Endonezya Devrimi-Selahattin Ş. Işıldak

Bundan 35 yıl önce, 1965’te Endonezya Komünist Partisi (PKI), üç buçuk milyon üyesi ile dünyanın en büyük devrimci partisiydi. Fakat altı ay gibi kısa bir süre içinde, neredeyse hiçbir ciddi direniş göstermeden tamamen çöktü, yarım milyon ile bir milyon arasında üyesi birkaç hafta içinde katledildi. Bütün dünya emek hareketini derinden sarsan haberi dünya basını “marksizm öldü” diye veriyordu.
Aslında bu hezimet hem PKI için hem diğer – özellikle gelişmemiş kapitalist ülkelerde – marksistler için ilk kez karşılaşılan bir durum değildi. Daha önce de esas olarak aynı temel hatalardan kaynaklanan yenilgiler, hezimetler dünyanın birçok devrimci örgütünün başından geçmişti. Bununla birlikte, daha önce de iki büyük hezimet yaşamış olan PKI için, 1965 darbesi hepsinden daha korkunç bir şekilde sonuçlanmıştı. Sadece Endonezya’nın herşeye rağmen yeniden ayağa kalkması bile; yüzbinlerce, milyonlarca devrimcinin ölmesinin devrimci fikirlerin öldüğü demek olmadığı, aksine devrimcilerin kanıyla devrimci fikirlerin bilendiğini gösteren bir örnektir. PKI’ın eski önderlerinden Marcham hayata gözlerini yumduğu toplama kampında: “Devrimci teorik çalışma olmadan mücadele olmaz, mücadele ederken okumak gerek” diyordu.

Tarihsel arka plan

Bugün Endonezya olarak anılan bölge irili ufaklı toplam 17 bin adadan oluşan ve farklı etnik kökenlere sahip yüzlerce yerli halkın yaşadığı, zengin doğal kaynaklara sahip olması nedeniyle de kapitalistlerin uzun yıllardan beri at oynattığı bir coğrafyadır. 17. yüzyıldan itibaren Hollanda emperyalizminin sömürgesi olan Endonezya’yı, birinci dünya savaşından bir yıl önce – özellikle de Java adasında – bir öfke dalgası sarmıştı. Lenin uzaklardan; “Hollanda’nın Doğu Hindisinde (Endonezya’nın o dönemki adı), devrimci demokrat hareketin önemli gelişmeler yaşadığını, süratle parti-sendika hareketlerinin oluşmaya başladığını, hükümetin yükselen hareketin önünü almak için yasak üstüne yasak getirdiğini” yazıyordu.
Java adası, 20. yüzyılın başına kadar sürekli olarak ayaklanmalara sahne olmasına rağmen, sömürge olmaktan kurtulamamıştı. Endonezya’da ilk kitlesel siyasal hareket 1911’de ortaya çıkmıştı. Esas olarak Java’lı tüccarların çıkarlarını dile getiren Sarekat İslam (SI), hızla esnafın, kırsal kesimin, yoksulların öfkesini dile getiren bir harekete dönüştü. Aynı yıllarda, Hollanda’da kara listeye alınmış ve daha önce Hollanda demiryolları sendikasında çalışmış olan Henk Sneewliet iş bulabilme umuduyla Endonezya’ya gelmişti. Sneevliet’in girişimi ile 1914’te Endonezya Sosyal Demokrat Birlik (ISDV) kuruldu. Altmış üye ile kurulan hareket bir yıl içinde ancak 85 kişi olmuş ve bir gazete çıkarmaya başlamıştı. Yoksulluk, sefalet ve öfke hızla büyümesine rağmen, ISDV üyelerinin çoğunun Hollanda’lı olması nedeniyle, kitle ile ilişkiye geçmek, büyümek ISDV için birçok yönüyle zordu. Öte yandan, bir partiden ziyade bir hareket olan Sarekat İslam hızla büyümüş ve binlerce taraftar kazanmıştı. Bunun üzerine ISDV, SI’ye yönelerek ilk Endonezya’lı marksistlerin oluşumu için çaba harcadı.
ISDV’nin Surabaya bölgesi başkanı olan genç demiryolu işçisi Semaun’un editörlüğünde ilk defa yerli dilde Soera Merdika (Özgür Söz) isimli bir gazete çıkmaya başladı. 1917 yılında parti yayın organında Sneewliet tarafından “Rusya’daki çarın başına gelenler, Endonezya’daki sömürgeci Hollandalıların da başına gelecektir” ibaresi ile Şubat Devrimini kutlayan bir yazı yayınlandıktan sonra ISDV içerisindeki bir grup muhafazakar yollarını ayırdı. Ardından hükümet Sneewliet’e yönelik bir saldırıya başladı, mahkemeye verildi. Gidenler, yargılamaya karşı tavır alınması gerektiği konusunda yapılan bir tartışmadan sonra ikiye bölündü, bir kısmı yeniden ISDV’ye katıldı.
Ekim Devrimi, tüm dünyada olduğu gibi Endonezya’da da büyük yankı uyandırdı. ISDV, askerler içinde örgütlenmeye başlamış, üç ay gibi kısa bir süre içerisinde Kızıl Muhafızlar diye adlandırdıkları 3 bin üyeli bir sovyet oluşturmuşlardı. Gelir düzeyindeki düşüş 1914-1924 yılları arasında da devam ediyordu.
Avrupa’da gerçekleşmesi umud edilen devrimlerin yenilgiyle sonuçlanması, devrimci dalganın geri çekilmeye başlaması, birçok yeri olduğu gibi Endonezya’yı da etkiledi. Hükümet saldırılarını yoğunlaştırmış, ISDV üyelerini ve Kızıl Muhafızları tutuklamış, Hollandalı devrimcileri sürgün etmişti. Tüccarlar, SI hareketi üzerindeki etkilerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış ve özellikle ISDV’nin etkisi altında olan birimlerde dağılmalar başgöstermiş ve birkaç yıl içerisinde SI çökmüştü. Başta çoğu Hollandalı devrimcilerden oluşan ve kitleler ile çok zayıf bağları olan ISDV ise, artık Endonezya’nın birçok bölgesinde kitlelere öncülük eden bir örgüte dönüşmüştü.
ISDV, 1920 yılında Endonezya Komünist Partisi (PKI) ismini aldı. Sayısal olarak Avrupa’dakilerle karşılaştırıldığı zaman PKI küçüktü, ama Asya’nın ilk komünist partisiydi. PKI, 1920’lerin başında her ne kadar başarıyla sonuçlanamamışsa da birçok greve öncülük etmiş, bu durum Hollandalı sömürge yönetiminin PKI’ye karşı baskısını arttırmasına sebep olmuştu. Tan Malaka, Bergsma, Sneevliet gibi birçok PKI yöneticisi Endonezya’dan kovuldu.
Baskıların yoğunlaşması nedeniyle PKI, demokratik merkeziyetçilik ilkesini askıya alarak, yerel birimlerin parti merkezinden bağımsız hareketi temelinde varlığını sürdürmeye çalıştı. Parti kadrolarının göreli olarak deneyimsiz olması, tutuklanmaları, baskı ve sürgünlere maruz kalması PKI’yi iyice daraltıyordu. Özellikle Medan, Batavya ve Surabaya’da 1925’ten itibaren yeniden başgösteren grev dalgaları sonrasında baskı daha da arttı ve PKI’nin bulunduğu her yerde yasak üstüne yasak yağmaya başladı. PKI, güvenlik meselesi üzerine başlattığı tartışma ile ikiye ayrıldı. 1923-27 arasında 13 bin PKI üyesi hapse atıldı, sayısız PKI üyesi ve taraftarı öldürüldü, binlercesi tutuklanarak işkenceden geçirildi, Batı Papua’daki toplama kamplarında ölüme terk edildi. Endonezya Komünist Partisi’nin, ilk dönemi böylece sona erdi.

