Her referandum’dan ulus devlet çıkar mı?

Güney Kürdistan’da oluşacak bir bağımsız devlet gelecekte diğer parçalarda ki Kürtlerin özgürlüklerinin ve mücadelelerinin önünde bir engel olmayacağını kim söyleyebilir. Barzani, son iki yıldır Kürtlere karşı imha savaşı yürüten AKP diktasına tek laf etti mi? Hatta Kuzey Kürdistan’da kendi taraftarları AKP içinde bulunarak bu suça ortak olmalarını, Şengal’de ve Medya savunma  alanlarına TC ordusuyla birlikte yaptıkları operasyonları unutalım mı?

Güney Kürdistan’ın referandum kararı özellikle “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” üzerinden tartışıldı. Bu tartışmalara her kesimden tarafların müdahil olması olumlu bir sonucun ortaya çıkmasına yetmedi. Herkes kendi penceresinden konuyu ele aldı ancak bakılan tek nokta vardı o da ulus devlet noktasıydı. Oysa ulus devlet, bakışı engelleyen hatta bizleri körleştirme tehlikesi barındıran bir ışık kaynağı gibi bizim farklı noktalara bakmamızı engelliyor.

Bu yazıda referandum konusuna farklı bir yerden bakmayı deneyelim.

  1. Bir halkın yaptığı bağımsızlık referandumu ulus devleti mi hedeflemelidir?
  2. Referandum kararı alan siyasi iradenin toplumsal meşruluğu nedir?
  3. Kararın alımında referandum bölgesinin dışında ki (özellikle Kürdistan’ın diğer parçalarının) halkın talepleri göz önünde tutulmuş mudur?
  4. Referandum kararı alan irade’nin diğer parçalarda ki Kürtler ve diğer etnik, dinsel, kültürel halklar ve topluluklarla ilişkileri nasıldır?
  5. Ve en önemli soru: kararı veren irade hangi sınıfsal temele dayanıyor ve mülkiyet ilişkisini kimlerle kurduğu?

Birincisi, ulus devlet perspektifi sorunları çözen değil, aksine sorunların kaynağıdır. Kapitalizmde görüyoruz ki ulus devlet, ister özel mülkiyet olsun ister devlet mülkiyeti olsun biriktirdiği sermaye ve o sermayeyi korumak için içeride, dışarıda uyguladığı güvenlik politikaları bir ulus ya da dinsel kimlik üzerinden olmak zorundadır. Bu durum ister istemez içeride diğer kimlikleri iradesizleştirme ya da irade dışında tutmayı zorunlu kılar. Böyle bir devlet yapılanmasında demokrasi çağrısı ve mücadelesi ulus devletin duvarına çarpar.

Oysa bütün halkların daha basit ve masrafsız bağımsız olma seçeneği vardır. Ancak bu seçenek kapitalizm ve ulus devletler tarafından sürekli gözden uzak tutuluyor. Halklar sermaye merkezli bir devlet yapılanmasından bağımsız olmayı, ortak, eşit, öz savunması ve alternatif mülkiyet ilişkisi olan yeni bir toplum modeli üzerinden talep edebilirler, etmeliler.

Böyle bir talep bir ulus devlet’ten ayrılmanın ve onu yıkmanın en meşru yoludur. Bir ulus devletten başka bir ulus devlet çıkarmak, attığın okun hedefi olmaktır.

İkincisi, bir halkın kaderini tayin edecek referandum gibi bir kararı veren iradenin meşruluğu önemlidir. Güney Kürdistan’da KDP ve Barzani iktidarı tarafından alınan referandum kararı, Güney Kürdistan’ın diğer siyasi yapılarında başlarda kabul görmese de (Barzani’nin içeride ki yasadışı devlet başkanlığını ve siyasi tıkanmışlığı aşmak için bir çıkış yolu olarak görülse de) Kürt halkının yüz yıllık rüyasının rüzgarına karşı koyamadılar. Ancak bu durum, yani referandum sonucunun etkisi geçince Barzani ve ailesinin meşrutiyeti yeniden sorgulanacaktır.

Yasal olarak devlet başkanlığı yaklaşık üç yıl önce bitmiş olan bir lider, meclisi uzun zamandır işletmeyen, meclis başkanını ve muhalif vekilleri başkente sokulmayan, kendi halkını ezen diğer devletlerle al-ver ilişkisi olan bir başkan ve siyasi kadronun kararı olan bir referandum.

Üçüncüsü, Barzani ve KDP referandum kararı alırken İran, Suriye, Irak ve diğer ülkelerde ki Kürt halkı ve siyasi yapıların fikrini sormuş mudur? Onların fikirlerini, önerilerini karara yansıtı mı? Mesela gelecekte İran veya Türkiye Kürtleri böyle bir referanduma giderse Barzani bu kardeşlerini mi, yoksa İran ve Türkiye’yi mi destekleyecek? Barzani ve KDP’nin diğer parçalarda ki (ve hatta Güney’deki) tarihsel pratikleri diğer parçalarda ki Kürtlere güven vermekte midir?

