Kara Çarşaftan Beyaz Tülbente ya da Kadın Özgürlüğünün Yeni Sembolleri


Rakka’nın özgürleşmesi hamlesinde yine ekranlara geldi. Menbic’te de aynısı olmuştu. Özgürleştirilen yerlerde kadınlar ilginç bir eylem gerçekleştiriyorlar. Öncelikle üzerlerindeki kara çarşafları çıkarıp atıyorlar, yırtıyorlar ya da yakıp DAİŞ’e lanetler yağdırıyorlar.

Kendimde tanık olmuştum.
Daha DAİŞ Alya, Mebruka, Heseke yakınlarındaydı. Özgürleştirilen alanlardan halk arabalarla, kamyonlarla, motosikletlerle Cizire Kantonunun güvenli bölgelerine akın akın geliyordu. Nerdeyse tümü Araplardan ibaretti.
Tercüman aracılığıyla sorduğum sorularla olsun, sonrasında genel sohbetlerde olsun edindiğim izlenim şuydu. İnancın, Müslüman olmanın en önemli sembolü kadının türban takması olarak lanse edilmekteydi. Daiş, Nusra, Müslüman Kardeşler, Hamas, AKP için bu olmazsa olmaz bir kural olarak yansıtılıyor. Yani türban ısrarla inanç sisteminin sınırları içinde tutuluyor ve kadın bununla çevreleniyordu. Oysa bizzat türbanı taşımak zorunda kalan ve Daiş’in hakimiyet alanından kurtulan kadınlara göre, yaptıkları Daiş’i red etmekti. Kendilerinde vücut bulan türban gibi sembollerini red etmek inançla ilgili bir olay değildi. Bir sistemin, bir yaşam tarzının ve daha da ötesi oluşturulan iktidar ve egemenlik sisteminin reddiydi, onların tavrı.
Çatışma bölgesinden kaçanlar mesela “Neden YPG’nin, Kürtlerin bölgesi olan Cizire’ye geliyorlardı da, o zaman daha güvenli olan Rakka’ya, Musul’a ya da Daiş’in hakim olduğu başka bölgelere gitmiyorlardı?” Yine, “Gıre Sıpi/Tıl Ebyad üzerinden Türkiye’ye de gidebilecekleri, Türkiye’nin onları desteklediği, Sünni Müslüman olduğu bilinmesine rağmen Daiş’le çatışan Kürtlere sığınmaları nedendi?” Özellikle, Türkiye, Arabistan ve Suriye rejimi tarafından Kürt hareketinin gelişmesini engellemek için yoğun propaganda yürütüldüğü bir dönemde örneğin YPG’nin Arapları evlerinden çıkardığı, Kürtlerin de Arap komşularının evlerini, mallarını yağmaladığı söylenmekteydi. Yine Kürtlerin hele hele Apocuların ateist olduğu, din düşmanlığı yaptığı habire propaganda ediliyordu. Ve buna rağmen bu insanlar Kürtlerin hakim olduğu bölgelere geçiyorlardı.”
Çünkü onlar hiç oralı değildi. Propaganda, yalan, söylem ve manipülasyonlara bakmıyorlardı. Bizzat yaşadıkları, tanıklık ettikleri ve tecrübe ettikleri hayatın gerçekleriyle hareket ediyorlardı. Örneğin Kobani’nin özgürleştirilmesi esnasında Araplarla Kürtlerin çatışabileceklerini, kendi deyimleriyle kavimler arası kavganın başlayacağını beklemişlerdi. Bu dönem DAİŞ’e de sıkı sıkı destek vermişler. Arapların Kürtlere çok eziyet çektirdiklerini, hatta mallarına el koyduklarını biliyorlardı ve bundan dolayı gelişecek bir intikam histerisiyle katliamlar, yağmalar olacağını düşünüyorlardı. Çünkü hep öyle olmuştu. Güçlü olan zayıfın her şeyine el koyma hakkına sahip olduğuna inanılan bir kültürün, tanıklığın rahleyi tedrisatından geçmişlerdi.
