’daki Osmanlı Bankası Baskını sonrasındaki gelişen olaylarda yüzlerce Ermeni katledildi.

General Goltz 1896’da Prusya ordusuna geri dönmüştü. Yaklaşık 13 yıl sonra Osmanlı ordusunun gözden geçirilmesi için, onun tekrar Türkiye’ye gelmesi rica edilir. Bu vesile ile Goltz, Temmuz 1909’da genel bir değerlendirme yapmak üzere İstanbul’a gelir ve Ağustos başlarında Almanya’ya geri döner. Artık bundan sonra, Goltz Paşa her yıl dört ay Türkiye’de olacaktı.

Bu durum Türkiye’de Jöntürkler tarafından memnuniyetle karşılandı. Peki ama bu Jöntürkler kimdi?

JÖNTÜRKLER VE İTTİHAT TERAKKİ

Kendilerine Batı’da örnekleri olan Yeni Fransa, Yeni Almanya, Yeni İtalya gibi örgütlenmelerden esinlenerek Yeni Türkler ismini vermişlerdi. Bu benzeşme sadece isimle kalmamış, yüzlerini de Batı’ya dönmüşlerdi. Osmanlı’nın yeni bir devlete, burjuva devletine evrilmesi için ideolojik ve politik zemin oluşturmaya başlamışlardı. Bu oluşum, Alman milliyetçiliği ve hatta ırkçılığını, Sünni mezhepçilikle bütünleştirecek bir ideolojiye, ileri süreçlerde gelişecek İttihat ve Terakki ile ulaşacaktı.

Kadim halklar için uzaktan da olsa Çan sesleri gelmeye başlamıştı.

1908 II. Meşrutiyet’in ilanı ile II. Abdulhamid tahttan indirildi.

II. Meşrutiyet’i tüm gayrimüslimler gibi Ermeniler de bayram havası ile karşıladılar. Bunu, Ermenilerin Haçin dedikleri şimdiki adıyla Adana’nın ilçesi Saimbeyli’nin Ermeni kaymakamı Garebet Çallıyan’ın anı defterine düştüğü nottan da anlayabiliriz.

Garabet Çallıyan 1908’i anı defterine şöyle yazmıştı:

“33 yıllık uğursuz Abdülhamid döneminde Türk vatandaşlarımızın taze hayatları Marmara balıklarının gıdasını oluştururken, biz de az ötede İstibdat’ın mezbahasında vahşi hayvanlara yem olmaktaydık. Bu kırıcı dönemi beraber atlattık. Öyle ki, bu kadar çile ve işkenceyle elde edilen milli hâkimiyette, hemen devrimin ertesinde meşrutiyetimizin ve Osmanlı’nın temiz alnına sürülen lekeyi ortadan kaldırarak, açılan yarayı tedavi etme merhametini kendilerinden talep etme hakkımız olduğunu düşünüyoruz: Vatanın selameti birliğe; dostluğun tesisi adaletin icrasına bağlıdır.”

Ama gelişecek olaylar hiç de Kaymakam Garebet Çallıyan’ın iyi niyetleri ile örtüşmüyecekti. Aslında işin aslını, Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, II. Meşrutiyet için yaptığı şu değerlendirme ile ortaya koyacaktı.

“Devrim, Jöntürkler tarafından yapılmadı. Sadece ordu tarafından ve işin gerçeği aranırsa, yalnız ve yalnız Anadolu’da yetişmiş olan ve kendilerine “Alman Subayları” denilen subaylarca gerçekleştirildi.”

Kimdi bu Alman Subayları… Jöntürkler ve İttihatçılar arasında ırkçı Alman ideolojisi ile bütünleşmiş ve tek milletli, tek mezhepli bir burjuva devlet idealini benimseyen Osmanlı Subaylarıydı. Kaiser II. Wilhelm’in bu değerlendirmesi, neden Almanya-Osmanlı ittifakı ile konuya başladığımızın ne denli doğru olduğunu gösterir bir değerlendirme.

İşin rengi değişmeye başlamıştı.

Anadolu ve Mezopotamya’yı halklar mezarlığına dönüştürecek süreç, öncesinde Prusya-Osmanlı hemen sonrasında Almanya İmparatorluğu-İttihat Terakki ittifakları ile artık zirveye ulaşmıştı.

KADİM HALKLAR İÇİN ÇANLAR ÇALIYORDU

1909 Kilikya (Adana) Katliamı

Bağdadizade Abdulkadir, katliamın büyük kışkırtıcılarından birisi, Adana Valisi Cevat Bey’in yakın arkadaşı.

