Erzurumlu Vaiz vs Kasımpaşalı İmam: Kim kimi kandırdı?-Ayşe Çavdar

Şimdi size bazı sırlar vereceğim bu yazıda, The Cemaat diyeceğim Gülencilerle geriye kalanlar arasındaki ilişkilere dair.

17-25 Aralık vaveylasından birkaç ay sonra. Bir üniversitenin kafeteryasında oturuyoruz. “The Cemaat”ten olduğunu bildiğim genç arkadaş soruyor, konu Hrant Dink cinayeti: “Bizimkiler böyle şeylere bulaşmış olabilir mi? Aklım da gönlüm de almıyor…” Yüzündeki ifadede bir dolu duygunun çelişkili yoğunluğunu görebiliyorum. Saklamaya çalışmıyor zaten. Gözümün içine bakıyor. “Hayır” dersem, aklını da gönlünü de ferahlatmış olacağım. The Cemaat’e nasıl girdiğini tahmin edebiliyorum: Ailesi okullardan birine kaydettirmiş olmalı. Yaşı itibariyle ilkokulu 28 Şubat civarında bitirdiğini görebiliyorum. Yani aile, onca siyasi kavganın, gürültünün içinde çocuğunun geleceği adına bir tercih yapmış. Devletin hakimi kim olacak, laikler mi dindarlar mı, sorusuna bir cevap vermiş: “Şu an verilen cevaplarla ilgilenmiyorum. Ama çocuğum bu sorunun bir kez daha sorulduğu zamana hazır olacak.”

The Cemaat’in tarzı buydu: Soruların cevaplarını geleceğe ertelemek. O zamana kadar eli boş durmamak. Koşulları olgunlaştırmak için gereken tüm pazarlıkları ve işbirliklerini yapmak. Çarpışmak değil, kenarından dolaşmak, altından girmek, üstünden çıkmak, lafı dolandırmak, parlatmak, akıl çelmek, zihin oyalamak, göz boyamak, sızmak, sızdırmak… Gene de aklıyla ahlakı ve vicdanı arasına liderin hikmetini ya da o hikmetle kendi çıkarının buluşabileceği ihtimalini koymayanlar için her zaman çok ayan beyandı The Cemaat’in çift gündemliliği ve çok yüzlülüğü. Bu kolay idare edilesi bir hal değil, ciddi bir sistematik, disiplin ve eğitim gerektiriyor. Cemaatin bu stratejisine takiyye deyip geçmek de mümkün değil. Farklı vadelerle, çok aşamalı işleyen bir dolu gündemle çalışan ama tek merkezden idare edilen inanç ve çıkar temelli bir topluluğun sistemli programı yalnızca takiyye ile tarif edilemez.

Takiyye masum kalır bu hal karşısında, çünkü orijinal anlamıyla bu sözcük Müslüman’a, canının tehlikede olduğu bir durumda inancını gizleme ruhsatı verilmesinden ibaret. İslam’ı, kendisinden önceki kitaplı dinlerden daha dünyaya dönük kılan “kolaylaştırıcı”lık karakterinin yansımalarından biri. İlahiyatçı Profesör Avni İlhan, henüz gencecik bir yardımcı doçentken, 1985 yılında yazdığı bir makalesinde (“Takiyye, Doğuşu ve Gelişmesi”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, II, 1985, İzmir) takiyye sözcüğünün Kur’an’da geçmediğine, ama Al-i İmran Suresi’nde (28’inci ayet, yazıda 27 denmiş ama tipo hatası olsa gerek) aynı kökten gelen “tukah”ın (bu kök, surede geçtiği şekliyle “tukaten”, korunmak anlamına geliyor) kullanıldığına dikkat çekiyor. “Tukah” tehlike karşısında canı korumak ve korkmak gibi iki temel koşula gönderme yapıyor. Prof. İlhan makalesinde, takiyye’nin bir ruhsat olmanın ötesinde bir gereklilik ya da siyasi bir araç olarak tasvir edilmesi yolundaki eğilimi eleştiriyor. Daha başlangıçta takiyye ile Müslüman’ın kendisinden emin olunan kişi olması gerekliliği arasındaki çelişkiye dikkat çekerek, ikinciden yana oluşunu bir tarihsel belgeye dayandırıyor. Bu belge, Ali bin Ebu Talib’in, dördüncü halife Hz. Ali’nin Mısır Valisi’ne yazdığı bir emirname:

