Hasta mı vazifeli mi?

Bu hafta güneş biraz yüzünü gösterse de Londra’daki yeknesak hayatımdan bahsederek sizi sıkmayayım, nitekim nicedir acil şifa bekleyen, kuyruğa geçmiş sayısız hastamız var.

Mesele HDP. Ve bir twitle ortalığa dökülen iktidar açları, şu ya da bu odağın yönlendirdiği hazretler. Bir tanesi biraz acelecilik yaparak daha Sayın Kaplan densizlik yapmadan önce Abdullah Gül’ü sorumluluk almaya davet ederek kendini göstermişti. Meğer ne çoklarmış.

Ama benim sorunum içerdekiler değil. Benim gibi dışarıdan gazel okuyanlarla. Bunların başında da eskilerin tabiriyle “tümsek delisi” görünümlü Sayın Taner Akçam geliyor.

Sayın Akçam hiç uğraş alanı olmadığı halde işine geldiğini düşündüğü her konuda olduğu gibi HDP’deki tartışmalarda da ortaya atladı.( Bu konudaki ikinci yazısının linki burada https://ahvalnews.com/tr/hdp/hdp-turkluk-misyonerlik)İlk olarak söz aldığı Ahval en az kendisi kadar şaibeli. Bunun altını çizmeli.

İkincisi kendi gençliğinden anımsayacaktır, “eleştiri hakkı çalışmaktan doğar” diye bir söz vardı. Bugüne kadar HDP’ye bırak destek olmayı her fırsatta köstek olmanın yolunu arayan birinin, hele bir de benim gibi uzaktaysa, orada mücadele edenlerin yerine konuşmaya ne kadar hakkı olabilir?

Takıntının sonuçları

Üçüncüsüne geçmeden önce bir noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum. Şimdi bazı okurlarımız aklından “şahısları tartışmayalım. önemli olan fikirler” türünden haklı bir eleştiri geçiyor, eminim. Fakat genel anlamda doğru olan bu önerme aynı zamanda karşınızda yekpare, tutarlı bir fikir bütünlüğü olduğunda geçerlidir, bir hastanın sayıklamaları dahilinde değil!

Nedir bu tutarsızlıklar, niye “hasta” teşhisi koydum açıklamaya çalışayım:

Sayın Akçam 70’li yıllarda Türkiye’de solda yeralan, yeri geldiğinde bir çok gence fikri önderlik yapan mümtaz bir şahıs. 1977’de Ulucanlar firarı sonrası yurtdışına gönderiliyor. Malum 12 Eylül sonrası içinde yer aldığı grubun önde gelenleri tutuklanınca ona da doğal olarak önemli sorumluluklar düşüyor. 1982’de oluşturulan, (içinde PKK’nin de olduğu) Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’nin şekillenmesinde rol alıyor. Bu doğrultuda yapılacak plan program yapılıyor, bir kısım arkadaşı Türkiye’de kırlarda üslenirken kendisi de bu süreçle bağlantılı görevlerini yerine getirmek üzere Avrupa’ya gidiyor. Her nedense fikirlerinde aniden köklü değişiklikler oluyor. Ve açtığı tartışmalarla Avrupa’daki arkadaşlarını felce uğratıyor. Türkiye’de mücadele edip canını ortaya koyanları ise “unutuyor”. 12 Eylül karşısında gelişebilecek direnişin baltalanmasında belirleyici oluyor. Bu faslı daha fazla uzatmayayım, ama o yılların Sayın Akçam için “sivil toplum”un “Demirel’in demokratlığı”nın keşfedildiği yıllar olduğunu da not edeyim.

