Hayvanlardan Tanrılara Sapiens Kitabı Üzerine

Doç.Dr. Ulaş Başar Gezgin, 8 Eylül 2016, ulasbasar@gmail.com

Yuval Noah Harari’nin ‘Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi’ adlı kitabı beş bölümden oluşuyor: Bilişsel Devrim, Tarım Devrimi, İnsanoğlunun Birleşmesi, Bilimsel Devrim ve Sonsöz: Tanrılaşan Hayvan. Kitabın bilişsel devrimle yani insansoyunun azçok bilinç kazanıp kültürler oluşturmaya başladığı dönemle başlaması hem bir kısıtlama sayılabilir hem de izleksel bütünlüğü koruma çabası. Kitapta bölüm başlıklarından da anlaşılabileceği gibi üç dönüm noktası var: 70 bin yıl öncesindeki bilişsel devrim, 12 bin yıl öncesindeki tarım devrimi ve 500 yıl öncesindeki bilimsel devrim.

İnsan yavrusu, diğer memeli yavrularının tersine gelişmemiş bir biçimde doğuyor; bu da yıllarca bakım gerektirecek bebek(ler) dolayısıyla toplu yaşamaya ve kültürel çeşitliliğe zemin hazırlıyor (s.23). Yazar, birçok doğal sorunu, insansoyunun diğer memelilere göre çok daha hızlı gelişmesine (örneğin avlanandan avlayana dönüşüm) bağlıyor (s.25). Ateşin bulunmasıyla besinler pişirilmeye başlanıyor; böylece mikroplardan korunuluyor ve beslenmek için harcanan emek ve zaman da azalmış oluyor; bu da beynin büyümesi için zemin hazırlamış oluyor (s.25-26). Ateş, insanın avlanmada da diğer hayvanların çok ilerisine geçmesini sağlıyor.

Yalnızca aslan tehlikesi gibi varolanlar üstüne değil varolmayanlar üstüne de konuşmamızı sağlayan dil, insansoyunun hızlı ilerleyişindeki bir diğer etmen -ki bu da yalnızca insana özgü. Bu özellik, dinlerin, mitlerin vb.’nin çıkışıyla çakışıyor (s.37). Böylece, diğer hayvanların tersine, binlerce ve sonrasında milyonlarca insan birbirlerini tanımasalar da ortak bir amaç çevresinde bir araya gelebiliyorlar (s.40). Ayrıca, kültürel özellikler ve mitler çok çabuk değişebiliyor (s.46-47). Ticaret de, insansoyunun değişik malzemelere erişimi gibi önemli bir işlev görüyor (s.47-48).

Bilişsel Devrim

Yazara göre, “Bilişsel Devrim tarihin biyolojiden bağımsızlığını ilan ettiği andır” (s.49). Yine de biyolojiden etkilenmeye devam ederiz; ancak hayal gücü ve mitler gibi olgular bizi biyolojik altyapımızın üstüne çıkartarak imparatorluklar, cumhuriyetler vb. kurdurtur (s.49-50). Dahası, yukarıda belirtildiği gibi, binlerce, milyonlarca birbirini tanımazın ortak bir amaç uğruna hareket etmesini sağlar.

‘Adem ve Havva’nın Bir Günü’ başlıklı altbölümde yazar yavaş yavaş ve isabetli bir biçimde evrimsel psikoloji konularına girmeye başlıyor. Bu alan, gelişmekte olan ve henüz temel düzeydeki tartışmalardan kurtulamamış bir alan. Özellikle kadın-erkek rolleri üstüne yapılan çeşitli çözümlemeler, sonuçta “anatomi yazgıdır” savına bağlanabildiği ve böylece geleneksel rolleri gerekçelendirdiği için eleştiri topluyor (bkz. Gezgin, 2012). Yine de, çağdaş toplumda yanıtsız kalan birçok soruyu da (yeme alışkanlıkları, saldırganlık, yere bağlılık vb.) yanıtlayabilecek nitelikte. Yazarsa kitapta kadın-erkek rollerine ve cinselliğe bu geleneksel açıdan değil eleştirel bir açıdan yaklaşıyor (s. 150-159). Toplumsal cinsiyetin tarih boyunca değişimine ilişkin örnekler veriyor (s.155-159). Ataerkilliğin neden norm olduğuna dair kas gücü, saldırganlık ve genler gibi gerekçelendirmeleri çürütmeye çalışıyor (s.160-165).

