Erdoğan’ın yüksek dozaj ırkçılığı ve sonuçları – Kenan Bastu

Uzun bir zamandır  AKP- Erdoğan yönetimindeki Türk devleti ve ordusu Efrin veya Kuzey Suriye’nin diğer bölgelerini işgal ile tehdit ediyor.
Bu tehditin dozu zaman zaman düşse de iç ve dış sıkışıklığı açmada iktidara yardımcı olacağı düşüncesiyle, sürekli elde tutulan işlevli bir araç konumundadır.
Son bir haftadır Erdoğan’ın  doz alımını bir hayli yükselttiği görülüyor. Bu durum, ister istemez gözleri Türk iktidarının dış ve iç siyasetine çevirmemize neden oluyor. Acaba ne baskılaması yaşıyor?

Dış baskılamaya geçmeden önce içteki dengeleri biraz irdelemekte fayda var diye düşünüyorum.
Bilindiği gibi AKP genel başkanı Erdoğan, iktidarını sağlamlaştırmak için bir dönem cezaevine tıktığı Ergenekoncularla yanı sıra MHP gibi ırkçı ve milliyetçi çevrelerle faşist bir ittifak kurdu. Bu ittifakın selameti için etrafında kendisinin yürüteceği politikaya engel olabileceklerini düşündüğü yol arkadaşlarını devreden çıkardı. Çöktürme adı altında planladıkları Kürtleri tasfiye savaşını başlattı. İktidar ortağı Gülencileri darbe tuzağına çekerek etkisizleştirdi.
Özel ve psikolojik savaşı alabildiğince geliştirerek Kürtlerin tüm kazanımlarını tasfiyeye yönelirken, bu saldırganlığa ses çıkaran tüm demokratik ve ilerici kesimleri de sindirmeyi hedefledi. Fakat tüm baskı ve şiddete rağmen halk muhalefetini istediği çizgiye çekemedi. Demokrat ve ilerici kesimleri  susturmayı başaramadı. Kürt siyasi hareketinin direngen iradesini ise kıramadı.

Öte yandan çokça dillendirdikleri Gerilla’yı etkisizleştirme, savaş direnci ve kapasitesini kırmada da istediği sonucu elde edemedi. Tam tersine Gerilla karşısında fiziki olarak yenildi. Tekniki avantajları da insan iradesine üstün gelmedi.

En önemlisi ise istihbarat alanında tarihinin en büyük darbesini yedi. Ve bu darbe öyle kolay kolay unutulacak, sindirilecek bir darbe değil. Zafer kazanmak için yola çıkan Enver ve Talatların orduları gibi bozguna uğradılar.

Denilebilir ki AKP- Erdoğan’ın faşist iktidarı, iktidarda kalabilmek için tüm başarısını Kürtler karşısında kazanacağı askeri zafere bağlamış durumdadır.

Ekonomik ve toplumsal hiç bir projesi yok. Kredilendirme ve dışa bağımlı bir ekonomiyle günü kurtarıyor. Bu da politikanın seyrine göre dalgalanmalara neden oluyor. Yani bir istikrar yok. Toplumsal yokluk ve yoksulluk alabildiğince derinleşiyor.
Dolayısıyla milliyetçilik aşısıyla şırıngalanan ve şimdiye kadar susturulan toplum artık bu aşıyla doyamayacağını, iktidar politikalarını sorgular hale geldiği de görülüyor.  Toplum aş-iş istiyor.

Demem o ki iktidar kan kaybediyor. Yapılan tüm anketler ve toplanan tüm veriler bunu gösteriyor.

Erdoğan’ın milliyetçilik şırıngasına ırkçılık düzeyinde doz yüklemesi iktidarın toplum nezdinde politikasının sorgulanır hale gelmesiyle ilgilidir. Birincisi bu. İkinci bir durum tüm diktatörler gibi Erdoğan’da kendi kaderini ülkenin kaderi ile aynılaştırmış durumda. İktidardan düştüğü an yargılanacağını bilidiği için koltuğa sıkı sıkı sarılmış. Bunun için gerekirse iç savaş dahi çıkartabilecek kadar gözü kararmış durumdadır. Paramiliter güçler oluşturmayı ve savaşı derinleştirmeyi hedeflemesi bu durumla ilgilidir.

Diyebilirim ki yüksek dozda ırkçılığı şırıngalamaya çalışarak iç siyaseti dengelemeyi ve iktidar lehine dönüştürmeyi hedefliyor. Efrin işgal dozu burda işlevli olur mu? İlerleyen günlerde bakıp göreceğiz.

Kabaca iç mevzuya ilişkin yürütülen politika biraz böyle özetlenebilir.

Dış mevzuya gelirsek, bilindiği gibi Suriye müdahalesi başladığında Türk devleti Erdoğan önderliğinde 24 saat içinde Şam’da Emevi Camiinde namaz kılmaya hazırlanıyordu. İlerleyen süreçte durumun hiçte namaza elverişli olmadığı anlaşıldı.

Türk devletinin bu neo osmanlıcı anlayışı daha yeşermeden çürüdü. Özellikle Kürtlerin Suriye savaşında ortaya koydukları tutarlı siyaset ve gösterdikleri askeri başarı Türk devletinin adeta kabusu oldu. Bu kabustan kurtulmak için ipine satılmadığı çete kalmadı. Fakat hiç bir çete ipi kendisini kabusundan kurtarmaya yetmedi.

Çetelerle sorun çözüleyince kendisini ABD’ye Kürtler üzerinden pazarlamak istedi. Buradan da sonuç elde etmeyince Rusya’ya yanaştı. Rusya bölgesel politikalarının başarısı için Türkiye’nin bu durumundan yararlanma yoluna gitti.

Önce Astana’ya Türkiye’yi dahil etti. Bu dahiliyetle Halep’i çatışmadan Türk destekli çetelerden geri aldı. Bu arada Turkiye’yi kontrolden tutmak ve Kürtleri siyasetine yedeklemek için Türk ordusunu Cerablus-Bab hattına soktu. Astana sonunda “çatışmasızlık bolgeleri” adı altında Türkiye’ye İdlib’deki çeteleri kontrol altında tutma görevini verdi. Rusya, Suriye’de elini güçlendirmek ve politik hedeflerine ulaşmak için bu süreci kendi lehine ustaca yönetti .

Bir tarafdan NATO ittifakında Türkiye üzerinde çatlak yaratmaya çalışırken diğer tarafdan Türk devletinin Kürt fobisini kendisi için avantaja dönüştürerek Türkiye’yi kendi hedeflerine hizmet eder hale getirdi. Türkiye’ye Esad’ı kabul ettirerek Suriye’de oyun bozucu konumdan tamamen çıkartmayı hedefledi.

Raqa yenilgisiyle birlikte DAİŞ tamamıyla tehlike olmaktan çıktıktan sonra ise Rusya ikinci düşman ve yok edilmesi gereken El-Nusra’yı işaret etti. Ve Suriye ordusunun yönünü Idlib’e çevirdi. El-Nusra yani Heyet Tarir El-Şam ise Türk devleti ile ilişkiliydi ve ” Çatışmasızlık bölgelerinde” ateşkesin dışında bırakılmıştı. Türk devleti Suriye’de  tamamen dışlanmamak için bu vb çete yapılanmalarla ilişkisini sürdürdü. 8 Eylül’de İdlib’e geçerken bu çete ile anlaşmalı girdiği yine Rus basını tarafından ifşa edildi.

Türkiye’nin hedefi Idlib’de Rusya ile aynı değildi. Rusya çeteleri tamamıyla temizleyip Suriye’de kendi pakt-Roma’sını inşa etmek isterke, Türkiye ise çetelerle Suriye’de söz söyle hakkını sağlamayı hedeflediği gibi çeteleri Efrin üzerine saldırtarak Kürt kazanımlarını tasfiye etmeyi amaçlıyordu.
Diğer yandan o İdlib’i bir tür özerk bölge gibi görüyor ve Suriye’nin bu bölgeye dokunmayacağını düşünmüş olmalı ki Suriye ordusu İdlib’e yönelirken operasyonları durdurmaları için Rus ve Iran elçiliklerini bakanlığa çağırıp uyaracak kadar çetelerin hamiliğini açıktan üstleniyordu. Fakat durumun böyle olmadığını Rusya ve İran’ın kendisine verdiği cevapta anlayacaktı. Bu durum zaten iflas etmiş olan Türkiye’nin Suriye dış politikasının dayanaklarının tamamıyla ortadan kalkması anlamına geliyordu. Aslında başarısızlığının ilanıydı bu.

Bu yüzden yeniden Suriye konusunda neo osmanlıcı siyasete dönerken Kürde düşmanlık üzerinden Rusya Suriye planlarını bozmanın peşine düştü. ABD’ye müttefik olduklarını hatırlatma gereğini duyarken NATO’dan kendisine destek olmasını istedi.
Dahası kabusu olan Kuzey Suriye ve Rojava Kürtleri giderek devletler nezdinde kabul görüyor, ABD’nin yeni ordu açıklaması, yine Fransa’nın Rojava yargısını tanıyoruz açıklaması  Türk devletinin atraksiyonlarına neden olan temel olgulardı.

Bu yüzden Efrin üzerinde kendince dış siyasetini yeniden üretme çabası içerisine girdi. Ama artık bunun pek bir kıymeti harbiyesi yok gibi. Zira atı alan Halep’i çoktan geçti.

Görünen bir başka telaş ise Erdoğan İdlib’e taşıdığı çetelerine alan açmak istemesidir. Bu olmadı mı Kürtlerle çatıştırarak çetelerden kurtulmak istiyor.  Böylece çetelerden kurtulurken Kürtleri de zayıflatmayı hedefliyor. Çeteler buna gelir mi bekleyip göreceğiz.

Sonuç olarak Türkiye iflas eden Suriye dış siyasetinin sonucunu şimdi daha derinden hissediyor.

Siz bakmayın Erdoğan’ın gün ve tarih vermesine o şimdi kendi eliyle bulandırdığı suda kendine yön bulmaya çabalıyor. Buradan Efrin duvarına çarpması da muhtemel dahilindedir.

Böyle bir durumda ise yok olmaktan kurtulmayacak bir savaşın kapısını aralamış olacak. Zira Kürtlerin topraklarını savunmaktan başka seçenekleri ve niyetleri yok.

 

Related Articles