Geçmişle gelecek arasında-Abdurrahman Aydın

Kendimi tekrar etmeden nasıl yazabilirim? Bu sıralar sıklıkla sorduğum bir soru bu. İnsan daha önce söylediklerini başka bir retorik içerisinde yeniden kurarak ‘pazarlamayı’ tercih etmiyorsa, yani düşüncenin kendisini bir metalaşma biçimi içinde üretmekten yana değilse, böyle sorunlar yaşar. Fakat kendi adıma itiraf etmeliyim ki bu defa tuhaf, ne olduğunu tam anlayamadığım bir durum söz konusu. Çünkü insan bahsettiğim gibi bir sorun yaşadığında, “İnsanlara söyleyebilecek yeni bir şeyim yok” diyerek susmayı, en azından bir süre için susmayı tercih edebilir. Fakat insanı suskunluğa zorlayan şey belirli bir insanlık durumunun, bir olgular toplamının düşünülemez olarak belirmesi ise en azından bu düşünülemezlik durumu üzerine düşünmek gerekiyor.

En sık karşılaştığım soru son zamanlarda şu: Ee Hocam, bundan sonra ne olacak sence? Yanıtım ise bilmiyorum. Eskiden, insanı bir tür kâhinliğe zorladığı gerekçesiyle bu tür sorulardan hoşlanmazdım. Fakat şimdilerde, bu soru, her şeye rağmen bir gelecek ufkunu yitirmemiş insanların varlığını ortaya koyan bir soru durumunda. Bundan sonra nelerin olabileceğinden bağımsız olarak, bir ‘bundan sonrası’ düşüncesi, iptal edilmeye çalışılan bir gelecek ufkunu yeniden açıyor önümüzde. Fakat bir gelecek ufkunun yeniden açılmasından söz ediyorsam eğer, o ufkun kapanmışlığını da dile getirmiş olmaz mıyım? Evet, düşünceyi iptal eden de budur: Bir gelecek ufkunu yitirmek.

Bir gelecek ufkunun yitirilmesi, şimdiki zamanı da durmaksızın içine düştüğümüz bir uçuruma dönüştürür. Şimdiki zaman, geçmişin basıncıyla geleceğe doğru uzanan bir an olmaktan çıkar. Geçmişle de gelecekle de bağı kopan bitimsiz bir uçuruma dönüşür. Geçmişle gelecek arasındaki bağ olmaktan çıkarak, geçmişle gelecek arasındaki bir boşluk halini alır. Evet, bazen hoşumuza gitmese de, “Bundan sonra ne olacak?” sorusu, bu dipsiz boşluğa düşmemek yönünde bir direniş içerir. Hatırlayalım ki çatışmaların başlamasından hemen önce Parisli komünarların ilk ateş ettikleri hedefler şehrin saat kuleleri olmuştu. Çünkü geçmişle gelecek arasındaki uçurum burjuva zamansallığın uçurumuydu ve ‘şimdi’ Devrimin Zamanı başlıyordu.

Kendi zamansallık duyumumuzu oluşturamadığımız sürece başkasının zamansallık duyumu teslim alır bizleri. Bu 18. Yüzyılda burjuva zamansallık idi. 21. Yüzyıl Türkiye’sinde ise İslamcı bir zamansallık. İslam’ın zamanından değil, İslamcılığın zamanından söz ediyorum. Özellikle de paranın ve sermayenin ahlaksız mantığı tarafından bütünüyle yutulmuş bir İslamcı zamansallıktan söz ediyorum. Felsefi ve teorik sonuçlarını son derece ucuz ikiliklerle veren bir zaman-mekân kavrayışıdır bu. Kendi ahlaksızlığını ucuz ikiliklerle yasalaştırmaya girişir. “Ya o ya da bu” gibi bir mantıkla, seçeneklerden birinin diğerinden daha iyi olduğunu ileri sürerek, kendi konumunu yasamışçasına, bu ahlaki ve siyasal bir zorunlulukmuşçasına dayatır. Biraz dikkatli bir bakış, bu kavrayışın aslında İslam’ın zamanını da ortadan kaldırdığını görecektir.

İşte zaman zaman bizleri de teslim alan bir zamansallık biçimi olarak İslamcı zamansallıktır gelecek ufkumuzu karartan. Çünkü İslamcı zihin, geleceğe doğru yol almak üzere geçmişe yaslanmaz; aksine şimdiki zamanı iptal ederek geçmişi şimdiye taşımak ister. İslamcı zamansallığın hedefi kökendir ve bu nedenle de İslamcı kimlik kendi üzerine kapanır; başkalarıyla ilişkilerinde hep kendisi vardır, başkası yoktur. Böylelikle hem geçmişin, hem şimdinin, hem de geleceğin üst üste bindiği, birbirine geçtiği tuhaf bir zaman deneyimidir bu. Buna teslim olmak, insanı hiçbir şeyin beklenmediği bir bekleme haline sokar. Godot’yu Beklerken’de olduğu gibi gelmeyecek bir şeyi, gelmeyeceğini bile bile beklemenin anlamsızlığı değildir burada söz konusu olan. Burada, içeriğini kaybetmiş bir bekleme hali bile söz konusu değildir. Öyle taşlaşmış bir beklemeye sıkıştırır bu zamansallık insanı; çünkü Godot’yu Beklerken’de bile bir gelecek ufku hep oralardadır, ama İslamcı zamansallıkta ‘gelecek’ yoktur.

Geçmişi tekrar geçmişe iterek ‘şimdi’yi kaim kılabilirsek, gelecek ufkumuzu yeniden kazanabiliriz. Şimdi’nin payandasına dönüştürülmüş bir geçmiştir geleceğe doğru uzanma imkânını bize sunacak olan. Geçmiş, ancak şimdiki zamanı geleceğe doğru uzanan bir şey kılabiliyorsa geçmiştir; yoksa hayaletimsi varlığını sürdürerek şimdiki zamanımızı önce bulanıklaştırır, ardından şimdiki zamanın sınırlarını ortadan kaldırarak onu bitimsiz bir uçuruma dönüştürür. Bu uçuruma düşmemek için sormalı: Bundan sonra?..

83
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Related Articles