Merkez polis komseri Zor Ali, 1908 ile görevden uzaklaştırılıp görevde kalan birisi.

Ferik Mustafa, 1895-1896’da Maraş kumandanlığı yapmış ve Ermeni karşıtı.

Özenle seçilmiş bu dörtlüyle, gerçekleşecek katliam için her şey hazır görünüyordu.

14 Nisan 1909’da başlayıp 27 Nisan 1909’da biten Adana katliamında, 30-35 bin arası Ermeninin katledildiği, zorla din değiştirtme, tecavüz, para karşılığı koruma olaylarının yaşandığı, değişik kaynaklar tarafından belirtiliyor.

1894’de başlayan ve 1909’a kadar geçen süreçte, bazı kaynaklara göre 80 bin, bazı kaynaklara göre 200 bin Ermeni hayatını kaybetmiştir.

1894-1896 katliamlara benzerliği ile dikkat çeken Adana katliamı,1915 soykırımının da bir provası niteliğindeydi.

DÜNYADA KUTUPLAŞMA DERİNLEŞİYORDU

Dünyada kutuplaşma iyice derinleşmeye gidiyor ve 1. Paylaşım Savaşına adım adım ilerleniyordu.

Uzun zamandır devletler arası ilişki, ittifak arayışları sonuçlanıp netleşiyordu. 1914 ortalarına gelindiğinde, İngiltere, Fransa ve Rusya öncülüğündeki itilaf devletlerine karşı da Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı ittifak devletleri duruyordu.

Ve savaş 28 Temmuz 1914’te başladı.

Kitlesel katliam ve soykırım suçları, çoğu zaman savaş bağlamında işlenir. Ermenilerin soykırımı da böyle bir süreçte gerçekleşecekti.

Ermeni Araştırmacı Vahakn Dadrian’a göre Almanların Bakü petrol bölgesine ulaşma niyeti Pantürkizm’in kışkırtılmasına, Berlin-Bağdat demiryolu hattının güvenliği ve Almanların Ermeni burjuvazisinin yerine geçme düşünceleri de soykırıma giden yola döşenen taşlardı.

1914 yılına gelindiğinde, Pantürkist İttihatçı Osmanlı yetkilileri, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermenileri, imparatorluğun güvenliğine yönelik bir tehdit olarak sunmak için propaganda yapmaya başlamışlardı bile. Savaş Bürosunda bir Osmanlı deniz subayı, yapılan planlamayı şöyle açıklıyordu:

“Bu muazzam suçu meşrulaştırmak için gerekli propaganda malzemesi İstanbul’da iyice hazırlandı. Ermeniler düşmanla birlikteydiler. İstanbul’da ayaklanmayı başlatacaklar ve İttihadist liderleri öldüreceklerdi.”

Bu asılsız ve kara propaganda, tüm dünyanın gözü önünde yapılıyordu.

Osmanlı Devleti’nde yaşayan Alman işadamları, bankerler, mühendisler ve diplomatlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni politikalarını protesto ederken, Kaiser II. Wilhelm, “Türkler ne yaparlarsa yapsınlar, bizim müttefikimiz onlardır, Ermeniler değil” diyordu.

Birçok araştırmacı yazara göre Alman yönetimi, 1915 baharından beri İttihatçı liderlerin Ermeniler için yaptıkları planlardan haberdardı.

Artık, İttihat ve Terakkili Osmanlı yönetiminin katliamlara yönelik önü açılmıştı. İttihat ve Teraki liderleri, ittifak devletinin en güçlüsü olan Alman İmparatorluğunun hem askeri hem de ırkçı ideolojik desteğini almış bulunmaktaydı.

BİR SOYKIRIM SUÇLUSU: MEHMET TALAT PAŞA

Mehmet Talat Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyetinin belirleyici isimlerindendi. Osmanlı Ermenilerine uygulanan soykırımı, İçişleri olduğu dönemde bizzat planlamış, başlatmış ve uygulamayı organize etmişti.

İçişleri Bakanı Talat Paşa, Ermeni Komite merkezlerinin kapatılması, liderlerinin tutuklanması ve her türlü belgelerine el konulması yönünde, 24 Nisan 1915 kararlarını alır. Gerekçe olarak da düşman ordularının Çanakkale’ye çıkartma yapmaları beklentisi ve İstanbul’un ele geçirilmesi tehdidini gösterir.

Talat Paşa’nın emriyle 24 Nisan 1915 genelgesi üzerine İstanbul’da ilk etapta 235 ile 300 arası sanatçı, milletvekili, işadamı, yazar, şair ve din adamlarından oluşan entelektüel Ermeni tutuklanır ve sürgüne gönderilir. Sürgüne gönderilen entelektülerden çok büyük bir kısmı öldürülür.