Yeraltı faaliyetleri ve bağımsızlık
PKI’nin yenilgisi, sadece fiziksel olarak değil, ideolojik olarak da gerilemesine sebep olmuştu. Uluslararası komünist hareketin yaşadığı gerileme, Endonezya’yı da etkiliyordu. Sovyet Devriminin tecrit olması, iç savaş döneminin getirdiği ekonomik, sosyal, siyasal çöküş, Stalin önderliğindeki bürokrasinin yükselişi ve kendini egemen bir sınıf olarak örgütleyişi ve buna bağlı olarak – dünyanın ilk sosyalist devrimini gerçekleştirmiş olamasının getirdiği prestijin etkisiyle de – Komintern siyasetlerinin Stalinist bürokrasinin çıkarlarına göre şekillenmeye başlaması, marksizmin tahrif edilmesi süreci hızla ilerlemekteydi.
Stalinist bürokrasi, Endonezya’da ISDV’nin SI içerisinde çalışarak büyümesi ve ardından PKI’ye dönüşümünü örnek göstererek, Çin’li işçilere burjuva milliyetçisi Kuomintang örgütünün çatısı altına girmesini telkin ediyordu. Nisan 1924’te Şanghay’da vahşice katledilen Çin’li işçilere telkinde bulunan Stalin, ISDV’nin SI içerisindeki çalışmalarında hiçbir zaman fikirlerini ve kendi özyapılanmasını saklamamış olduğunu, aksine sürekli olarak kendi devrimci fikirlerinin propagandasını yaptıklarını, kendi öz örgütlenmelerini ısrarla koruduklarını, kendi programlarını hiçbir zaman SI’nin programına tabii kılmadıklarını, onlara uygun davranmadıklarını unutuyor ve/ya zaten bunları düşünmüyor, görmüyordu.
O dönem PKI liderlerinden Semaun’un belirttiği gibi; “Moskova, Asyalı devrimcilerin Troçki önderliğindeki Sol Muhalefete yöneleceği kaygısı ile denetimi dışında çalışmalar yapmasını istemiyordu”. Troçki’nin bütün direnişine rağmen sürekli devrimin inkarı, aşamalı devrim anlayışının kurbanı olarak Çin’li işçilerin Kuomintang olayını yaşaması son olmayacak, dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi Endonezya’da da felaketlerle sonuçlanacaktı.
1935’e değin Endonezya’da önemli bir faaliyet olmadı. Ardından PKI’nin Moskova’da sürgünde olan lideri Musso Endonezya’ya döndü ve PKI’yi “illegaliteye” çekti. İşsizlik, sefalet, yoksulluk her geçen gün daha da artıyor, ücretler düşüyor, kırdan kente akın akın göçlerle yeni bir proleterleşme dalgası yaşanıyordu.
Öte yandan, iktidarı önlenebilecekken, Komintern’in yanlış politikaları sonucu tek bir kurşun bile sıkılmaksızın Almanya’da iktidara gelen faşistlere karşı, Stalin’in emrindeki komünist partiler “politik çizgi değiştiriyor”, daha düne kadar “sosyal faşist”, “faşistlerin ikizi” dedikleri sosyal demokratlarla ve dahası “ilerici burjuvalarla” ortak bir cepheciliği savunuyor, birleşik işçi cephesi taktiğinin yerine burjuvaziyle işbirliği yaparak hareketi ve önderliği satan “halk cephesi” politikasına geçiyordu. ‘3. Dönem’ diye adlandırdıkları bu dönem, kapitalizmin son çöküşüdür deniliyordu. PKI örgütüne, Avrupa’daki komünist örgütlere dayatılana ek olarak, sadece kendi yerli burjuvazisi ile değil aynı zamanda Hollandalı sömürgeci burjuvaziyle de işbirliği yapması emrediliyordu. Hollanda Komünist Partisi ise sadece sosyalizmi gündeminden çıkarmakla kalmıyor, Hollanda’nın sömürgesi olan Endonezya’nın bağımsızlık mücadelesini de gündeminden çıkarıyordu.
1942 yılında Japonya tarafından Endonezya’ya yönelik bir işgal hareketi başladığında, PKI artık, Endonezyalılara Hollandalı sömürgecilerle birlikte “Japon faşistlere” karşı savaşması gerektiğini söyleyebilecek kadar stalinistti. Ancak, Hollandalı sömürgecilerin baskısından iyice bunalmış olan kitleler bu çağrıya haklı olarak kulak asmıyor, PKI liderlerinden Aidit’in dediği gibi: “Japon işgalcilere kurtarıcıları olarak bakıyorlardı”. Stalinist Avustralya Komünist Partisi’nin (CPA) PKI’ye Japonya’ya karşı Hollandalı sömürgecilerle işbirliği yapmaları doğrultusunda verdiği tavsiyelere, 1926-27 ayaklanmalarından beri hapiste olan PKI’liler karşı çıkıyordu. Sonunda, ömrünün 16 yılını Hollanda sömürgesinin toplama kamplarında geçirmiş olan eski PKI lideri Sardjono: “denenebilir bir örnek” diyerek “tavsiye”yi kabul kabul etti. Fakat Endonezyalı kitleler Hollanda sömürgecilerinin yenilmesi arzusu ile yanıp tutuşuyordu. Bazı kaynaklara göre, işgale karşı sürdürülen savaşta 2 milyon Endonezyalı öldü.
Japonya’nın yenilmesi, Stalin’in emperyalistlerle yaptığı görüşmeler sonrasında Avrupa’yı aralarında pay etmelerinden sonra bile, PKI Hollandalı sömürgecilerle uzlaşmayı sürdürerek, bağımsızlık mücadelesinin bayrağını burjuva milliyetçisi PN’ye kaptırmıştı.
1945’ten itibaren Avustralya’da sürgünde bulunan devrimciler, Endonezya Bağımsızlık Komitesini kurdular. Enternasyonal işçi hareketinin önemini gören bu devrimciler, Avustralya sendikaları ile birlikte hareket etti ve sendikalar Hollanda gemilerini boykot etmeye başladı. 1945 yılı sonunda Hollanda’dan Avustralya’ya gönderilecek olan askerler, emirlere karşı çıkarak protesto gösterileri düzenledi, Hollanda’lı askerler Komünist Partisi’nin liderlerinden destek ve yardım almak için görüşmeye gittiler, ama Komünist Partisi askerlere yardım etmeyi kabul etmedi. Stalinistlere rağmen ve onlara karşı Burma, Kanada, Sri Lanka, Çin, Yeni Zellanda, Hollanda, Pakistan, Hindistan, Japonya, Singapur, SSCB, Tayland ve ABD işçilerinin boykot eylemleri Hollanda üzerinde etkisini gösterdi ve 17 Ağustos 1945 yılında Endonezya’nın bağımsızlığı ilan edildi. Burjuva milliyetçisi Ahmed Sukarno başkan oldu. Britanya, Hollanda ile birlikte hareket ederek Endonezya’da güçlerini yeniden restore etme girişimine başladı. Britanya birlikleri 1945 yılı sonunda Java’ya ulaştı. Britanya ve Hollanda’nın ittifakına Japonya da destek verdi. Endonezyalılar bu yeni işgal çabasına karşı kahramanca bir direniş gösterdiler ve Aralık 1949’da Endonezya’nın bağımsızlığı kesinleşti.