Avcı-toplayıcı dönemde, insansoyunun konargöçer bile değil göçer olması, eşyasız olması, eşyalarını taşıyacak tekerlekli araçlarının bile olmaması dikkat çekici (s.55). Bu durum, bu dönemle ilgili araştırmaları zorlaştırıyor. Öte yandan, yazar, avcı toplayıcı insanın doğal düzen konusunda çok bilgili ve çevik olduğunu belirtiyor; o zamanın insanlarının zamanımızın insanlarına göre daha çok şey bildiklerini ve var kalmak için çok daha az çalışmak zorunda olduklarını ileri sürüyor (s.61-62). Bu dönemde daha az açlık çekiliyordu, yemekler daha çeşitliydi ve daha sağlıklı bir yaşam vardı (s.63). Fakat elbette bu dönemde çocuk ölümleri çoktu ve sudan nedenlerle ölüm de yaygındı (s.64). Dinsel ve toplumsal gelenekleri de vahşice olabiliyordu (s.64-65). Öte yandan, avcı toplayıcı insanın da tarım toplumu insanının da birçok canlının neslinin tükenmesinden sorumlu olan, tarihte gelmiş geçmiş en tehlikeli tür olduğunu da belirtelim (s.74-85).

Tarım Toplumu

Yazara göre, zihnimiz avcı toplayıcı zihni; mutfağımızsa eski çiftçilerin mutfağı; çünkü tarım toplumuna geçişle (MÖ 9500-3500) evcilleştirilen hayvan ve bitkileri yemeye aynen devam ediyoruz (s.89-90). Tarım toplumunun ortaya çıktığı yerler, evcilleştirilmeye uygun hayvan ve bitkilerin var olduğu yerler, çünkü hayvan ve bitkilerin çok azı evcilleştirilebilir nitelikte (s.90). Yazara göre aslında insan, hayvan ve bitkileri evcilleştirmedi; hayvan ve bitkiler insanı evcilleştirdi. Böylece örneğin, dünyanın çok az bir bölgesinde ekilen buğdayın ekilmediği bölge neredeyse hiç kalmadı. Aynısı, başta tavuk, inek, domuz ve koyun olmak üzere evcil hayvanlar için de geçerli. Tarım toplumuyla birlikte insanlar daha kötü beslenmeye başladılar; hayvanlardan ve bitkilerden yayılan salgın hastalıklar nedeniyle daha sağlıksız bir yaşam sürdüler ve üretilen artı-değer ekseninde daha eşitliksiz toplumlara doğru yol aldılar (s.91-93). İnsanın tarımla birlikte yerleşik yaşama geçmesi, onun avcı toplayıcı yaşamda alışık olduğu “ya savaş ya kaç” ilkesini de alaşağı ediyordu; çünkü kaçtığı zaman kaybettikleri (tarla, ev, mal, mülk) çok fazla oluyordu. Kaçmalar azaldığından, tarım toplumlarında insan ölümleri de arttı (s.93-94). Öte yandan kötü de olsa beslenebilir nüfus arttı; böylece büyük ölçekli toplumlar ortaya çıktı (s.95). Yazara göre, tarım toplumuna geçiş, insansoyu için bir tuzaktı (s.99). Bu bağlamda şu alıntı dikkate değer:
“Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hâle gelirler. Kendi çağımızdan başka bir örneği ele alalım. Son birkaç on yılda hayatı daha rahatlatacağını varsaydığımız sayısız şey icat ettik: Çamaşır makineleri, elektrikli süpürgeler, bulaşık makineleri, telefonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, e-posta vs. (…)” (s.99)

Tarımla birlikte hayvancılık da gelişti ve insanlar kendi işlerinin bazılarını hayvanlara yaptırmaya başladılar. Hayvanlar köleleşip insanların çıkarları uğruna birçok kötü muameleye maruz kaldılar ve kalıyorlar (s.105-106). Yazar, daha sonra tarihte hızla ilerleyerek gelir adaletsizliğinin doğal karşılanması (s.142-143) ve ABD’de ırkçılığın tarihi (s.146-150) gibi çeşitli konulara giriyor.