Tehcir başlamıştır. Tehcir soykırıma doğru yol alır. İstanbul, Karadeniz, Kilikya, Kürdistan hemen her alandaki Ermenilere yönelik tehcir ve Soykırım, Talat Paşa’nın planlamaları çerçevesinde yürümektedir.

Araştırmacı Dadrian’a göre, Alman askerî misyonuna bağlı görevlilerin bir kısmı Talat Paşa ile birlikte kararları verirken, bir kısmı verilen kararları uygulamış, bir kısmı da Ermenilere yapılan muamelelere rıza göstererek göz yummuştur. Katliama bizzat iştirak eden Alman görevliler de vardır.

Mart 1915’te Zeytun’da Osmanlı birliklerinin gönderilmesi emrini veren bir Alman subayıdır.

Ağustos 1915’te Musa Dağ’a saklanan Ermeni köylüleri kuşatan Osmanlı birliklerine, bir Alman komuta etmiştir.

Ekim 1915’te Urfa’da toplanan Ermeni sürgünlerin etrafının kuşatılmasını Suriye’deki Alman Kurmay Eberhard Graf Wolfskeel von Reihenberg yönetmiştir.

Bağdat Demiryolları Şirketi ile Alman ordusu arasındaki ilişkileri sağlayan görevli Colonel Böttrich, şirketin bazı Ermeni işçilerinin tehcirine bizzat izin vermiştir.

Tehcir karşıtı onurlu aydın ve milletvekilleri de vardır.

Ermenilerin tehcir kararının alındığı 27 Mayıs 1915 tarihinden hemen sonraki Meclis oturumunda söz alarak büyük bir cesaret ve vicdan örneği sergileyerek, İttihat ve Terakki Hükûmeti’nin verdiği bu kararın hiçbir kanun ve hukuk düzeni ile bağdaşmadığını anlatan Ahmed Rıza’nın, Meclis’teki şu sözleri tehcirin ne boyutlara ulaştığını göstermesi açısından önemli:

“Beni kolumdan tut, köyümden dışarı at, malımı mülkümü de sat. Bu hiçbir vakitte caiz değildir.”

ANLATACAK ÇOK ŞEY VAR…

Ermeniler Suriye şehri Deir ez-Zor ve çevredeki çöllere doğru yürütüldüler. İttihat Terakki hükûmeti, Ermenileri Suriye çöllerine zorla yürüttükleri süre boyunca ve sonrasında bütün gerekli basit yaşam imkanlardan alıkoydular.

1915 Ağustos’unda, New York Times, “yolların ve Fırat’ın cesetlerle dolu olduğu ve hayatta kalanların ise ölüme mahkûm edildiğini” belirten bir rapor yayımladı. Talat Paşa ve Cemal Paşa, Ermenileri çölde terk ederek, onları ölüme mahkûm etmişti. Sağ kalanlar ise Deir ez-Zor, Resulayn kamplarında katledildiler.

Tecavüz, soykırımın ayrılmaz bir parçasıydı; ordu komutanları, askerlerine, kadınlara ne istiyorlarsa onu yapabileceklerini söylüyordu.

Ermeni kadınlar, Şam’da çıplak olarak sergilendi ve Musul da dahil olmak üzere bazı bölgelerinde seks kölesi olarak satıldılar. Ve bu durum, Alman konsolosluğunun raporunda yer almıştı.

Soykırım sırasında Halep’teki Alman konsolosundan Dr. Walter Rössler, görünüşü güzel olan kadınların, jandarmalar tarafından düzenli olarak tecavüze uğradığını ve bu kızların ve kadınların birçoğunun intihar ettiğini belirtiyordu.

KONSANTRASYON ARTTIRMA KAMPLARI

Osmanlı hükûmeti tarafından sürgünlerden hayatta kalan Ermenileri götürecekleri son noktalara taşımak için 25 adet toplama kampı ağı kurulmuştu. Türkiye’nin bugünkü Irak ve Suriye sınırlarında yer alan bu ağ, Talat Paşa’nın sağ kollarından biri olan Şükrü Kaya tarafından yönetiliyordu. Bazı kamplar sadece geçici geçiş noktalarıydı.

TÜRK TEŞKİLAT-I MAHSUSA

Dikkat çekilmesi gereken bir konu da Türk Teşkilat-ı Mahsusa idi. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı Ermeni cemaatinin soykırıma uğratılmasına katılan Türk Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurdu. Bu örgüt için cezaevlerinden binlerce tutuklu çıkarıldı ve bunlar bu örgütün kirli işlerinde kullanıldı. Osmanlı Üçüncü Ordusu Komutanı Vehib Paşa, bu Teşkilat-ı Mahsusa üyelerini “insan türünün kasapları” olarak adlandırmıştı.