“Şayet düşmanla aranda bir sözleşme yaptınsa, yahut ona karşı bir taahhüdün varsa, sözleşmeye uy, ahdini yerine getir. Verdiğin sözü tutmak için gerekirse hayatını bile feda et, çünkü arzularının çeşitli, görüşlerinin ayrı olmasına rağmen insanların, Allah’ın farzları arasında ahitlere vefa göstermek kadar üzerinde birleştikleri bir şey yoktur. Hatta müşrikler de hainliğin vahim sonuçlarını gördükleri için Müslümanlara karşı ahde vefayı gözetiyorlar. Sakın verdiğin sözden dönme; sakın ahdine hıyanet etme; sakın düşmanı aldatma. Zira başarısızlığa ve yoksun kalmaya mahkum akılsızlardan başkası Allah’a karşı gelmek cür’etini gösteremez. Çünkü yüce Allah, ezeli rahmeti gereği, ahid ve zimmetini, kulları için şefkati sayesinde barınacakları bir eman (güven) evi, dokunulmaz alanında asude kalacakları, yakınına koşacakları bir huzur harimi kılmış. Onun için fesad etmek, hıyatte bulunmak, yahut aldatmak olamaz.”

İlhan’ın takiyyenin can korkusu yaşayan Müslüman’a tanınmış bir ruhsattan öte bir anlamı ve kullanımı olamayacağı fikrini ayrıntılandırdığı bu makaleye Hz. Ali’nin mektubuyla başlaması tesadüf değil. Çünkü, takiyyenin asıl olarak Şiilik’te ibadet gibi görüldüğü biliniyor ve Şiilik’le Sünnilik’le arasındaki nizalı meselelerden biri de bu. Fakat, diyor İlhan, takiyyenin ne zaman lüzumlu ve meşru olabileceğini anlamak için tarihsel koşullara bakmak lazım. Ve sayıyor: “Hz. Ali’nin şehid edilmesinden ve Hz. Hasan’ın hilafetten çekilmesinden sonra zaman zaman ileri gelenlerinin katledilmesine kadar varan fevkalade ağır baskılara maruz kalmışlardır. Şahitliklerinin kabul edilmemesi, daha önce devletten kendilerine bağlanan maaşın kesilmesi yeni idarenin resmi siyaseti haline geldi. Cuma günleri Allah’a ibadetin yanında minberlerde, hutbenin sonunda, Hz. Ali ve soyuna sövmeyi siyasi rejimin ihdası yeni bir ibadet haline getirdiler. Hz. Ali’yi ve soyunu sevdiğini söyleyenleri öldürdüler. Gözdağı ve baskı öylesine şiddetli idi ki, bunlardan diri diri gömdükleri bile oldu. …Şüphesiz bütün bu olaylar karşısında Hz. Ali taraftarlarının tedbir almaları, kendilerini gizlemek suretiyle korunmaları son derece tabiidir.”

Ayrıca Şii alim Reif er-Raddiyy’in (1015), yukarıda tarif edilen koşullar altında bile göz önünde bulundurulması gerektiğini düşündüğü bir sözünü hatırlatıyor İlhan: “Takiyye mü’minle müşrikler arasında olur, Müslüman’la Müslüman arasında olmaz. Müslüman’ın Müslüman’dan takiyyesine kat’i olarak yol aranmaz. Takiyye bir ruhsattır, efdal olan bu ruhsatın kullanılmamasıdır…” Bir başka deyişle, gene tıpkı Dar’ül Harb bahsinde olduğu gibi, takiyye’nin ruhsat verildiği suretle kullanılması için, zulmün gayrımüslimler tarafından yapılması gerekir diyor er-Radiyy. Müslüman’ın Müslüman’la mücadelesinde takiyye’nin kullanılamayacağı ilkesini de dört Sünni mezhepten biri olan Hanbeliliğin kurucusu Ahmet b. Hanbel örneğine dayandırıyor: Takiyye yaparak hapisten kurtulması için telkinde bulunanlara Imam Hanbel şöyle diyor: “Alim takiyye tariki ile, cahil cehlinden ötürü (bu türlü) cevap verirse hakikat ne zaman ortaya çıkacak?!”

