Hakikat Savaşçıları

Gazeteciydiler.
Hakikate sevdalı.
Tek rotaları vardı: Gerçek.
Yasaklı bir coğrafyanın gerçeklerini anlatmaktı tek dertleri.
Yüzyıllardır aynı kaderi paylaştıkları kardeşlerine fısıldamak.
Üç düvelde hüküm süren imparatorluk yıkıldığında, yan yana dövüştükleri ve eşit bir yaşamın düşünü kurdukları kardeşlerine.
119 yıl önce Kürdistan gazetesiyle başlayan bir düşün, 20’inci ve 21’inci yüzyıla taşınmış aracılarıydı onlar.
Seslerini kısan, dillerini yasaklayan, topraklarını işgal eden sömürgeciliğe harf harf, hece hece, kelime kelime, cümle cümle direnenlerdi.
Kağıda düşen harfler; fısıltının çığlığa dönüşmüş haliydi.
Çünkü Kürtler; artık çığlık çığlığaydı, dağ dağ, taş taş, nehir nehir, çiçek çiçek.
22 Nisan 1898’de tarihe kayıt düşüyordu onlardan biri, Mikdat Bedirxan.
Adını Kürdistan koyduğu gazetesinde, bilimin ve bilgilenmenin iyiliklerini anlatacağını söylüyordu.
Çünkü hakikat bilim demekti, bilmek demekti, merak etmek demekti.
Mikdat Bedirxan’dan bir asır sonra; 1988’de Toplumsal Diriliş ile çığlık sürdürdü.
Ama çığlığın haykırışa dönmesinin adı Özgür Gündem oldu.
Bilinir ki; 30 Mayıs 1992’den beri Özgür Gündem demek; Kürt demek, Alevi demek, Ermeni demek, kadın demek, çocuk demek, börtü böcek doğa demek, hayvan demek.
Yani Anadolu demek, Mezopotamya demek, Kürdistan demek.
Coğrafyanın güzelliği, coğrafyanın renkliliği, coğrafyanın çeşitliliği demek.
Ve yine bilinir ki; tarih güzellikle-çirkinliğin, iyilikle-kötülüğün, hakikatle-yalanın savaşıdır.
Nerede bir güzellik ve güzellikte ısrar varsa; orada onu yok etmek isteyen kötülük tetiktedir.
Özgür basın geleneğinin tarihi ise, bu tezin yüzlerce kez kanıtlanmış halidir.
Kötülük; bombalanmış Özgür Ülke binasıdır.
Kötülük; gazete dağıtan kurşunlanmış küçük çocuklardır.
Kötülük; habere gidip dönemeyen muhabirlerdir.
Kötülük; itirafçı tuzağıyla katledilen Ape Musa’nın Sokak ortasında kanayan bedenidir.
Kötülük; simsiyah çıkmış-sansürlü gazete sütunlarıdır.
Kötülük; gerçeği haykıran kutsal harflerin toplatılması, kapatılmasıdır.
Kötülük; hapse atılan gazetecilerin zindanda geçirdiği her bir andır.
Tarih demiştik, iyilikle kötülüğün savaşına.
O savaşta kayda geçen bir şey daha var ki, onu hiçbir zor silemedi.
O da kötülüğün korkaklığı ve sinikliğiydi.
Korkaklığın ardına gizlenenler, evinden gazetesine giden Hafız Akdemir’i katlettiler 1992’nin 8 Haziran’ında.
Karakola 100 metre mesafede çapraz ateşle üzerine 27 kurşun boşaltarak, hayattan kopardıkları Yahya Orhan’ın kalemiydi korktukları.
Henüz 19’unda, Bitlis’in ortasında eli telsizli üç kişi tarafından kaçırılıp bedeninin her bir noktasına işkence yapılarak göl kenarına atılan Ferhat Tepe’nin inadıydı korktukları.
19’undaydı Nazım, Ferhat gibi. Memleketi Siverek’e gitti bir haber için, bir daha dönmedi, mezarsız kayıplara karıştı ismi. Nazım Babaoğlu’nun cesaretiydi korktukları.
1992’nin sıcak bir Ağustos günü yaşanıyordu Ceylanpınar’da. Kalleşlik pusuya sinmiş, hayatını Kürt kültürüne adayan bir adamı bekliyordu. O adam Hüseyin Deniz’di. Arkasından dolanıp kafasına o tek mermiyi sıkanların korktuğu, şimdi Misak-ı Milli’yi yerle bir eden kültürümüzdü.
“Eğer benim anadilim senin devletinin temellerini sarsıyorsa, demek ki devletini benim arsama yapmışsın” diyen Ape Musa’nın Kürdistan kadar büyük yüreğiydi korktukları.
Hep kötülük mü yazar tarihi?
İyilik; inatta, inançta, iradede ve bilinçtedir hâlbuki.
Türkiye’nin ilk kadın genel yayın yönetmenlerinden Gurbetelli Ersöz’ün iradeleşmesi gibi.
DAİŞ vahşetini aktarmayı hayatının sebebi sayarken, bizden koparılan Deniz Fırat gibi.
Cizre bodrumlarında halkının sesi, halkının militanı olan Rohat Aktaş gibi.
Toprağına düşman, halkına düşman işbirlikçilerin kurşunlarının aramızdan aldığı Nujiyan Erhan gibi.
119 yıl diye başlamıştık hikayeyi anlatmaya.
Ama asrı aşan bu kadar kocaman bir zamanda, hakikatin dili elbette sadece Kürtçe olmadı.
Mahkeme koridorlarında, sanık kürsülerinde devleti “seri katil” diye yargılayan Ahmet Şık, tarihimizin en güzel sayfalarından birinde duruyor.
2011’de tarihin en büyük gazeteci tutuklamalarında, esir alınan ve yıllarca özgürlüklerinden mahrum edilen 44 Kürt gazeteci gibi.
Çünkü hakikat, devletten daha güçlüdür.
Devletler yıkılır; ama hakikat sapasağlam durur.
Darbe girişimi bahanesiyle kapatılan gazeteler, televizyonlar, tutuklanan gazeteciler, sansürlenen hakikatin akışını ancak ağırlaştırabilir ama durduramaz.
Biz özgür basın geleneği ve Ape Musa’nın küçük askerleri olarak hakikatin savaşçısı olmaya devam edeceğiz.
Çünkü onlara sözümüz var…

 

Related Articles