Fakat yanılmışlardı. İlk kez düşündüklerinin tersine bir durumla karşı karşıya kalmışlardı. Kin, nefret, ölüm, kıyım, yağma yerine birlik çağrısıyla karşılaşmışlardı. Barış, dayanışma, kader birliğine dair bir çağrı ile yüz yüze idiler. Yani Daiş’ten kaçanlar zamanla Kürtlerin özellikle de YPG’nin kin gütmediğini, intikam duygusuyla hareket etmediğini, kendilerinin yaptığının aynısını yapmadığını duyduklarını, gördüklerini, tecrübe ettiklerini söylediler. Çünkü Cizire bölgesindeki Araplar olsun, tanıdıkları Kürtler olsun Rojava’da oluşan sistemi, özgürlük ortamını bir biçimde haber veriyorlardı. Anlatmanın ötesinde yaşamlarındaki değişim ve özgüven de bunu ispatlıyordu. Haliyle millet tekrar DAİŞ’in olduğu alanlara kaçmaktansa, Rojava’da güvenli bölgelere geçmeyi tercih ediyordu.
Özellikle kadınların ve yaşlıların mutluluğu daha bir farklıydı. Gözlerinin içi adeta parlıyordu. Güvenli bölgeye geçer geçmez, yani kendilerini güvende hissettikleri ilk anda kendi bireysel eylemlerini gerçekleştiriyorlardı. Kadınların yaptığı ilk iş yöresel kıyafetlerinin üzerine geçirdikleri kara çarşafı çıkarıp atmak oluyordu. Bunu yaparken çok büyük duygu değişimi yaşadıklarını gözlemek mümkündü. Mutluluk gözyaşı dökenler, tilili çekenler, dua edenler, halaya katılanlar peşi sıra geliyordu.
Yaşlıların ilk isteği ise bir sigaraydı. Onlara su veren yöre insanından ricaları sudan çok sigaraydı. Daiş sigaraya yasaklamıştı. Hatta gizliden içtiklerine inandıkları bazılarının parmaklarını kestiklerini söylüyorlardı. Demek ki yasakları zorla kabul ettirmek mümkün değildi. Oysa sağlığa zararlı olan sigaranın bırakılması gerektiği sözlü olarak da anlatılabilir, insanlar ikna edebilirdi. Ama eğer zoru dayatır ve yasaklarsanız, o zehirli sigara bile özgürleşmenin özlemi, direnişin sembolü olur. Bir özlem bir arzuya dönüşür.
Kadınlara “kara çarşafın, türbanın Allahın emri olduğu, DAİŞ’in bunu uyguladığını, bari bunu çıkarıp günaha girmemeleri” telkin edildiğinde, tepki gösteriyorlardı. DAİŞ’in herşeyi zorla uyguladığını, bunun yanı sıra tüm yaşam alanlarını kısıtladığını, hayvan bakmaya, pazarda alışverişe, tarlaya bile gidip çalışmakta zorlandıklarını, çocuklarına dışarıda bakamadıklarını, komşularına yalnız gidemediklerini, her haliyle denetim altında olduklarını belirtiyor, Allahın bu kısıtlamaları, bu yasaklamaları emretmediğini, Daiş’in keyfi uygulamaları olduğunu özellikle vurguluyorlardı. Peygamberin aile hayatına dair tebliğde bulunduğunu, ama Daiş’in zorbalık yaptığını, bunun kabul edilemez, sürdürülemez olduğunu anlatıyorlardı. Ayrıca zaten giydikleri kıyafetlerinde İslama çok ters olmadığını, zaten binlerce yıldır böyle geldiğini yine müslüman olmalarına rağmen böylesi bir zulümle karşı karşıya kalmadıklarını hatırlatıyorlardı.
O gün bu gündür görüyorum ki Kara çarşafın reddi, inançla ilgili bir olay değil. Bu otoritenin, şiddetin, baskının, kadını dizginlemenin, güçten düşürmenin, iradesizleştirmenin reddidir. Planlı bir organizasyon değil ama Arap Kadınının özgür alanlara geçerken yaptığı bu eylem çok büyük bir değeri ifade ediyor ve büyük bir anlam taşıyor. Üzerinde düşünülmesi, iyi analiz edilmesi ve anlaşılması gerekir. Öylesine basit bir sevinç dalgası olarak görülüp es geçilmemelidir. Aslında yakın dönemde, 1960’larda iktidarcı İslamın gelişmesiyle dayatılan ve adeta onun sembolü olan şu an ki türbanın gerçekten de dinsel bir anlam taşımadığı da cesaretle anlatılmalıdır.