Bağımsızlık sonrası dönem
PKI artık Hollanda ile olan ittifakını kesmiş, ama bu sefer de gırtlağına kadar milliyetçiliğe saplanmıştı. Burjuva milliyetçisi Sukarno’ya destek veriyor, “işçi ve köylülerin ortak ulusal çıkarını” savunduklarını söylüyorlardı. 1950’lerin ortasında Aidit, PKI’nin bağımsızlık mücadelesinin öncülüğünü kaptırmış olduğunu belirterek, “devrim süresince partinin politik, teorik ve örgütsel duruşunu terk ettiği için mücadelenin bayrağını kaptırdığı” tespitini yapıyordu. Sonuç olarak, bağımsızlık mücadelesinin önderliğini yapmış olan Sukarno, Hatta ve Sjahrir gibi “sol ve/ya sağ kanat” burjuva milliyetçiler iktidarı ele geçirmişti. Bütün hatalarına rağmen, ordu içerisinde PKI’ye sempati duyan askerlerin sayısı az değildi, bu nedenle hükümet ordu içerisine bir temizlik yaptı.
Aidit’in öncülüğünde bir grup 1951’de PKI’nin liderliğini ele aldı. PKI 1951 yılının başında 7 bin, 1954’te ise 15 bin üyeli bir örgüte dönüştü. SOBSI, ülkenin en büyük sendika konfederasyonu oldu. 1955 genel seçimlerinde PKI yüzde 16 oy aldı, 1958’de üye sayısı 1,5 milyona ulaştı. Hükümetler güçsüz ve istikrarsız koalisyonlardan oluşuyordu. Hala Endonezya’da bulunan Hollandalı işletmelerdeki işçiler, PKI öncülüğünde sürdürülen kampanyalar sonucunda kendiliğinden işgal eylemlerine başladı, işgaller kitleselleşmeye başladı.
Bunun üzerine ordu ABD destekli bir darbe gerçekleştirdi. Sıkıyönetim ilan edildi ve işçilerin bütün işgal eylemleri bastırıldı, bazı partiler yasaklandı. Darbeden önce seçimler yapılıyordu, ama darbeden sonra parlamento feshedildi, onun yerine “demokrasiye geçişe rehberlik” edeceği söylenen Halk Danışma Meclisi oluşturuldu ve başına Sukarno getirildi. (Halk Danışma Meclisi “seçilmiş” 400 kişi, başkanın atadığı 75 tanesi ordudan, 25 tanesi genelde bürokratlardan olmak üzere 100 kişi, 147 bölge temsilcisi, 253 parti ve askeri temsilciden oluşan toplam 1000 kişilik bir meclisti).
Başkan Ahmed Sukarno’nun Pancasila İlkeleri diye bilinen, Atatürk ilkelerine benzer beş ilkesi vardı: 1- Tanrıya inanç, 2- Ulusal birlik ve beraberlik, 3- İnsancıllık, 4- Halkçılık, 5- Toplumsal adalet ve refah. Sukarno için bu ilkeler milliyetçiliğin, yani aydınların/toprak ağalarının/sermayedarların/çalışanların birliği anlamına geliyordu, yani sınıfsız ve zümresiz mutlu bir yaşamın koşulları bundan ibaretti!
PKI, darbeye ve Sukarno’ya destek verdi. Aidit bu desteğin mantığını şöyle açıklıyordu: “Bu ittifak, ülkedeki bütün anti-emperyalist, anti-feodalistlerin yani işçilerin, köylülerin, küçük burjuvazinin ve ulusal burjuvazinin birleşik cephesidir. Sosyalizm için değil, demokratik reformlar için oluşturulmuş bir ittifaktır.” PKI’nin bu yaklaşımı, Stalinistlerin aşamalı devrim anlayışı doğrultusunda 1920’lerde Çin komünistlerine dayattığı dörtlü blok perspektifinin aynısıydı ve sonuç olarak aralarındaki tek fark “ilerici burjuvazi” tarafından katledilenlerin sayısı olacaktı.
Aidit 1964’de şöyle yazar: “Endonezya ulusal burjuvazisi çok gençtir ve toprak ağaları ile yakın bir ilişkisi vardır. Yani, bir ayağı kapitalizmde, diğer ayağı feodalizmdedir… Endonezya’nın 1945 devrimi, emperyalist çağda burjuva demokratik devrim sürecini gerçekleştirmemiştir. Endonezya devrimi şimdilik sosyalist proleter devrimi aşamasında değil, burjuva devrimi aşamasındadır”. PKI, Moskova-Pekin kökenli gelenekle sıkı ilişki içerisinde olması nedeniyle ulusal burjuvazi ile ittifak politikasına devam etmiştir. Sukarno’nun önderliği altındaki bu ittifak, artan yoksulluklar, köylülerin toprak işgalleri ve işgallerin bastırılması, yüksek enflasyon, rüşvet, bürokrasi-ordu-sermaye arasındaki sıkı çıkar ilişkisi anlamına geliyordu.
1960-65 yılları arasında bütçenin yüzde 75’i silahlanmaya ayrılmıştı. 1950’li yıllarda PKI tarafından “Japon işbirlikçisi, yarı-faşist, marksizm düşmanı” ilan edilen Sukarno, 1960’lı yılların başlarında PKI’nin kongrelerine konuşmacı olarak katılan saygın bir kişi olmuştu. Bütün bunlara rağmen, PKI’nin büyümesi devam ediyordu; bunda başlıca etken PKI’nin temiz, dürüst geçmişi, militanlarının bağımsızlık mücadelesindeki fedakarlıkları idi. PKI, 1965’te artık dünyanın en büyük komünist partisi durumundaydı: 3.5 milyon üyesi vardı, sendika, kadın, köylü, kültür hareketleriyle sıkı bağları sayesinde 15 milyonluk bir desteğe sahipti. Uluslararası burjuvazi PKI’nin büyüyüşünü kaygı ile izliyor ve dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesi olan Endonezya’daki bu gidişata bir son vermenin hesaplarını yapıyordu.

