Habis

Bende olan ama benden yana olmayandır habis. Bedenin kendisine rağmen kendisinde ürettiği ve kaçamadığı bu yabancı, beden için başlı başına bir korku öznesidir. Üstelik bedenin kendisin(d)e yarattığı yabancı; böyle olduğu için de kötücüllüğünün gücü ve niteliği bilinmeyen yabancı özneden farklı olarak, kötücüllüğünün gücü ve niteliğinden şüphe duyulmayan tanı(m)lanmış bir düşmandır: İçerideki düşman. Habis kavramına yakından bakıldığında bu sıfat da yetmez onu tanımlamaya. Çünkü  “içerideki” düşman, bulunduğu bedenden değildir. Oysa habis, yabancı değil yabandır. Bedene ait olduğu içindir ki hem beden onu hem de habis bedeni iyi tanır. Tıbbın terimi olmaktan çıktığı anda habis, hastalıklı bir toplumu anlatmaya başlar. Geniş bir sosyal alanı kaplayan bu alegorik zehir, her şeye karşın beden tarafından tanımlanmıştır. Beden, kaybetme olasılığı içindeyken duyumsadığımız korkuyu aşan bir düzlemde yeniden üretildiğinde, vatandır artık. Vatan, bu alegorik denklem içinde kendisi için bedensel bir refleks geliştirip onu koruyacak vatansever üretmek zorunda olduğu kadar habis de bulmak zorundadır. İçerideki düşman, “içerideki”ne dair belirsiz bir beden alanı imgesi uyandırmasına karşılık, savaşılacak alana dair bir sahip imgesi canlandırmaz. Benden bağımsız bir başkayı, fiziksel olduğu kadar zihinsel olarak da karşıma; uzak bir yere koyar. Bu nedenledir ki habis, bir yaban olduğu için İçimizdeki düşmandır.

“İçimizdeki” düşman bedendeki(vatan) zihinsel parçalanmışlığı anlatıyor anlatmasına da asıl mesele bundan sonra başlıyor. O vatan için kim habis kim vatanseverdir? Bedenin gerçekliğinden hareketle kurulan anlam aktarmasında bu soru, daha baştan yanıtı verilmiş bir anomali halidir. “vatansever”, yönetim erkini elinde bulunduran, karar veren; oyunun kurallarını tek elden belirleyen olduğu için de vatanı sevmenin ne olduğunun, hatta vatanın ne olduğunun tanımını da o yapar. Burası insan hayatı, değerler zinciri, normlar ve belki de en önemlisi, yasaların niteliğini belirleme açısından neredeyse suyun başıdır. Beden/vatan mecazının doğmasından başlanıp vatana ilişkin insanın üstüne giydirilmiş ne kadar kutsal elbise varsa hepsi muktedirin terziliğinin tezahürüdür. Muktedirin terzisi, “devlet dükkânı” olduğu için bugün neredeyse kopmaz kavramlarmış gibi algılanan vatan/devlet kutsallığının, vatan üzerinden devlete tahvil edilmiş sentetik bir kutsallık, bir yakıştırma olduğu da bilinir. Marvin Harris’in cümleleriyle söylersek  devlet yokken “kimse size şu kadar geyik ya da şu kadar tavşan yakalamak ya da topraktan şu sayıda patates benzeri yabanıl bitki sökmek zorunda olduğunuzu söylemezdi(…..)Her erkek ve kadını doğanın eşit bir parçası üzerinde tasarruf hakkı vardı. Ne kira ne vergiler ne de haraç, insanları yapmak istediklerini yapmaktan alıkoyuyordu. Devletin ortaya çıkmasıyla bunların hepsi yok oldu.”

Bu durumda vatan artık vatandaşın değildir. Habis, kurmaca bir metne uygun düşecek bir kurgu ürünü, sentetik bir varlıktır. Vatanın kalkınmasını istemeyenlerden vatanı satmak isteyenlere kadar geniş bir yelpazede devlet, yaratıcı düşmanlık kursları açıp ders verir, öğrenci de yetiştirir. Yoksa bu durumu nasıl açıklarız, insanlar evlerinde uyurken, sokakta yürürken ölüyorsa, üzerinde bir kibrit çöpü bile olmayan ve sadece kaybettiği işine dönebilmek adına oturma eylemi yapan biri, her gün dövülüyor, yerlerde sürükleniyor, gözüne gaz sıkılıyor, plastik mermiyle defalarca vuruluyor ve gözaltına alınıyor. Kim, doğduğu evde saklı çocukluğunu birine anlatmakla yükümlü olabilir, kim dağlar orada dururken uzaklara bakma hakkını kısıtlayabilir? Devlet bütün kurumlarıyla, bir hayat evreni kurduğunu söylerken iyiliğin anahtarını elinde sallıyor ama iyiliğin anahtarını elinde bulunduranın, kötülüğün anahtarına da sahip olmasındandır ki vatandaş, vatan sahibi olamıyor.

 

Related Articles