İnsanoğlunun Birleşmesi

Harari’nin parayla ilgili yazdıkları (s.178-191) dikkate değer ama Marksist yaklaşımdan yararlanmaması, bu dört başı mamur görünen açıklamalarını eksik kılıyor. Paranın yaygınlığını güven ve inanç gibi idealist kavramlarla açıklaması bir diğer eksisi. Benzer bir biçimde, imparatorlukları konuyla ilgili sosyalist görüş ve araştırmaları hiç ele almadan değerlendirmesi (s.191-210), kitabı sığlaştırıyor. Sözgelimi, yayılmacılıkla (emperyalizm) sömürgeciliği (kolonyalizm) aynı kavramlarmış gibi kullanıyor. Kitabın ilk iki bölümdeki (Bilişsel Devrim ve Tarım Devrimi bölümleri) başarılı performansı, sonraki sayfalarda düşüşe geçiyor. Yazar sonraki sayfalarda kendi görüşlerini bilimselmiş gibi sunmaya başlıyor. Örneğin, yazara göre, imparatorluklar kötü değiller (s.195); bunların sömürü makinesi vb. olduğu iddiası hayli ‘sorunlu’ (s.195). Ayrıca yazarın ilerleyen sayfalarda söyledikleriyle ilk iki bölümde söylediklerinin açıkça çeliştiği görülüyor. Aslında yazar ilgili bölümde imparatorlukların neden kötü olmadığını temellendirebilmiş değil ve hatta böyle bir çabaya bile girmemiş gibi görünüyor. Roma, İslam ve Avrupa emperyalizmi arasında yaptığı karşılaştırma ise yer yer şematik bir nitelikte (s.206). Yazara göre bugün birçok kültürel pratik, imparatorluk geçmişlerinin mirası (s.207-208), tarihte milletlerin öz kültürü diye birşey yok, herşey karışım; bunlar, doğru; ancak, imparatorlukları iyi göstermek için yeterli birer gerekçe olmaktan uzak. Tac Mahal’in güzelliği ya da İngiliz dönemi Hint tren istasyonlarının şıklığı, imparatorlukların iyilik hanesine yazılabilecek güzellikler değil. Bunlar halklara bir yararı olsun diye yapılmış yapılar değil, saraylar da öyle(bkz. Gezgin, 2011)(*). Ama yazar bu temel noktaları bile teğet geçiyor. İlerleyen bölümlerde şu açıklamayı yapıyor, ancak bu da ikna edici değil:
“Bilimle yakın işbirliği yapmaları sayesinde, bu imparatorluklar o kadar büyük güç toplamış ve dünyayı o kadar büyük ölçüde değiştirmiştir ki, basitçe iyi veya kötü olarak adlandırılamazlar. Bugün içinde yaşadığımız dünyayı, o imparatorlukları yargılamak için yararlandığımız ideolojiler de dahil, bu imparatorluklar yaratmıştır” (s.298).

Bu tür yorumların mantıksal sonucu, imparatorlukların sürmesini temenni etmektir ki yazar şaşırtıcı bir biçimde bunu yapmıyor. Tüm bu nedenlerle, yazarın günümüzün ‘küresel imparatorluğu’nu çözümlemekte zayıf kaldığını görüyoruz. Örneğin, bu imparatorluk üzerinde devletlerin etkisini yok sayıyor; beyaz yakalıların bu imparatorluğa biat etmekle kendi milletlerine sadık kalmak arasında kaldığını söylüyor (s.210), ancak bunların çoğu için ikisini birden yapmak olanaklı. İmparatorluk tanımı eksik. İçinde ne derinlikli kültür çözümlemesi var ne de NATO gibi askeri aygıtları ele alıyor. Kısacası, yazarın imparatorluk, sömürgecilik ve yayılmacılık gibi konulardaki görüşleri savruk ve yüzeysel.