1965 darbesi ve PKI’nin çöküşü
30 Eylül 1965’te içinde generalllerin de bulunduğu altı tane üst düzey askeri yetkili küçük bir subay grubu tarafýndan kaçırıldı ve öldürüldü. Başkan Sukarno tarafından atanmış olan General Suharto, birkaç hafta süren bu darbe girişimini anında ezdi. PKI, kaçırma eylemi ve darbe girişiminin sorumlusu olarak gösterildi ve PKI üyelerine ve taraftarlarına yönelik kanlı bir temizlik harekatı başlatıldı. PKI’nin şaşkınlığı büyüktü, yöneticiler üyelerine “ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu, herkesin başkan Sukarno’nun emirlerine uymasını” emrediyordu.
Birçok gözlemci iç savaşa kesin gözüyle bakıyordu, ama gerçekte yaşanacak olan bir katliamdı. Dönemin gazetecileri yazılarında, nehirlerden akan insan cesetlerinden bahsederken, darbenin örgütleyicilerinden CIA, kayıtlarına: “20 yüzyılın en kitlesel katliamı” diye not düşüyordu. Dört ay içerisinde yarım milyon ile bir milyon arasında olduğu tahmin edilen, en parlak, en militan Endonezya işçileri ve devrimcileri katledildi. PKI’nin aşamalı devrim anlayışı aşamasız bir karşı-devrim operasyonu ile alaşağı edilmişti. Endonezya işçi sınıfı ve devrimcilerinin almış olduğu bu ağır darbe, egemen sınıfın uzun yıllar boyunca hem Endonezya’da hem de civar adalardaki egemenliğini pekiştirmiş ve bu sayede Endonezya’yı emperyalistlerin en güvenilir ittifaklarından birisi durumuna getirmiştir.
Uzun süren baskı ve sessizlik dolu yılların ardından, 1974’te öğrenci ayaklanmaları başlamış, devlet bu ayaklanmaları bastırmış ve ardından da Portekiz’in geri çekildiği Timor adasının Doğusunu işgal etmişti. Doğu Timor işgal edildiği güne kadar hiçbir zaman Endonezya’nın bir parçası olmamış, Portekiz sömürgesi olan bir adaydı. Kısaca Doğu Timor’un tarihsel arka planını ve ardından da işgal eylemini ele alalım.

Doğu Timor’un tarihsel arka planı
Doğu Timor, Avustralya’nın kuzeyinde bulunan Afrikalı kölelerden, Araplardan, Çinlilerden ve Portekizlilerden oluşan bir nüfusa sahiptir. İndo-Javalılar ve müslümanların etkisiyle oluşmuş kendisine has bölgesel bir kültüre sahiptir. 1702 yılından itibaren resmen Portekiz sömürgesi olan adada, 1910-12 yılları arasında başgösteren ayaklanmalar sömürgeci Portekiz tarafından bastırıldı.
Doğu Timor 1941 yılında “Japonyaya karşı savunma” bahanesiyle Avustralya tarafından işgal edildi ve 40 bin civarında Timorlu öldürüldü. Endonezya’nın bağımsızlığını kazanmış olmasına rağmen, Doğu Timor’daki Portekiz sömürgeciliği devam etmekteydi. 1960’lı yılların başından itibaren Portekiz sömürgelerinde (Mozambik, Angola ve Gine-Bissau) başgösteren ayaklanmalar hem Portekiz ordusunu demoralize etmiş, hem de aşırı bir maddi yük getirmişti. Portekiz diktatörü Salazar Nisan 1974’te subaylar tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle düşürüldü. Uzun diktatörlük yıllarının ardından yeniden kitlesel bir baskı gücüne dönüşen işçi hareketi, birçok fabrika ve işyerinde denetimi ele geçirdi. Çok kısa bir süreliğine de olsa Portekiz’de devrimci bir durum oluşmuştu, ama fırsat kaçırıldı. Portekiz işçi hareketi geri çekildi ve ardından sosyal demokrat bir hükümet kuruldu.
Portekiz işçi sınıfının mücadelesi daha öteye gidemediyse de, sömürgelerde sürmekte olan mücadelelere büyük bir destek sağlamış oldu. Doğu Timor’da oldukça popüler olan Doğu Timor Devrimci Cephesi (FRETILIN) adlı bir örgüt faaliyet yürütmekteydi. Portekiz devleti, toprak ağalarının çıkarlarına sıkı sıkıya bağlı olan Timor Demokratik Birliği (UDT) partisini resmen tanıyarak, biçimsel bir bağımsızlık altında kendi egemenliğini sürdürme planları yapıyordu. Endonezya, başlangıçta Fretilin’in bağımsızlık talebini desteklediğini belirtmişti, ama bu sadece lafta kalan bir destekti. Şubat 1975’te Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti Dışilişkiler Bakanı Jose Ramos-Horta, Fretilin’in UDT’nin koalisyon önerisini kabul ettiğini duyurdu. Fakat iki UDT liderinin, Endonezya İstihbarat Teşkilatı Başkanı General Ali Murtopo ve Savunma Bakanı General Panggabean ile Jakarta’da yaptıkları görüşmelerin ardından Fretilin ile olan ilişkiler Mayıs 1975’te kesildi. Endonezya’nın bütün müdahale çabalarına rağmen, Temmuz 1975 seçimlerini Fretilin kazandı. Bunun üzerine UDT, Portekizli sömürgeciler ve Endonezya yanlıları ile 11 Ağustos 1975’te bir darbe girişiminde bulundu. Fretilin’in darbe girişimine yanıtı genel silahlı ayaklanma oldu. 15 Ağustos’ta binlerce işçi ve köylünün ısrarlı direnişini gören Doğu Timorlu askerler Fretilin’den yana tavır aldı. Fretilin, iç savaşı kolayca kazanarak fiilen hükümet oldu. Hızla, ekonomi, eğitim, sağlık gibi alanlarda çalışmalara başlanmış, kadın ve öğrenci hareketleri, tarım kooparatifleri kurulmuştu. Nihayet, ABD, Avustralya ve Britanya’nın teknik ve askeri desteğini de alan Endonezya birlikleri 28 Kasım 1975’te Doğu Timor’a girdi.