Sonrası ise “Ermeni Soykırımı” hakkında yaptığı değerli çalışmalar bir yana siyasal savruluşlarla dolu. Aklıma gelenleri sayayım: Bir ara Yeni Demokrasi Hareketi(YDH)nde yer aldı. Liberal kalpazanlıkla ve Boyner’in paralarıyla olmayacak hülyalara yattı. Sonra uzun yıllar (hangi saikle olduğunu pek anlamadım ama) AKP’yi, Erdoğan’ı destekledi. Hatta Erdoğan’a o kadar gönül vermişti ki kardeşlerini kamuoyu önünde faşist ilan etmeye kadar götürdü işi. Bu süreçte Fetullah Gülen çetesiyle de içli dışlı olmayı ihmal etmedi. Ne zaman Erdoğan rejimi tarafından “lüzumsuzlar” kategorisine dahil edildi, kendince muhalefete geçti.

Yakın dönem siyasal macerasında “Irak-Suriye arasında Sünni bir devlete ihtiyaç var” sayıklamalarıyla İŞİD’e destek verdi. Arada rejimin eteklerine rampa etmeye kalkıp “Amerikan emperyalizmine karşı” mücadele bayrağı açma gevelemeleri yaptı ama rejimden fazla yüz bulamamış olsa gerek bu konuyu hızla unuttu, yoksa Perinçek kendisine en parlağından bir madalya takdim edecekti. Güney Kürdistan’daki referandumda Sayın Barzani’ye gaz verirken, yenilgi sonrası adını bile anmadı.

Şimdi bu Yalçın Küçük vari, hiç yanlış yapmamış ve herhangi bir özeleştiri vermemiş şahıs, bu kez de Demirtaş’a demokrasiye sahip çıkıyor ayaklarıyla, HDP hakkındaki fikirlerini bizimle paylaşma lütfunda bulunmuş. Peki bunca rezilliğe rağmen bunları düşünce diye ele alınıp tartışmaya gerek var mı?

Ortada olan, bir düşünce üretiminden çok “takıntı”nın dışa vurumu. Sayın Akçam’ın yaşadığı travmanın kökeni bilmiyorum ama sonucu ortada: Sol düşmanlığı. Muhtemelen zamanında “ihanet ettiği” devrimci mücadelede yaşamını kaybeden arkadaşları aklına geliyor ve onlardan kalanları da silerek, geldiği yeri, geçmişini unutabileceğini zannediyor. Bu anlamda kendisiyle hiç bir biçimde yüzleşmeyen birinin Türkleri, Ermeni Soykırımı ya da Kürtlere yapılanlarla yüzleşmeye çağırması ne derece samimidir ve ne ölçüde karşılık bulabilir?

Düzene biat edenler

Bitirmeden bir iki şeye daha değineyim. Sayın Akçam gibi düzene biat etmeyi takıntı düzeyinde içselleştirmiş olan bazı kesimlerde yaygın olan bir anlayış var. Şöyle ki : “HDP’de bir üst akıl, mühim merciler her şeye karar veriyor, Kandil savaşı kabul etmese bunlar başımıza gelmezdi vb.”

Bu “üst akıl” takıntısı Erdoğan’ın laflarını akşam sabah dinlemekten olsa gerek. Eh ne de olsa körle yatan şaşı kalkıyor. Öte yandan siyasal olarak edilgenliği kabullenmekle eş değer.

Savaş meselesine gelince yaşadığımız halden elbette hepimizin sorumluluğu var. Fakat ortada 2014’de karar altına alınmış “Çöktürme Planı” gibi MGK tasarısı dururken, düzenin bu savaşı başlatmasını engellemek yerine, savaşa maruz kalan kesimi suçlamak neyin nesi? Bu lafları edenler Suruç ve Ankara Katliamları ‘nı engelleyecek bir şey yapamadıkları gibi rejimi durduracak niye bir politika sergileyemediler?

Peki rejim şimdi Afrin’e saldırırken mazeret mi arıyor? Orada yaşayan insanlar Türkiye’ye mi saldırdı? Ve sen ne yapıyorsun?

 

Medya  Dedektifi

Londra-15 Ocak 2018

 

Related Articles