Güney Kürdistan’da oluşacak bir bağımsız devlet gelecekte diğer parçalarda ki Kürtlerin özgürlüklerinin ve mücadelelerinin önünde bir engel olmayacağını kim söyleyebilir. Barzani, son iki yıldır Kürtlere karşı imha savaşı yürüten AKP diktasına tek laf etti mi? Hatta Kuzey Kürdistan’da kendi taraftarları AKP içinde bulunarak bu suça ortak olmalarını, Şengal’de ve Medya savunma  alanlarına TC ordusuyla birlikte yaptıkları  operasyonları unutalım mı?

Dördüncüsü, Barzani ve KDP referandum kararı alırken ne PYD, ne KCK, ne KODAR, ne HDP ve diğer parçalarda ki hiçbir Kürt siyasi yapısına fikir sorma gereği duymadı. Aksine, ‘ben bağımsızlık düdüğünü çalarsam nasılsa hepsi peşime takılır’ özgüveniyle oldu-bittiye getirdi böylesi önemli bir kararı. Çünkü ‘nasılsa benim peşimden gelmeyenler Türkiye, İran, Irak, Suriye rejimlerinin tarafına düşecekleri için’ Kürtlerin kendisini sorgulamasının zırhını da giymiş oluyordu. Oysa bütün Kürtler bilir ki bölge devletleriyle en derin ve tarihsel ilişkileri, ittifakları (bu ittifakların hepsi diğer Kürt yapılarına karşıdır. PKK’ye karşı Türkiye ve İran, YNK’ye karşı Türkiye, İran, Irak ile ittifaklar yaptı.) kuran, yaşatan Barzani ve KDP iktidarıdır. Halen Güney Kürdistan’da 18 (on sekiz) Türk ordusunun üssü var. Kürtlere bu askeri üsleri ve referandumu sorgulamayın deniyor.

Erdoğan’ın referanduma karşı tehditlerine Barzani’nin Rudaw sitesinde Rebwar Kerim Weli,  Sayın Erdoğan‘Er kişi’olun  adlı bir yazısında cevapladı.

Yazısında, ‘Hatırlayın Sayın Cumhurbaşkanı, Kürdistan’da Türk askeri ile Peşmerge’nin kanı birbirine karıştı. Peşmerge ve Türk askeri kan kardeşi oldu.’ diyen Weli’ye soruyoruz, kime karşı savaşarak kan kardeşi oldunuz?

Beşincisi ve en önemlisi, Barzani ve KDP sınıfsal olarak petrol zengini ülkelerin üretim ve yaşam tarzı denizinde batıya doğru kulaç atan yüzücüye benziyorlar. 15 yıllık iktidarlarında toplumsal üretimi değil, Petro-dolar üzeriden dönen bir ekonomi ve bu ekonomi tarzının Barzani aşireti ve çevresine sağladığı rant, toplumsal kesimleri bu ranta ortak ederek üretimden koparmıştır.  Barzani ve ailesinin özellikle Türkiye’de uzun yıllardır ticari ortaklıkları vardır.

Güney Kürdistan petrollerinin satışında Erdoğan ailesiyle şahsi ortaklıklar kurmuş, bu ortaklığın paraları Halk bankasında ki hesaplarda tutuluyor. Bu ortaklık ne kadar petrol sattı, ne kadar para kazandı,  bu paralar nerede kimse bilmiyor. Erdoğan ‘vanayı kapatırız’ deyince herkes petrol vanası anladı. Oysa Erdoğan, ‘benim bankamda rehin olan dünya kadar paran var. Onun vanasını kapatırım’ demek istemişti.

Bölge ülkeleriyle özellikle içeride (Kürdistan’ın bütün parçalarında) ki siyasi rakiplerine karşı bu kadar iç içe geçmiş ekonomik, siyasi ve askeri, ilişkiler içinde ki bir yapıdan bağımsızlık bekleyenlere söylenecek çok söz yok. Toplumsal üretimi olmayan, iktidar yapısından orta sınıfına kadar Petrol-dolarların şekillendirdiği bir ülke bağımsızlığı şekilsel olur. Bırakın demokratik bir ulus devleti, klasik manada bir burjuva demokrasisi bile olmaz. Maddi anlamda bir bağımsızlık olmayacağı, olamayacağını bilmek gerekir.

Bütün toplumsal kimliklerin katıldığı ve irade beyan ettiği, toplumsal üretimin ve mülkiyetin yeniden tanımlandığı, aşiretlerin, liderlerin, sermayenin değil, özgür birey ve toplulukların ürettiği, üretirken yönettiği bir toplumun bağımsızlık talebine kim, ne eleştiri getirebilir.

Yoksa biliyoruz ki; çoğu zaman en büyük esaret dönemi kendimizi bağımsız sandığımız zamanlardır.

İnanmayan bugün ki Erdoğan ve Türkiye’sine baksın.

Related Articles