İşgal ve sonrası, Doğu Timor’un önemi
İşgali izleyen birkaç gün içinde 2 bin kişi katledildi. Katliam konusunda 1965 darbesinden beri epeyce tecrübe edinmiş olan Endonezya birlikleri, Haziran 1976’da Lamarkan kampında bulunan 2 bin köylüyü bir gün içersinde yok etti. İşgalden önce 85 bin nüfusu olan Baccau’nun nüfusu 10 binin altına düştü. Kasabalar, köyler boşalmış, insanlar canlarını kurtarabilmek için dağlara kaçmış, 200 bini aşkın Doğu Timorlu katledilmişti. 1976 yılının sonuna gelindiğinde Endonezya, bir yandan dağlara sığınanlara emperyalist dostlarından aldığı napalm bombalarını yağdırırken, bir yandan da toplama kamplarında bulunan Doğu Timorluları katlediyordu.
Endonezya tarafından Doğ Timor’da kurulan hükümet terör eylemlerinin yanında kültürel baskıları da yoğunlaştırdı. Doğu Timorluların büyük çoğunluğunun ana dili olan Tetumca konuşmak yasaklandı ve okullarda sadece Endonezya dili Bahasa öğretiliyordu. Endonezya devleti bir yandan müslüman olmayanların bulunduğu bölgelere camiler yaparak zorla müslümanlığın müeyyidelerini uygulatmaya çalışılırken, bir yandan da adaya göçmen taşıyordu. Endonezya devletinin terör uygulamaları 1990’lı yıllar boyunca da devam etti.
Bölgede etkin rol oynayan emperyalist güç Avustralya idi ve hala da öyledir. Birleşmiş Milletler’in işgali kınamasına rağmen adadaki Endonezya egemenliğini ilk olarak kabul eden Avustralya oldu. Başta Avustralya emperyalistleri olmak üzere, Doğu Timor üzerindeki yoğun ilginin nedeni Timor Vadisi diye adlandırılan Timor denizindeki petrol yataklarıdır. Bunlar Orta Doğu ve Kafkaslarla beraber dünyanın en zengin petrol yatakları olup 7 milyon ton petrol rezervi olduğu tahmin edilmektedir. Avustralya ile Endonezya arasında 1989 yılında Timor Vadisi Anlaşması ve 1990’da da Avustralya-Endonezya Bölgesel Petrol Ortaklık Akti, 1995 yılında da Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması imzalandı.
Avustralya, Endonezya’ya en çok yatırım yapan ülkeler arasında. Bu bağ aynı zamanda Uzak Doğu pazarlarına açılabilmesi için, Avustralya’ya büyük fırsatlar sunuyor. Örneğin, Avustralya sermayesinin ASEAN ülkelerindeki yatırım miktarı 1980 yılında 1,2 milyar dolar iken, bu rakam 1994’te 2,8 milyar dolara ulaşmış ve bölgenin en güçlü silah sanayisine sahip ülke olarak silah satışından devasa kazançlar sağlıyor.

1965 darbesi sonrası
1965 sonrasında her türden barışçıl gösteri de dahil olmak üzere, sendikal eylemler, bağımsız örgütlenme, düşünce özgürlüğü konusundaki çabalar, işkence, cezaevleri ve siyasi suikastlerle karşılaştı. Doğu Timor’un yanı sıra bağımsızlıkları için mücadele eden binlerce Aceh ve İrian Java’lı katledildi. Doğu Timor’un işgali sonrasında, Suharto diktatörlüğü 1982-84 yılları arasında, zengin altın, petrol, kalay, bakır yataklarını emperyalistlere peşkeş çekmenin karşılığında toplam 1 milyar dolarlık silah desteği aldı. 1988-1992 yılları arasında, geçmiş 20 yıl boyunca yapılan ticari anlaşmaların hepsinden daha fazla, toplam 30,6 milyar dolar değerinde 1.395 anlaşma gerçekleştirilmişti. Öte yandan, Birleşmiş Milletler’in 1990 yılı raporuna göre, çalışan nüfusun yüzde 15’i günde 1 doların altında bir ücretle çalışıyor ve aynı oranda insanın ortalama yaşam süresi 40 yaşını geçmiyor, nüfusun yüzde 38’i temiz ve sağlıklı sudan mahrum bir şekilde yaşıyordu. 1995 yılında 1 yaşını dolduramadan ölen çocukların sayısı 1 milyona ulaşmıştı.
Bu süre içinde kayda değer muhalefet hareketleri, 1973-1974 ve 1978 yıllarında yine öğrenciler tarafından başlatılmıştı, ama devletin bunlara karşı yanıtı protestoların bastırılması ve üniversitelerde her türden siyasal faaliyetin yasaklanması oldu. İşçiler 1980’lerde çalışma koşullarının düzeltilmesi ve daha yüksek maaşlar için eylemler gerçekleştirmeye çalışmıştı, 1990’larda hergün artan grev hareketlerine yasaklamalar yağmaya başlamıştı. Tüm Endonezya İşçileri Sendika Konfederasyonu (SPSI) başkanı Muhtar Pakphanan 1994 yılında bir saatlik genel grev çağrısı yapmış, binlerce işçi greve katılmıştı. Bir ay sonra ülkenin üç büyük kentini bir grev dalgası kaplamış, 70 fabrikada işgal eylemleri başlamıştı. Eylemler yenilgiyle sonuçlandı, Pakphanan ve birçok SPSI lideri hapse atıldý. 1994 yılı verilerine göre, saat başı ücret sadece 20 ABD senti idi.
1995 yılında Dita Sari isimli 23 yaşında bir kadın işçinin liderliğinde bağımsız bir sendika (PPBI) kuruldu. Başta tekstil sektörü olmak üzere birçok fabrikada grevler örgütlemeye başlandı. Dita Sari 6 yıl hapse mahkum edildi ve diğer sendika liderleri de cezaevine atıldı. Bütün baskılara rağmen işçi hareketinin önünün alınamadığı, rakamlardan anlaşılabilir. 1995’te toplam 365 grev gerçekleşirken, bu rakam 1996’da 901’e çıkmış ve yarım milyon işçi greve katılmıştı.
Faaliyet göstermesine izin verilen üç parti vardı: Suharto’nun başında bulunduğu Golkar, Birleşik Kalkınma Partisi (PPP) ve Endonezya’nın ilk başkanı Ahmed Sukarno’nun kızı olan Megawati’nin başında bulunduğu Endonezya Demokrasi Partisi (PDI). Muhalif hiçbir örgütlenmeye izin verilmiyordu. Dita Sari’nin başında bulunduğu Devrimci Demokrat Parti (PRD) de yasaklıydı. Suharto, faaliyetlerine müsade ettiği PDI’nin içerisinde Suryadi ve yandaşlarını destekliyordu, Haziran 1996’da yapılan bir kongrede Suryadi, bir katakulli ile PDI’nin başına geçirildi. Megawati’nin taraftarları Haziran sonundan itibaren yollarda barikatlar kurarak başta Jakarta olmak üzere birçok yerde polisle çatıştı, karakollar ve binalar ateşe verildi. Bunu izleyen sekiz ay içinde öfke, ülkedeki etnik azınlıklara yönlendirildi. Azınlıklara karşı gerçekleştirilen bu kıyım hareketlerinin başında Suharto’nun desteği ile Habibi tarafından kurulmuş olan Müslüman Aydınlar Birliği (ICMI)’nin liderlerinden ve 28 milyon üyeli müslüman örgüt Muhammadiye’nin lideri olan liberal burjuva Amien Rais bulunuyordu.
Daha düne kadar “Asya Kaplanları” mucizesinin nadide örneklerinden birisi olarak gösterilen Endonezya’nın “kaplan” olması için emekçilerin ödediği bedel oldukça ağırdı.