Desmala Sıpi ya da Beyaz Tülbend

Öte yandan terk edilen kara çarşafın tam aksine ısrarla sahip çıkılan bir örtü var. Beyaz tülbend ya da desmala sıpi. Barışın sembolü oldu, barış annelerinin elinde. Cumhurbaşkanlarına, devlet erkanına, elinde silahla operasyona çıkan askerlere barışın, demokrasinin, birliğin sembolü olarak sunuldu. Hep red edildi. Oysa binlerce yıllık Kürt geleneğinde eğer bir kadın beyaz baş örtüsünü alıp yere vurursa Yergök durur. Kan davalı aşiretler kavgayı durdurur. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan insanlar seslerini keser. Herkes adaletin, barışın yoluna gitmek zorunda kalır. Kadın artık tahammül edemedeği sınırlara varıldığı anlaşılmakta ve bu sınır zorlanmamaktadır. Eğer bu desmalin üzerinden geçilir, kirletilirse zulmün, barbarlığın, kahrın yolu da açılmış olur. Bu zulme topyekün red kaçınılmazdır. Olmazsa terki şarttır.  Ama asla ve kataa barışılmaz, uzlaşılmaz onunla. Taa ki, zulmünden, zalimliğinden vazgeçinceye kadar. Maalesef bu kutsiyet Türk egemenleri tarafından saygı görmedi. Bu duygu, bu sembol çok yere düşürüldü, çiğnendi, kirletildi. Çünkü bu sembolün içerdiği anlam, egemenlerin işine gelmiyordu. Çünkü onlar kara çarşafın savunucusuydu. Eve, evde olmazsa dışarıda kara çarşafa kapanmış, erkeğin denetiminde, hizmetinde bir kadın istiyorlardı. Tabii ki sadece kadının şahsıyla sınırlı değil. Onunla birlikte, çocuğu, eşi, içinde bulunduğu toplum, sınıf, kategori ve yaşam alanı da mahkum ediliyordu.
Haliyle beyaz tülbendin yükselişi, konulan sınırları yakıp yıkması irkiltiyordu, korkutuyordu, kızdırıyordu onları. Yasaklarla, yargılamalarla, şiddetle beyaz tülbendi elinde taşıyanlara saldırdılar.
Ama yılmadılar beyaz tülbendin taşıyıcıları. Direndiler, dalgalandırdılar, bir tülbentten bir bayrak yarattılar. Çünkü onlar beyaz tülbendi elinde sallar, başında taşır, flamalarla dalgalandırırken, birleşiyorlardı, kadın olarak, ana olarak, savaş karşıtı olarak, özgürleşen ve yaşama ortak olan bireyler olarak büyüyor, güçleniyorlardı.
O beyaz tülbende Kürdistan’da barış analarının elinden gökyüzüne yükseldi. Şimdi Arap çöllerinde, Kürdistan’ın dağlarının yanı sıra ovalarında, Türkiye’nin metropollerinde dalgalanıyor.
Artık o bir bez değil, bir sembol, bir felsefe, bir özgürlük hikayesi, bir rehber, aydınlatıcı bir ışıktır.

Related Articles