Osmanlı ordusundan Hasan Maruf, bir köy nüfusunun hep birlikte nasıl alındığını ve sonra yakıldığını anlatıyor. Üçüncü Ordu Vehib’in Muş yakınlarındaki özellikle kadın ve çocukların yoğunlaştığı bütün köyleri kısa yoldan yakarak kendince Ermeni sorununu çözmüştü.

Soykırım uzmanı Vahakn Dadrian, Muş ovasındaki 90 köyde 80 bin Ermeninin ‘ahırlar ve samanlıklar’da yakıldığını yazmıştı.

Serdar Dinçer de, Teşkilat-ı Mahsusa’nın pratiklerini destekleyen örnekler veriyor. Sürgün kafilelerine saldırılarda görev alan sabıkalı timleri örgütleyen Miralay Seyfi’ye propaganda çalışmalarında yardım eden ‘Kayzer’in Casusu’ Max von Oppenheim, soykırımı destekler açıklamalar yapıyor. Bir açıklamasında şöyle diyor:

“Türk hükûmetine karşı tehlikeli bir ayaklanma içinde olan bir ahaliye biz yardım edemeyiz.”

Yine Osmanlı ordusunun Alman Genelkurmay Başkanı Schellendorf da benzer bir açıklama yapıyor:

“Ermenilerin şimdi az ya da çok kökleri kazınıyor. Çok katı bir durum, ancak yararlı.”

Kaiser’in muteber adamlarından denizci Humann da şöyle bir değerlendirme yapıyor:

“Türkler Ermenilerin üzerine mümkün olduğunca sessiz ve radikal şekilde yürüyor.”

KARADENİZ’E ATILAN ERMENİLER

Trabzon, Karadeniz Bölgesi’nin ana şehriydi; burada sürgün planı uygulanmadı. Ermeniler teknelere yüklenip açıklarda denize atıldılar. Bu katliam Trabzon Valisi Nail Bey tarafından uygulanmıştı. 50 binin üzerinde Ermeni Karadeniz’de katledildi.

ZEHİR VE AŞIRI DOZ

Osmanlı hekimleri, soykırımın planlanmasına ve yürütülmesine önemli rol almışlardı. Dr. Bahaddin Şakir ve Dr. Nazım İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderlik kadrosundaydılar. Ve her ikisi de bu özel organizasyonda liderlik rolleri üstlenmişlerdi. Diğer doktorlarla birlikte kurbanları zehirlemek için yöntemler tasarladılar ve Ermenileri ölümcül insan deneylerinde kullandılar. Aşırı dozda morfin, zehirli gaz, typhoid aşılama, kurbanları öldürmek için kullanılan özel tıbbi yöntemlerdi.

DÜŞÜNCE DE YÖNTEM DE SİSTEMATİKTİ

Yaşananlar sistematik bir düşünceyle ve sistematik yöntemlerle olmuştu. Eğer sistematik olmasaydı 1915’in Mayıs ayından başlamak üzere 1917’ye kadar 1.3 milyon insan sürülüp 1 milyonun üzerindeki insan da katledilemezdi.

Bu kadar insanın ölüyor olmasının İstanbul’da planlanmadığını iddia edenlerin cevap veremeyeceği gerçek şudur:

Demek ki bu ölümlere rağmen, bu sürgünleri durdurmaya gerek görülmemiştir. Bu kadar insanın bu kadar uzun zamana yayılarak öldürülmesi ve imha edilmesi, onların yerlerinde kalmasına tercih etmiştir. Ölümlerin emrini kendilerinin vermediğini, aleyhteki onlarca ve yüzlerce belgeye rağmen kabul etsek bile, ortada, ölümlerin meydana gelmesine zemin hazırlandığı ve ölümlerin olduğunu bilerek insanların sürülmeye devam edildiği bir soykırım vardır. Yani neresinden bakarsanız bakın, inkarcıların tek bir makul argümanı bile yoktur.

YÜZDE 10 KOTA!

Talat Paşa’nın 1918 başına ait kendi resmi rakamlarına göre sürgün edilen Ermeni sayısı aşağı yukarı 1.3 milyon. Bu kadar Ermeni, bulundukları bölgelerinden çıkarılmış, Suriye ve Irak’a sürgün edilmişlerdir. 1918 yılında müttefik kuvvetler Irak ve Suriye’yi işgal ettiklerinde burada 150 bin civarında olduğunu tahmin ettiğimiz Ermeni ile karşılaşmışlardır.