Kriz geliyor
Endonezya’da, 1997 yılına gelindiğinde 20 milyonu büyük merkezlerde, 66 milyonu da diğer yerlerde olmak üzere muazzam bir işçi kitlesi oluşmuştu. Sadece hizmet ve maden sektörlerinde çalışan işçi sayısı 36 milyon civarındaydı. Endonezya ekonomisi 1997 yılında dünyanın en büyük 23. ekonomik gücü durumundaydı. Ancak, düşük ücret ve aşırı borçlanma ile hızla büyüyen Asya Kaplanı Endonezya’da sarsıntılar hissedilmeye başlanmıştı. Çin’in 1995 yılında parası remnimbiyi devalüe etmesiyle, bölgenin ihracat pazarında Japonya ve Çin’in baskısı kaplanları iyiden iyiye bunaltmaya başlamıştı.
Nisan 1997’de başta Jakarta olmak üzere birçok bölgede grev, protesto eylemleri yeniden yükselmeye başladı. Öfke sokaklara taştı, işçiler asker ve polislerle çatışmaya başladı. Ağustos 1997’de Endonezya faiz oranlarını yükseltti, ardından para birimi rupi düşüşe geçti, yabancı sermaye yavaş yavaş ülkeden çekilmeye başladı. İşçilerin öfkesi dinmiyordu. Eylül ayında SBSI’nin kongresi basılarak 13 işçi lideri tutuklandı. İşçiler gecikmeden bu saldırıya yanıt verdi; Ekim ayında 16 bin, Kasım ayında 40 bin işçi greve çıktı. IMF, Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası Ekim 1997’de, 37 milyar dolarlık tarihin ikinci büyük “kurtarma paketi”ni önerdi.
Sadece Kasım ayında batan bankaların sayısı 16’ya ulaştı, binlerce insan paralarını alamayacaklarını anlayınca protestolara katılmaya başladı. Endonezya’nın 200’ü dış, 65’i iç borç olmak üzere 265 milyar dolarlık borcu vardı. Önceleri “herşeyin yoluna gireceğinden” şüphe duymayan Suharto, IMF’den 43 milyar dolarlık “kurtarma paketi” istedi. IMF, proje halinde olan 12 büyük devlet yatırımından vazgeçilmesi, denk bütçe için kamu harcamalarının budanması, emeğin esnetilmesi gibi yakından bildiğimiz “kemer sıkma” şartları eşliğinde paketi vermeyi kabul etti. Zaten yoksulluk sınırı altında yaşayan milyonlarca emekçiye “deva” diye dayatılan “acı reçeteyle”, krizden önce yüzde 12 olan işsizler ordusuna hemen 4 milyon kişi daha katıldı. Pirinç gibi temel gıda maddelerine, petrole yüzde 33 zam yapıldı, IMF programı çerçevesinde tarıma yönelik teşvik desteği kaldırıldı, ardından petrole yeni bir zam daha geldi. Hükümetin saldırılarının ardı arkası kesilmiyordu.

Devrime doğru
Zaten irili ufaklı devam eden protestolar, Şubat ayında başlayan öğrencilerin militan eylemleri ile iyiden iyiye kitleselleşmeye başladı. Hükümet önce, “Komiteler”de örgütlenen öğrenci eylemlerinin üniversite içerisinde yasal olduğunu ilan ederek, dışarı ile bağlantısının önünü almaya, tecrit etmeye çalıştı. Hükümet öğrencilerin eylemlerine 1973-74’teki gibi gelip geçici bir vaka olarak bakıyordu. Ama öyle olmadı, tüm Endonezya’daki öfkeyi ateşleyen bir kıvılcım oldu. Öğrencilerin ana talebi temel demokratik hakların sağlanması yani köklü bir reform idi. Ocak 1998’de protestolar daha çok grev şeklini alırken, Şubat ayında (özellikle Java’da) ayaklanmalara dönüştü. Tipik bir devrimci durumun doğum sancılarıydı yaşananlar. Mart ayında öğrencilerin başını çektiği gösteriler, Mayıs ayında kitlesel çatışmalara evrildi. Egemen sınıf artık eskisi gibi yönetemiyor, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemiyordu, ama eksik olan, kitlelere rehberlik edebilecek kapasitede bir devrimci siyasal önderlikti. Bu eksiklik kendisini her an her yerde hissettiriyordu. Kitlelerin öfkesi, devlet ve Amien Rais gibilerinin aracılığı ile etnik Çinlilere yönlendiriliyor, krizin faturası sermayeye değil, “öteki”ne çıkarılmaya çalışılıyordu. Çoğu küçük işletme sahibi olan Çinliler hedef haline dönüştürüldü. 9 Şubat’ta Flores adasının Doğusunda bulunan ve daha çok Çinli azınlığın bulunduğu bir yerleşim merkezinde dükkanlar yağmalanmaya, yakılmaya başlandı.
Benzer olaylar 13 Şubat’ta Jakarta’da yaşandı. Suharto 1967’de “Çinli Sorununun Çözümü” diye dayattığı, Çin asıllılara ayrı kimlik verilmesi, Çincenin yasaklanması, tiyatrolarda Çinli karakterlerin yasaklanması gibi bir dizi baskı yasaları getirmişti. Sömürgecilik döneminden beri ticaretle uğraşan Çinliler, nüfusun yüzde 4’ünü oluşturmalarına karşın servetin yüzde 70’ine sahip olduğu için kolayca etnik/ırkçı saldırıların hedefi haline getirildi. Fakat devletin paramiliter güçlerince yönlendirildiği kısa zamanda açığa çıkan bu ırkçı saldırılarda ölenlerin hemen hemen hepsi yoksul işçilerden oluşuyordu.
Mart ayında yapılan yeni “seçim” sonrasında Suharto yeniden “seçilmişti”. 500’ü atanmış, geri kalan 500’ünün de tamamen kendi onayından geçerek ancak Halkın Danışma Meclisi’ne girebildiği bu seçim aldatmacasına karşı, ne Amien Rais ne de Megawati herhangi bir tepki göstermezken, öğrenciler protestolara başladı. Suharto, reform talep eden öğrencilere 2003 yılına kadar herhangi bir demokratik reformun olamayacağı yanıtını verdi. Mayıs ayı başında öğrencilerin protestoları, çatışmalara dönüşmeye başladı, her yerde toplantı üstüne toplantılar yapılmaya, yağmalamalar, kundaklamalar yaşanmaya başladı.
12 Mayıs’ta 5 binden fazla öğrenci meclise yürümeye karar verdi. O ana kadar suskun kalan Megawati ilk defa göstericilere “sağ duyulu olmalarını” telkin eden bir konuşma yaptı. Amien Rais ise, “şiddete gerek yok” diyordu, ama öfkenin dindirilmesi için artık çok geçti. Barikat kuran askerlerle göstericiler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı.
15 Mayıs’ta Jakarta sokakları adeta bir savaş alanıydı: 5 binden fazla bina, 500 büyük banka şubesi, büyük süpermarketler, dev alış veriş merkezleri tahrip olmuş, talan edilmişti. Olayların büyümesi üzerine Suharto Kahire’deki G-15 Zirvesi’ni yarıda bırakarak Endonezya’ya döndü. Hala işin ciddiyetinin farkında değildi, kabine üyesi olan kızı ve iki yakın ahbabının istifası ile herşeyin yoluna gireceğini düşünüyordu, fakat istifalar sonrasında protestolar daha da yoğunlaşarak büyüdü. Surakarta, Orta Java, Bagar, Batı Java, Medan, Bandug ve Purwokerto’da gösteriler, polisle çatışmalar patlak verdi. 18 Mayıs’ta öğrenciler yeniden meclise yürüyüşe geçtiler.
19 Mayıs’ta 30 bin gösterici meclisi tamamen kuşatarak işgal etti. Bugün, Troçki’nin Rus Devrim Tarihi eserinde anlattığına benzer bir biçimde, ilk defa öğrencilerle sıradan askerler arasında karşılıklı konuşmaların, tartışmaların, yakınlaşmaların, yani asker içerisinde bir tür çözülme anının yaşandığı gündür. Yine de oldukça gerilimli bir ortam vardır, general Wiranto 19 Mayıs akşamı alanda bulunan kitleyi tanklarla kuşatma altına alır. Yeni bir Tiananmen Katliamı beklentisi de vardır. Suharto ise hala idare-i maslahat ile, “en kısa zamanda seçimlerin yenileneceği” vaadinde bulunur. Fakat ayağa kalkan kitlenin bu masala karnı toktur. 13 bakan istifa etmek zorunda kalır.
20 Mayıs Endonezya’nın Ulusal Kurtuluş Yıldönümü’dür. Büyük bir yürüyüş hazırlığı yapılmaktadır.