Şimdi size bazı sırlar vereceğim bu yazıda The Cemaat diyeceğim Gülencilerle geriye kalanlar arasındaki ilişkilere dair. (The Cemaat diyeceğim, çünkü Gülencilik, kuruluş ve varoluş süreci itibariyle yalnızca bu cemaati bağlamadı, diğer cemaatleri ve genel olarak dini cemaat olgusunu da hızla dönüştürdü, fakat bu yazının konusu bu değil.) En başından itibaren The Cemaat, diğer cemaatlerin en az saygı duydukları, en çok korktukları, aynı zamanda en çok taklit ettikleri gruptu. Saygı duymamalarının sebebi, Gülencilerin takiyyeye fazlaca ağırlık vermeleriydi. Girdikleri kabın şeklini alıyorlar, o kapları birbirlerinden ayrı tutarak bu halin sorgulanmasını engelliyorlardı. Her şeyden önce The Cemaat farklı toplumsal sınıflardan şakirtlerin, birbirlerini görmeden, her biriyle ayrı dil kurularak “idare” edildikleri bir yerdi. Yoksullar yoksullarla, orta sınıf orta sınıfla, okumuşlar okumuşlarla, tüccarlar tüccarlarla… Her ne kadar heterojen bir yapı olsa da The Cemaat, homojenleştirilmiş dilimler halinde idare ediyorlardı insanları. Çünkü The Cemaat, her bir grubun duymak istediğinin farklı olduğunu biliyor, her biri için farklı vaadler geliştiriyor ve yine her biriyle anlayabileceği dilden konuşuyordu. Diğer cemaatlerin, The Cemaat’ten korkmalarının sebebi de buydu. Siyasi güçlerini The Cemaat’e kaptırmışlardı çoktan ama hiç değilse geleneklerini ve dini sermayelerini korumak istiyorlardı. Fakat kendi kalabalıklarını The Cemaat’in bu siyasetinden nasıl koruyabileceklerini bilmiyorlardı. Takiyyenin birinci aşaması, Fethullah Gülen’in merkezinde olduğu çekirdeğin ya da planlama komitesinin The Cemaat’e güç veren kalabalığa karşı yaptığıydı. Bu türlü tayiyye bütün cemaatlerde her daim vardı, ama The Cemaat buna “derin”lik ve “stil” kazandırdı.

Takiyye’nin ikinci aşaması siyasi aktörler düzeyinde idi. Tüm dini cemaatler, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, güncel siyasetin aktörleriyle çeşitli pazarlıklar yapıyorlar ancak özellikle RP’nin şekillendiği yıllara kadar bu pazarlıklarda verdikleri tavizler karşılığında cemaat otonomisini koruyorlardı. Çünkü pazarlığa daima, “iktidar olduğunda devleti bizden uzak tutacaksın”la başlanıyordu. Bu pazarlığa, “bize şurada, şu kadar kadro vereceksin” gibi ayrıcalık talepleri, hiç de tuhaf olmayan bir şekilde, 1980 sonrasında başladı. The Cemaat ise mevzuya buradan başlamıştı, ayrıcalık talep ederek. En başından itibaren öncelikli hedef kitlesi eğitimli insanlardı. Diğer cemaatler gibi sahip olduğu kalabalıktan güç almak üzerine kurmadı stratejisini. Kalabalık olmasa da etkili olabilecek insanları seçiyordu her yerde. Etkili insanların sayısını artırmak için okullar kurdu demek yanlış olur. O okullara gidenlerin çok büyük bir bölümü The Cemaat’in “kullanılabilecek insanlar” listesinde yer alsalar da The Cemaat olmadılar hiçbir zaman. Aynı şekilde The Cemaat’in şirketlerinde, okullarında vs. çalışanlar da The Cemaat’le ilişkili olsalar da ona bağlı değillerdi. Etkili yerlere getirip sonra da arkasını kolladığı insanlar The Cemaat’e, sandık başında sayılacak oylardan daha fazla getiri sağlıyordu, orası açık. Oy bulunurdu, yeter ki elde “devlet gücü” olsun.