Harari’nin din tarihi yorumlarında dikkate değer pek bir nokta yok, daha çok ansiklopedik bir dil egemen (s.209-230); komünizm başta olmak üzere ideolojileri de din sayması dışında (s.228-229). Daha önce çeşitli düşünürlerce de denenmiş bu yol ikna edici değil. Farklılıklar benzerliklerden çok daha fazla. Belki tam tersi söylenebilir, yani dinlerin ideoloji olduğu… Nazileri ‘evrimsel hümanistler’ olarak adlandırması da bir diğer hata (s.232). Bunu yapabilmek için, ‘hümanizm’i iyice eğip bükmek gerekiyor. Yazar bu örnekte de görüldüğü gibi, kimi zaman kavramları yanlış kullanıyor; bu yüzden aslında savunmadığı görüşleri savunuyormuş gibi bir izlenim doğuyor. Örneğin şu cümle ya hiç bir anlam ifade etmiyor ya da yazarın Marksizm’i çok yanlış kaynaklardan okuduğunu gösteriyor: “Bu yaklaşıma göre kültürler (Marksistlerin genellikle düşündüğünün aksine) birtakım kötü niyetliler tarafından insanları istismar için üretilmiş komplolar değildir (…)” (s.242). Kitabın ilk iki bölümünün tersine, yazar, ilerleyen sayfalarda daha az kaynağa başvuruyor; bu da bilimsel bulgulardan çok kendi kişisel görüşlerine doğru kayışına koşut gidiyor. Aslında, ilk iki bölümle kitabın gerisi, birbirinden bağımsız yazılmış havası da veriyor. İlerleyen sayfalarda, ilk iki bölümde avcı toplayıcılar ve tarım toplumu ile ilgili çıkarılan sonuçların günümüzle ilişkilendirileceğini umuyoruz ama bu, nadir olarak gerçekleşiyor.

Bilimsel Devrim

Bilimsel Devrim bölümünde, yazar, şöyle bir hatalı varsayımda bulunuyor: İnsanları bir araya getirenin kesin bilgiye dayanması zorunluluğu (s.253). Bu, zorunlu değil; insanlar kesin olarak bilmedikleri birçok amaç doğrultusunda biraraya gelebiliyorlar. Bunun dışında bu bölüm görece daha ölçülü, görece daha eleştirel bir bilim tarihi ve bilim toplumbilimi sunumu gerçekleştiriyor; Avrupa’da bilimin ilerlemesiyle emperyalizmin (aslında kolonyalizm) birarada gerçekleştiğini James Cook örneği üzerinden açıklıyor (s.274-279). “Bilginin fethiyle toprağın fethi” (s.283) içiçe geçiyor. Öte yandan, Avrupa’daki bilimsel gelişmeyi fetih düşüncesiyle ilişkilendirmesi (s.288-289) daha fazla temellendirme gerektiriyor çünkü aynısı Müslüman dünyası için de geçerli olabilirdi.

Sonraki altbölümde yazar, dünyanın Avrupalılarca sömürgeleştirilme sürecinde paralı askerlerden ordu kuran şirketlerin, borsaların ve finans kapitalin tarihini ele alıyor (s.302-328). Bölümün sonunda sunduğu kapitalizmin eleştirisine yönelik eleştiriler oldukça tartışmalı (s.328). Sonraki altbölüm, sanayi toplumuna ve tüketim toplumuna ayrılıyor (s.329-344); ancak, daha önce belirtildiği gibi, bunların kitabın ilk iki bölümünden kopuk bir biçimde sunulması önemli bir eksiklik. ‘Kalıcı Bir Devrim’ adlı sonraki altbölümde (s.345-367), dünya barışıyla ilgili gerçekçi olmayan iyimser bir hava görülüyor. Yazarın deyişiyle; “11. Bölüm’de değindiğimiz gibi, küresel bir imparatorluğun doğuşuna tanık oluyoruz. Daha önceki imparatorluklar gibi bu da sınırları içinde barışı tesis ediyor. Sınırları tüm dünya olunca da Dünya İmparatorluğu fiilen dünya barışını da tesis etmiş oluyor” (s.367).

Mutluluğu tartışan ‘Ve Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar’ (s.368-387) adlı altbölüm, kitabın ana çerçevesine bağlanmıyor. Bu yönüyle, kitaptan çıkarılsa bir kayıp olmazdı. Mutlulukla ilgili daha iyi kaynaklar var (bkz. Gezgin, 2010). Bu bölümdeki “mutluluk=biyoloji’ savı da tartışmaya açık. Ayrıca, yazarın hayatın anlamıyla ilgili evrimci hiççi (nihilist) bakışını da daha fazla açması gerekirdi (s.382). Son altbölüm ise, genetik mühendisliğinin, klonlamanın, biyonik deneylerin ve yapay zeka araştırmalarının geleceğine ayrılıyor (s.388-406).