Suharto devriliyor
21 Mayıs’ta Suharto nihayet istifa etmek zorunda kaldı. Endonezya egemen sınıfı açısından, Suharto’yu korumakta ısrarlı olmak artık tehlikeli olmuştu, kendilerine sadakatle hizmet etmiş olan bir diktatörü kaybetmemek uğruna her şeyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydılar. Amerikan emperyalizmi için de, onyıllardır silahlandırıp besledikleri, her koşulda destekledikleri bir diktatörü desteklemeye devam etmek hem Endonezya’da hem tüm bölgede istikrarsızlığı göze almak anlamına geliyordu.
Kitlenin, kitlesel eylemin gücü 33 yıllık kanlı bir diktatörü devirdi. Diktatör düşmüş, ama iktidar değişmemişti. Yine de kitlelerin sevinci, coşkusu büyüktü, tarihin akışında önemsiz bir nesne oldukları yalanı açığa çıkmış, eylemleri ile dünyayı değiştirebilecek kabiliyete sahip olan bir özne olduklarının, kendi güçlerinin farkına varmışlardı.
Bundan sonra günümüze kadar geçen dönem, bir yandan gücünün bilincine varan kitlelerin çeşitli talepleri için tekrar tekrar hareketlenmelerinin, diğer yandan egemen sınıfın (ve yeni hükümetin) bu talepler karşısında kah ödün verip kah tekrar saldırmalarının ve iktidarı ellerinden kaçırmamak için ödünlerle saldırılar arasında bir denge tutturmaya çalışmalarının öyküsü oldu.
22 Mayıs’ta Suharto’nun 1950’lerden beri yakın ahbabı olan Habibi yönetimi eline aldı. Haziran’a kadar rupi yüzde 20 oranında değer kaybetmiş, merkez bankasındaki rezevler 7 milyar dolara düşmüş, eskiden ekonomideki hızlı büyümenin nedeni olarak övülen devlet-banka-sanayi ilişkisi şimdi sorunun kaynağı haline dönmüştü. Kişi başına yıllık gelir oranı bir yıl içerisinde 1200 dolardan 300 dolara inmişti. SBSI lideri Rekson Silaban’ın yaptığı açıklamaya göre, “150 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor”du. Habibi, bir dizi geri adım atarak, kitlelerin öfkesini dindirebilme kaygısıyla, önce siyasi tutsakları serbest bıraktı, sosyalist, komünist partilerin kurulmasını yasaklayan yasayı kaldırdı (bu yasağın kalkmasından sonra her gün bir parti kurulmaya başlandı) fakat işten çıkarmalara karşı, en temel haklarını savunabilmeleri için işçilerin talep ettiği temel haklar hala kazanılmayı bekliyordu.
Haziran başında binlerce işçi bağımsız sendika kurabilme hakkının yasallaşması talebiyle büyük bir gösteri düzenledi. Habibi, “işverenler, işçilerin greve çıkma gibi demokratik haklarının tanıması, askerlerin de bu hakka karşı saygılı olması gerektiğini” belirterek yasağı kaldırmak zorunda kaldı. Cezaevinden yeni çıkan eski SBSI lideri Muhtar Pakphanan hemen SBSI’ye katılıp işçi haklarının arttırılması için mücadeleye devam çağrısında bulundu. Binlerce işçi iş güvencesi ve ücret arttırımı için greve başladı.
25 Haziran’da Jakarta’da toplanan 1000 SBSI üyesi, Habibi’nin istifasını isteyen bir protesto gerçekleştirdi. 30 Haziran – 4 Temmuz arasında toplam 7 bin işçi daha ücret arttırımı için greve çıktı. Hemen ardından, Reform için İşçi Komitesi kuruldu ve “Taleplerin sadece ekonomik taleplerle sınırlandırımaması, fabrikaların kamulaştırılması” çağrısında bulunuldu, bazı öğrenci liderleri toplantılara konuşmacı olarak davet edildi.
Habibi hükümeti binlerce Doğu Timorlu’nun bağımsızlık talebi ile gerçekleştirdiği gösterilerle sarsılmaya başladı. 12 Haziran’da Endonezyalılar başkent Jakarta’da destek amaçlı büyük bir gösteri düzenleyerek Doğu Timorlulara destek verdi. Polis yeniden göstericilere saldırdı. Habibi ortamı yumuşatmak amacıyla “sınırlı bir otonomi hakkının düşünülebileceğini” duyurdu. Bu öneri sadece varolan öfkeyi daha da arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Eğer Doğu Timor’un bağımsızlığı tanınırsa İrian Java, Aceh ve Doğu Kalimantan’daki bağımsızlık isteyen hareketlerin de aynı taleplerde bulunmasından korkuluyordu. Gücünün farkına varmış olan kitlelere karşı atılan her geri adımın kitleleri daha da ileri itmesinden korkuluyordu.
Habibi kitlelerin gözünde “kuklanın kuklası” olarak görülüyordu. Seçim isteyen kitleler ancak 7 Haziran 1999’da seçimlere katıldı. Habibi seçimlerde aday olmadı. Hem Suharto’nun hem de Habibi’nin yakın arkadaşı olan Milli Dayanışma Partisi lideri Abdurrahman Vahid devlet başkanlığı seçimini kazandı. Kitleler seçim sonuçlarını protesto etmeye devam etti. 21 Ekim 1999’da Megawati’nin seçimleri kazanmasının hileyle engellendiğini söyleyen onbinlerce kişi meclise yürümeye başladı. Polisle yaşanan şiddetli çatışmalar birkaç gün sürdü ve sonunda Megawati devlet başkanlığı yardımcılığına getirildi.
Megawati gibi burjuva liberaller Doğu Timor’un bağımsızlığına kesinlikle karşı çıkıyor, “vatanın bölünmez bütünlüğünü” savunuyordu. Buna rağmen, hükümet sonunda Doğu Timor için “Otonomi mi bağımsızlık mı?” referandumu yapılmasını kabul etti. 30 Ağustos 1999’da gerçekleştirilen referanduma bütün baskılara rağmen Doğu Timorluların yüzde 98,5’i katıldı. Tanıkların aktardığı bilgilere göre kimi yerlerde kurşun yağmuru altında yapılan referanduma katılanların yüzde 78.6’sı bağımsızlık için oy kullandı.
Endonezya sermayesi ile iç içe geçmiş olan ordunun Doğu Timor’daki payı azımsanamayacak kadar büyüktü. Görev yaptıkları dönemde, zengin şeker kamışı, kahve, kereste ve mermer sektörleri başta olmak üzere birçok sektör generallerin elindeydi. Dolayısıyla ordu bağımsızlığa kesinlikle karşı çıkıyordu. Referandumun yapıldığı gün, silahlı kuvvetlere bağlı kontrgerilla birlikleri terör kampanyasına başladı. Başkent Dili’nin sokakları kan ve barut kokusundan geçilmiyordu. Canlarını kurtarmak için 200 bin kişi dağlara kaçmaya başladı, ilk hafta içerisinde 2 bin kişi öldürüldü. Avustralya öncülüğündeki Birleşmiş Milletler askeri birlikleri adaya ulaştı. Uluslararası Kızıl Haç Örgütü’nün verdiği rakamlara göre, 850 bin kişilik ada nüfusunun 800 bini ya dağlara kaçarak, ya Batı Timor’a sığınarak yerlerinden yurtlarından oldu, ölenlerin sayısı hala tam olarak bilinmiyor.
Bunun üzerine, sanki yaşananlarla hiçbir ilgisi yokmuş gibi, Endonezya hükümeti adada olağanüstü hal ilan etti. Orduya bağlı kontrgerilla birliklerinin katliamları, bağımsızlık isteyen Aceh, İrian Java ve Batı Papua halklarına gözdağı vermeyi amaçlıyordu. Eğer böyle bir talepte bulunacaklarsa, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğunu görmeleri gerekiyordu.
Eylül 1999’un son haftasında Suharto döneminde ordunun tavsiyesiyle hazırlanmış olan “Devlet Güvenlik Yasası” mecliste kabul edildi. Bu yasa Silahlı Kuvvetlere, gerektiğinde olağanüstü hal, sıkıyönetim ilan etme gibi haklar veriyordu. Başını öğrencilerin çektiği protestolar hızla büyüdü ve hükümet yasayı rafa kaldırmak zorunda kaldı.
Bugün Endonezya işçi sınıfı, mücadelede daha atak ve daha cüretkar; devrim her zaman olduğu gibi kitleleri daha da bilinçlendirmiş, gücünün farkına varan işçi sınıfı, bugün eylem üstüne eylem, grev üstüne grev düzenleyerek mücadelesine devam ediyor.