1990’lardan itibaren The Cemaat’in herhangi bir evinin ya da okulunun kapısından giren hemen herkesin geleceği neredeyse garantiliydi. Ama zamanla bu garanti herkese verilmemeye başlandı. En azından böylesi bir garantiyi elde etmek için ödenmesi gereken bedel ağırlaştıkça ağırlaştı. Bu bedel gerektiğinde The Cemaat’in çıkarı lehine kendi çıkarından, arkadaşlarından, ailenden, ahlakından, vicdanından, bazen de yasanın gerektirdiği yükümlülüklerden vazgeçmek anlamına gelebiliyordu. Erdoğan’ın “dava” söylemiyle Gülen’in “hizmet” söylemi arasındaki ortak nokta da budur. İçeriği belirsizleştirilmiş bir “dava” ya da “hizmet” “küçük insanlar”ın gözünde gündelik hale gelmiş adaletsizliği meşrulaştırmaya yarar. Daha da kötüsü, “dava”nın ya da “hizmet”in erleri birgün o adaletsizlikten pay alabilecekleri düşüncesiyle avuturlar kendilerini. Bu da takiyye’nin üçüncü aşamasıdır. Kişi, kendini kendine karşı takiyye yaparken bulmuştur.

Bir de dördüncü aşama var. Bu da The Cemaat tarafından içerilmesi mümkün olmayan ama irtibatta bulunulmasında fayda görülen insanlara ve onlarla birlikte geriye kalan seçkinlere yapılan takiyye. Tıpkı ilk aşamada olduğu gibi, kimin neye ihtiyacı olduğunu çok iyi bilir The Cemaat. Saygınlık ihtiyacı olanlara onlara saygı duyacak genç ve akıllı insanlar; paraya ihtiyacı olana bunu elde edebileceği olanaklar; güce ihtiyacı olana kendini güçlü ve etkili hissedebileceği haller ve durumlar sağlar…

Bütün bu takiyye aşamalarının kabul edilebilir olması için The Cemaat’in medyadan ne kadar yararlandığı sır değil. Medyadan da Zaman Gazetesi’ni kastetmiyorum. Zaman Gazetesi, The Cemaat’in ağyara gösterdiği yüzü yani vitriniydi. Entelektüel tartışmalar, çoğulculuk, demokrasi vs. gibi prensipler etrafında çatılmış muhabbetler… Akıllıca düşünülmüştü, çok az sayıda insanın bu gazetenin tamamını okuyacağını, hele The Cemaat’ten haz etmeyenlerin dönüp yüzüne bile bakmayacaklarını pekâla biliyorlardı Zaman’ı kurgulayanlar.

Ama STV öyle değildi. STV, The Cemaat’in sözünü “avam”a ilettiği mecraydı. Kendi “avam”ıyla kendisinin olmayan zaten talip de olmadığı “avam”ı birleştiren bir asgari müşterek olarak kullandı STV’yi. Mesela 1990’ların özel radyo furyasında açılan Dünya Radyo bile STV’den farklıydı. Bedirhan Gökçe’nin şiir okuduğu programlar, gençlerle romantik bir ilişki kurulmasını ve popülarite sağlanıyor, geriye kalanlarda ise “Müslümanlardan herkese” “ihtiyaç duyabilecekleri” tüm içerik sağlanıyordu. Ama STV böyle bir mecra da değildi. STV, televizyon dediğimiz medyuma içkin özelliklerden de yola çıkılarak popüler bir televizyon olarak tasarlanmıştı. Sızıntı Dergisi’nin kendini bilimle yarıştıran mistisizmiyle, dünyayı öte dünyanın tarlası olarak gören ve bunu kelime anlamıyla anlayıp yaşayan “avam”a anlatılacak yeni kıssalar, kerametler yan yana olabiliyordu bu kanalda. Bir de siyasi içerikli diziler. AKP’nin aklına çok sonradan gelen, “hikâyemi kendim yazarım” politikası en başından beri yürürlükteydi The Cemaat’in STV’sinde. 28 Şubat sürecini telmihle anlatan Şubat Soğuğu bir komplo teorisi okulu oldu geniş kalabalıklar için.

Kürt Açılımı ya da Barış Süreci gibi umutlu tartışmalar devam ederken ekrana getirilen “Tek Türkiye” (2009), sonra “Şefkat Tepe” (2010) ve ardından “Sungurlar” (2014) gibi diziler The Cemaat’in de aktörlerinden biri olduğu “Kürtlerle Barış Projesi”nden aslında ne kastettiğini, daha doğrusu formel bir barış söylemi altında kolektif bilinçdışındaki düşmanlık öğelerini nasıl beslediğini ortaya koyuyordu. Bu dizilerin her birinin birkaç bölümüne denk gelip seyrettim. Her seferinde yerimde zıpladığımı, “yok artık”, “bu kadarı da olmaz”, “nasıl yaparsınız bu kötülüğü?”, “bu şeyler nasıl söylenir?” diye kendimi tutamayıp yüksek sesle söylendiğimi hatırlıyorum. İçine cin kaçmış çocuklar Kürtlerle askerleri birbirlerine düşürüyor, imam-öğretmen-doktor üçlüsü kim olduklarının bilincinde olmadıkları için devletle kavga eden köylüleri hidayete erdirip evcil vatandaşlara dönüştürüyor, Kürt meselesi uluslararası bir ezoterik (tabii ki Yahudi imasıyla) bir cemaatin büyü ve subliminal güçler kullanarak Türkiye’nin başına ördüğü bir komplo olarak resmediliyordu. Bu söylem, The Cemaat’in değil ama barışma fikrinden vazgeçtikten sonra AKP’nin ve Erdoğan’ın işine çok yaradı. The Cemaat’in o dönemde ürettiği bu ideolojik/mistik komplo fikri o kadar benimsendi ki, Kürt değil ama “Türk Meselesi” 1990’larda olduğundan daha içinden çıkılamaz bir halde şu anda. AKP de Erdoğan da memleketin başına kendilerinden daha büyük bir felaket gelene kadar bu ekmeği kemirip duracaklar. Demeye çalıştığım, “STV’nin dizileri de ne kötüydü, The Cemaat de bu yüzden kötü” demek değil. Kötülük, iyilik tartışması bile değil yapmaya çalıştığım. Bu çok katmanlı takiyye’nin sözüm ona The Cemaat’in “yetenekli, bilgili, eğitimli, ağzı laf yapan” kadroları tarafından üzerinde hayli çalışılmış olmasına rağmen daha en başından itibaren ayan ve beyan olduğu. Görmemek için gözü kör, duymamak için kulağı sağır etmeyi, öfkelenmemek için yüreği mühürlemeyi gerektiren açık ve net, alabildiğine hırslı ve gözü dönmüş bir iktidar projesi vardı The Cemaat’in. Böyleyken, ülkenin her seçimde otoritesini biraz daha derinleştiren “lideri” bile “milli irade” sıfatıyla “aldatıldım” diyebildi, The Cemaat ona artık “sana ihtiyacım yok” demeye kalkıştığında. Ortaya çıkan manzara her iki taraf açısından da büyük bir başarısızlıktı. Her iki tarafın da birbirlerinden yararlanarak ama kendileri için kurmak istedikleri iktidar projeleri tuzla buz oldu. Sahi Erdoğan’ın onca zaman aldandığına, Gülen’in de onu aldattığına inanan var mı gerçekten?

Daha yenilerde The Cemaat’in okumuşları arasından Ruşen Çakır’ın ifadesiyle “kral çıplak” diyenler belirmeye başladı (http://medyascope.tv/2017/11/05/nihayet-icerden-birileri-fethullah-gulen-icin-kral-ciplak-dedi/). Bu eleştiriyi getiren yazarlardan Ahmet Kuru, Gülen’in liderlik anlayışının ne kadar İslami olduğunu tartışıyor. “Aman ne güzel, nihayet,” diyecek hal kalmadı kimsede. Çünkü çok ocaklar söndü, çok gecikildi ve bu gecikmenin bedelini ödeyenler bu sorgulamayı nihayet ve lutfen yapmaya başlayanlar değil.

Hem dışarda hem içerde “yok yav, Gülen kendi halinde bir Sufi Cemaat” ya da “Baksana Erdoğan’a, The Cemaat’siz ne hale geldi, demek ki bütün numarası oymuş” diyenlere rast geldiğimde kulaklarıma inanamıyorum. Nasıl yani? Takiyye’nin Allah katında nasıl bir hükmü vardır Allah bilir. Ama ahlaksızlığın, çok yüzlülüğün, hukuksuzluğun ne kadarı, hangi koşullarda makbul olabilir ki? Takiyye’nin koşulları bir tarafa, insan hangi saikle sürekli “aptal yerine konma”yı kabul edebilir? Ya da “Türkiye’yi ancak The Cemaat’in temsil ettiği türden İslam düze çıkarabilirdi, o da olmadı, ama adamlar da akıllıydı ha!” diyenler, Türkiye’ye bakınca görünen şu manzarayı Erdoğan’ın tek başına becerdiğini mi düşünürler? Ya orada burada hak-hukuk mücadelesi yapan insanlara “Ama, ama, ama biz de zulüm görüyoruz, bize de sahip çıkın” diyen The Cemaat erbabı kendilerini ne kadar akıllı sanıyorlar acaba? Çünkü emin olun, The Cemaat’in de kurban ettiği, Erdoğan’ın “akıllılar yurt dışına gitti” derken işaret ettiği, gitmeyen, kalakalan insanlar konuşacak, meram anlatacak durumda değiller.

The Cemaat’in yalnız kendi şakirtlerine değil, onu taklit eden cemaatli cemaatsiz Müslüman kalabalığa yaptığı en büyük kötülük, onları kişiliksizleştirmek oldu. Edindiği güç, sözünü ettiğim çok katmanlı takiyye’yi bir şablona dönüştürdü. Kimse takiyye ile hakikat arasındaki dengenin bir daha kurulup kurulamayacağını hesaba katmadı bile. Buradan bakınca yaşadığımız hal post-truth’un yani hakikat-sonrası çağın Müslüman formu. Hayırlı oldu mu peki? O dönem aciliyeti olan tek şey Erzurumlu Vaiz’in dünya hırsının tatmin edilmesiydi. Düşünün bu adamın, cemaatin maddi ve insani tüm kaynakları hakkında tek söz sahibi olduğu, bunun için de her meseleyi ayrıntısıyla üstelik farklı kaynaklardan öğrendiği bir efsane gibi anlatılıyordu. Göründüğü gibi olmadığını, aklı başında, çok zeki bir ansan olduğunu ispatlamak için diyordu bunları şakirtleri. Bir insanın şu yaşında bunca bilgiyi ve değişkeni tek merkezden idare etmesini mümkün kılacak hırsın şiddetini tahayyül edebiliyor musunuz? Peki böylesi bir hırs yüzünden ölen ya da hayatları sönen insanların vebalini taşıdığını aklına bile getirmeyen kibrin ne alakası olabilir herhangi bir dinle? Hakikaten, bir nefs, ego kendi varlığının ve dünya tahayyülünün bütün bunlara değdiğini düşünecek kadar yoldan çıkmak için hangi aşamaları geride bırakmış olmalı? Hafazanallah!

15 Temmuz bahsine girmeyeceğim bile, çünkü o konu burada yazdıklarımla yalnızca dolaylı olarak ve bütün bunların bir semptomu olması dolayısıyla alakalı. Her iki ortak iflas bayrağını aynı anda çektiler o gece. İddiam o ki, o geceden bu yana ne Gülen ne de Erdoğan söz sahibi artık Türkiye’nin geleceğinde. Bir daha da olamayacaklar. Birlikte ürettikleri şiddet bu güçsüzlüğün en dolaysız ispatı. Elbette yakacakları çok can var daha, ama yaktıkları can sayısınca yok ediyorlar sahip oldukları gücü ellerinde tutma ihtimallerini. İşin iyi tarafı bunu ikisi de çok iyi biliyor ama kendilerine mani olamıyorlar.