Sonuç

Kitap uluslararası basında olumlu eleştiriler aldı; birçok yazara ek olarak Facebook’un kurucusu tarafından da önerildi. Ancak bunları yüzeysel okumaya bağlayabiliriz. ‘Sapiens’, eskilerin deyişiyle malumatfüruş bir kitap olsa da sağlam tezler ileri sürmüyor. Kitabın kendi içinde bütünlüğü bulunmuyor; altbaşlığında belirtildiği biçimiyle ‘insan türünün’ derli toplu ‘kısa bir tarihi’ olmaktan uzak; kitapta yazılanların çoğu zaten bilinen ve başka kaynaklarda dile getirilmiş düşünceler. Yazarının kendisine teşekkür ettiği Jared Diamond’un (bkz. Gezgin, 2006) tarzına benzer bir yazım tarzıyla kaleme alınan kitap, onunkiler kadar bütünlüklü ve ilgi çekici olmaktan uzak olsa da yine de okunmaya değer bir yapıt olarak raflarımızda yerini alıyor.

(^^) Homo Deus eleştirisi için bkz. http://yenie.net/homo-deus-yarinin-kisa-bir-tarihi-kitabi-uzerine-marxsiz-maddecilik/

Kaynakça

Gezgin, U.B. (2012). Kadınların Psikolojisi, Erkeklerin Nesi Olur? Birgün Gazetesi, 4 Mart 2012.

Gezgin, U. B. (2011). Asya-Pasifik’te Bu Hafta (158): Hindistan izlenimleri.
(4 bölüm olarak) Evrensel Gazetesi, 12 Mart 2011; 19 Mart 2011; 26 Mart 2011; 3 Nisan 2011.

Gezgin, U. B. (2010). Çağımızın mutlu insanlarını tanıyalım. İzinsiz Gösteri Dergisi, sayı 229 (Aralık 2010). http://www.izinsizgosteri.net/new/?issue=62&page=1&content=523

Gezgin, U. B. (2006). “Neden kalkınamadık?”: Yeni Gine’den bir yanıt ve düşündürdükleri (‘Tüfek, Mikrop ve Çelik’ Üstüne). Havuz Dergisi Haziran 2006 Sayısı. http://www.dergi.havuz.de/HAZIRAN2006/ulasbasargezgin.html

Harari, Y.N. (2016). Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi. 16. baskı. (çev. Ertuğrul Genç). İstanbul: Kolektif.

(*) Bu durumu bir şiirle şöyle özetleyebiliriz: Brezilya’da Bir Katedrale Bakınca //
Brezilya’da bir katedrale bakınca/ Hayran oluyor turistler, gözleri fırlamış./ Bense dev bir kavanoz görüyorum orada/ Yerlilerin kanıyla, gözyaşıyla doldurulmuş. /// Köle emeğiyle yapılmış kaleleri, kuleleri,/ Sırtında sopa, nice işkencelerin izleri./ Bu kaleleri, kuleleri muhteşem sayan zihniyeti/ Hepsini, hepsini yıkmak gerekir ve yetmez yine de. /// Wagner dinleyen Naziler gibi bunların mimarları./ Kullanırken çağlarının en ileri sanatını/ En barbar vahşiliklere reva gördüler yerlileri./ Katedraller, kuleler, saraylar, hepsi; faşist sanat örneği. /// Yitirdiği atalarını görüyor yerli, onların kanını ve terini,/ Anımsayınca o dev binaları, Avrupa’nın kazandığının kanıtı olan simgeleri./ Onların yerinde yerlilerin sarayları vardı eskiden, tapınakları vardı./ Yerlerinde yeller esiyor şimdi, ama hiç bir şey bitmedi. /// Brezilya’da bir katedrale bakınca,/ Umutlanıyorum çoğu zaman aslında./ Ataların kanlarıyla sıvanmış binaların tüm cepheleri,/ Yerlilerin özgürleşmesine tanık oluyor şimdi. /// Ulaş Başar Gezgin, Curitiba Otobüs Terminali, Brezilya, 31 Mayıs 2012

Related Articles