Endonezya’nın öğrettikleri
Troçki‘nin vurguladığı gibi, devrim anında işçi sınıfının bağımsız, kitlesel, devrimci örgütü olmazsa, kitlelerin enerjisi pistonlu bir silindir içinde sıkışmayan buhar misali uçup gider. Bununla birlikte, hareket silindir ya da pistondan değil, buhardan oluşur. Devrim kitlelerin eseridir ve işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. Devrimci bir durum anında, kitlelere önderlik edebilecek, piston görevi görecek devrimci bir parti, devrimin sosyalist bir devrimle taçlandırılması için olmazsa olmaz koşuldur. Devrimci parti, devrimci duruma kadar büyük bir kitle partisi olmasa da, işçi sınıfının ileri unsurlarını kendi örgütlenmesine dahil etmek ya da hiç değilse bu kesimler üzerinde politik bir etkiye sahip olmak zorundadır. Bunun için devrimci partinin inşaası, öncelikli görevdir.
Endonezya Devriminin, sosyalist bir devrimle sonuçlanamamış olmasının ana nedeni, Endonezyalı devrimcilerin basiretsizliği veya beceriksizliği değil, devrimci partinin eksikliği idi. Evet, devrim sosyalizmle sonuçlanmadı, ama Suharto’yu deviren kitleler en kanlı, tepeden tırnağa en silahlı rejimlerin bile kitlelerin gücü karşısında ayakta kalamayacağını bir kez daha kanıtladı. Ve egemen sınıf artık eskisi gibi davranamıyor, ekonomik kriz karşısında uygulamak istediği siyasetleri tartarken kitlelerin kanıtlanmış gücünü de hesaba katıyor. Dahası, devrime katılan kalabalıklar arasında örgütlenmenin gerekliliği, örgüt biçimleri, taktikler ve stratejiler hakkında tartışmalar sürüp gidiyor.

14/08/2000

 

Kaynakça

“A Revolution Begun”, Kerry Morgan, Socialism Today, Sayı 30, Temmuz-Ağustos 1998.
“Between Force and Freedom”, John Rees, Socialist Review, Sayı 234 , Ekim 1999.
“Devrimin İkinci Perdesi”, Roni Margulies, Sosyalist İşçi, Sayı 121, 29 Eylül 1999.
“Endonezya: Ayaklanma Sürüyor”, Roni Margulies, Sosyalist İşçi, Sayı 122, 17 Ekim 1999.
“Endonezya: Devrimin Ayak İzleri”, Roni Margulies, Sosyalist İşçi, Sayı 104, 16 Aralık 1998.
“Endonezya: Devrim Sürüyor”, Roni Margulies, Sosyalist İşçi, Sayı 105, 5 Ocak 1999.
East Timor: 25 Years of Blood on Australia’s Hands, Tony Sullivan ve Tom O’Lincoln, 1999.
East Timor: A Western Made Tragedy, Mark Aaros ve Robert Domm, Sydney, Left Book Club, 1992.
“History of PKI”, Paul True, The Militant, Australia, 1991.
“Indonesian Elections”, Kerry Morgan, Socialism Today, Sayı 40, Temmuz-Ağustos 1999.
“Indonesia, the inferno of revolution”, Clare Fermont, International Socialism, Sayı 81, Sonbahar 1998.
“Indonesia, the revolution’s next step”, John Rees, Socialist Review, Sayı 223, Ekim 1998.
“Next Step for The Revolution”, Clare Fermont, Socialist Review, Sayı 234, Ekim 1999.
“Report from Indonesia”, Chris Bambery, International Socialism, Sayı 81, Sonbahar 1998.
“Revolution and Counter Revolution”, Tony Cliff, International Socialism, Sayı 81, Sonbahar 1998.
“Terror in Timor”, Kerry Morgan, Socialism Today, Sayı 42, Ekim 1999.