The Cemaat her hareketiyle Erdoğan’ın siyasette en çok öğrendiği mektep oldu. AKP’nin ilk halinin Abant Toplantıları’nda temelleri atılmış bir siyasi parti olduğundan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü, AKP kurulduğunda Erdoğan’ın yanında yalnızca üç arkadaşı daha vardı (Abdullatif Şener, Abdullah Gül ve Bülent Arınç) ve aralarında Erdoğan’ın o dönem ürettiği siyasal söylemi üretme kapasitesine en az sahip olan kişi yine Erdoğan’dı. O söylem üretici olarak değil, popüler bir satıcı, pazarlamacı olarak girdi devreye ve etrafındaki insanlar gittiğinden beri eli yüzü düzgün tek bir siyasi söylem bile üretemediğine şahidiz. Ama bu The Cemaat’in kurduğunu Erdoğan yıktı anlamına gelmiyor. Aksine The Cemaat’in olanca “aklı” ile kurup kurabildiği tahayyülün bu kadar olduğu anlamına geliyor. Erdoğan’ın satıcılığının ise “düşmanlık siyaseti” dışında hiçbir ürünün ticaretinde işe yaramadığının farkındayız. Hülasa, ortada nostaljisi yapılacak bir başarı yok. Türkiye’yi utanç verici bir yıkıma sürükleyen bir başarısızlık var sadece. Dönelim baştaki genç arkadaşa. Bana “bizimkiler böyle şeyler yapmış olabilirler mi?” diye sorduğunda, “Git sizinkilere sor. Söylediğim hiçbir şeye inanmayacaksın nasılsa” demiştim. Sorabilir miydi gerçekten?

O günlerde, The Cemaat’in ağır entelektüel tartışmalarda sözcülüğünü yapan biriyle de sosyal medyada birbirimize girmiştik. “The Cemaat, taktik hata yaparak kaybettiği bir kavgaya ‘demokrasi’ talebi varmış gibi taraftar toplamaya çalışıyor. Ama böyle bir talep için evvela, Erdoğan’la girdiği ittifakın hesabını, bu ittifaktan zarar görenlere vermek ve bedelini ödemek zorunda” mealinde bir şey yazmıştım bir yere. Bu şakirt de “Ne yani, demokrasi talep etmek için önce itirafçı mı olmak lazım? Acil olan demokrasi” diye karşılık vermişti. Kelime kelime hatırlamıyorum yazışmayı, affola. Cevabım evetti; demokrasi talep edebilmek için önce demokrasi fikrine karşı işlediğin suçlarla yüzleşmen lazım. Daha dün, henüz demokrasi diye bir derdin yokken, demokrasiyi ihlal ederek zarar verdiğin insanları aptal yerine koymaya çalışabilirsin. Ama bu, onların, senin onları koyduğun aptallık makamını kabullenecekleri anlamına gelmez. Basitleştireyim: Ya hu, hangi yüzle “demokrasi” mücadelende dün “iktidar” mücadelesi için ezdiğin insanlardan destek istersin? Önce onlarla helalleşmen gerekmez mi?

Genç arkadaşın o soruyu sorabildiğini sanmıyorum. Çünkü bu sorunun sorulabilmesi için The Cemaat’in, başındaki aciliyet belasından kurtulması gerekirdi. Fakat Erdoğan, The Cemaat’e yapabileceği en büyük iyiliği yaparak kendi elleriyle biçtiği mağduriyet gömleğini giydirdi Erzurumlu Vaiz ve adamlarına. Hem de onlar rahat konutlarında yaşar, olup bitenleri kim bilir hangi yeni projelerin hayalini kurarak izlerken. Bunun yerine, The Cemaat’in takiyyesini parçalarken yardım alabileceği, aslında The Cemaat’in de çoktan gözden çıkarttığı insanları, olağanlaştırdığı bir olağanüstü halin çarkları arasında ezerek her zamanki taktik hatalarından birini daha yaptı. Erdoğan, Erzurumlu Vaiz vs Kasımpaşalı İmam oyununun gönül çeliciliğinde kaybolmasaydı, bu genç arkadaş o soruyu sorar, cevap alamadığında da yeni bir tercih yapması için vaktin çoktan geldiğini anlardı. Çünkü o vaktin geldiğini anlamamış olsa, o soru aklına hiç gelmezdi zaten.

Artı Gerçek

Related Articles