1918 yılına kadar Osmanlı Devleti’nin topraklarına kimse girmedi. Sürülen insanların resmi rakamı da 1.3 milyon; geriye de 150 bin kişi kalmış. Peki, bu aradaki rakam nerede?

Osmanlı hükümetinin kendi gizli yazışmalarından bir örnek verirsek, ki Türk Genelkurmay arşivi kitaplaştırılmış durumda ve burada yazıyor.

İçişleri Bakanlığı bütün bölgelere, özellikle Halep, Musul, Beyrut ve Şam gibi yerlere yolladığı yazılarda, Ermenilerin oraya geldikleri zaman Müslüman nüfusun yüzde 10’u nispetinde yerleştirilmesini ve asla Müslüman nüfusun yüzde 10’unun geçmesine izin verilmemesini emreder. Oradaki Müslüman nüfusu 1.8 milyon, kalan Ermeni sayısı 150 bin. Yani yüzde 10.

İttihat ve Terraki hükûmetinin bölgelere gönderdiği talimat yerine getirilmiş görünüyor. Bu sistematik bir soykırım değil de nedir?

1915 Kasım’ından başlayarak ama esas olarak 1916 ile birlikte Halep ve civarında kurulmuş olan başta Resulayn ve Reqa gibi kasabalar olmak üzere, Minbic, Mamure, İslahiye, Katma, Bab, Mesekene ve Dipsi gibi tüm toplama kampları ve yerleşim yerleri boşaltılarak Ermeniler yeniden Der Zor çöllerine sürüldüler ve 1917 başına kadar imha edildiler. Bu bilgilerin belgeleri ortada. Diyelim ki Anadolu’dan Ermenileri boşaltırken “hükûmet kontrol edemiyordu” bahanesi buldundu; peki Suriye’ye yerleşmiş ve rakamı Ocak 1916 itibarıyla 500 bin civarında olan Ermeni neden yerlerinden yurtlarından edildi? Amaç yerleştirmeydi de, o halde yerleşmiş Ermeniler neden yerlerinden zorla çıkarıldı? Neden Mart 1916’dan itibaren jandarma birlikleri kullanılarak bu insanlar katledildi?

Alman, Avusturya, İngiliz, Amerikan ve Osmanlı arşivlerinin hepsi aynı hikâyeyi söylüyor. Sonuçta İttihat ve Terakki Partisi savaş yıllarında Anadolu’daki Ermeni nüfusunu imha etmeyi gündemine aldı ve sistematik olarak bu planı 2 yıl boyunca da uyguladı.

AYAKLANMA PALAVRASI

Bütün bunlar Sarıkamış yenilgisinden sonra büyük bir ayaklanma palavrasına çevrildi ve o ayaklanma palavrası bugün hâlâ sürüyor.

Türkiye’de çok yaygın bir propaganda var. Ermeniler, askerden kaçtılar, savaş cephesinde telgraf hatlarını kestiler, posta arabalarına saldırdılar vb… Savaştan kaçanlar var doğru ama herkes kaçmış, Ermenisi, Rumu, Türkü, Kürdü, Çerkesi, Müslümanı. Bunlar asker kaçakları, yiyecek sorunları var ve sağa sola saldırıyorlar.

HÜKÛMET MENSUPLARI ‘SIYRILMAK’ İSTEDİ

Talat Paşa’nın dışındaki hükûmet üyeleri de biliyor muydu bunu? Bazı hükûmet üyelerinin bu olayı daha sonradan öğrendiği de söyleniyor. Hatta sonradan öğrenenlerle, haberdar olanlar arasında tartışmalar da yaşanıyor.

Soykırım, esas olarak İttihat ve Terakki Partisi’nin merkez komitesinin emriyle uygulandı ve hayata geçti. Hükümet üyelerinin hepsinin böyle bir imha kararına katılması söz konusu değildir. Ancak bu imhaları duydular ama bir şey yapmadılar. Sonra da “Haberimiz yok bunlardan” diye kendilerini kurtarmaya çalıştılar. Haberlerinin olmaması mümkün değil. Çünkü bu haberler İstanbul’a geliyor, başta Almanya ve Amerika düzenli olarak hükûmet üyelerinden açıklama istiyor.

HAYRİ KIZILER – ANF

About Editor Editor

Check Also

Karl Marx’ın etkisi: bir karşıolgusal analiz – Branko Milanovic

Karl Marx’ın iki yüzüncü doğum günü vesilesiyle Marx’ın sayısız eserine ve yaşamına adanmış birçok konferans …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *