EKONOMİNİN GÜÇ MÜCADELELERININ ÇATIŞMA SAHASINA DÖNÜŞMESI

Güç Mücadelesinin Ekonomiye Sirayeti

Eğer toplum merkezli ekonomik işleyiş başarılı olursa yeryüzünün gördüğü farklı bir uygarlık süreci başlayacaktır. Çünkü uygarlık sürecinin başlayışından günümüze değin bütün uygarlıksal süreçler toplumlar, sınıflar, güçler arası çatışmalara sahne olmuştur.
Kriz durumunun aşılmasını herhangi bir tekliği öne çıkararak ya da esas alarak çözmek mümkün değildir. Çünkü öne çıkan birim güç mekanizmaları oluşturarak aygıtların işleyişini kendi çıkarına yontmuştur. Oluşan değerleri tüm farklılıkları içselleştirecek düzeyde paylaştıramamış, tatmin edememiştir. Haliyle böylesi her durum kendi karşıtını doğuruyor.
Toplum kavramı aslında tek başına irade olacak bir mekanizma değildir. İçindeki dinamiklerle şekillenir. Esas olan mevcut dinamiklerin birbirlerini anlayacak, kavrayacak ve güç birliği sağlayacak mekanizmalar yaratmalarıdır. Bu toplumu oluşturan bütün gözenekleri kapsadığında yıkıcı çatışma olgusunu ortadan kaldıracağı gibi toplumsal yönelimi de şekillendirecektir.
Ekonomiye biçilen rol yukarıdaki paragrafın realize olmasını mümkün kılabilir.
Bilinmeli ki ilk çelişki buradan başlamıştı. Yani topluluk halinde yaşayan insan guruplarının ihtiyaçlarının üzerinde üretim düzeyine ulaşmaları, aynı zamanda bir paylaşım ve çatışma sürecini başlatmıştır. Bundan dolayı ekonomik faaliyet güç mücadelelerinin sahnesi olmuştur. Yani doğal toplum şartlarında ekonomi/aborinin asıl fonksiyonu/erki olan üretim, paylaşım, tüketim, korunma, gelişim süreci ve bu eksende yaşamını sürdürme mekanizması, üretimden kopuk güçlerin müdahalesi ile farklı bir sürece girmiştir. Baskı ve zor yoluyla üretime el koyma dönemsel anlardan süreklilik arz eden bir biçime dönüşmüştür. Zor aracı olarak askeri güçler, yürütme ve tertip noktasında bürokratik yapı, araç ve donanımları kullanımda mühendislik ve ustalık birimleri, mantık ve nedensellik oluşturmada din, düşün ve felsefi aygıtlar bir biçimde etkili olmuşlardır. Aşiret, kölelik, imparatorluk, merkezi devlet süreçleri hep bunların versiyonlarıyla farklılaşarak gelmiştir. Sınıflar, toplumlar, uluslararası mücadelelerde her kategori ekonomik kaynaklara el koyarak güç oluşturmuştur. Üstelik öylesine şiddetli olmuştur ki, insanlık kendi soyunu katletmeye yönelmiştir.
Uzaydan biri gözüyle bakıldığında bunun anlaşılır bir yanı yoktur. Daha da ötesi bu yönüyle hayvanlar insanlık merkezli uygarlıktan belki daha ileridir. Her tür kendi biyolojik ve fizik özellikleri doğrultusunda ihtiyaçları ölçüsünde aktiftir. Çıplak doğa içinde yaşamını sürdürmektedir. Av olan da avcı olan da bir dengededir. Bunu alt üst eden bozan, hem kendisi açısından hem de diğer canlılar açısından, yalnızca insandır.
Doğanın Kapasitesi ve Refah Paylaşımı
Sorunlar daha da derinleşecektir. Amerika’nın refah ihtiyaçlarını karşılamak için 5 dünya daha gerekiyor. Hâlbuki şu anki kaynaklar eşit dağılsa yeryüzü 17 milyar insanı barındırabilecek düzeydedir. Yeni teknolojik gelişmeler göz önüne alındığında 50 milyarı hem de iyi standartlarda yaşatacak bir dünya mümkün.
Ama ABD/Batı/ sınıflı toplum/ güç aygıtı ve anlayışının hâkim olduğu ya da bütün insanlığa sirayet ettiği bir mecrada hem bu dünyanın kaynakları kurutulacak, hem de başka gezegenler fethedilecek. Oysa bu sistem obezite üretiyor. Üstelik insanlar eskisiyle yani kölelik, feodal dönemler gibi tarihsel süreçlerle kıyaslanmayacak kadar çok çalışıyor. Buna rağmen insan vücudu gereğinden fazla aç, gereğinden fazla hırslı, gereğinden fazla saldırgan.
Beyinler çok yönlü düşünemiyor, değerler sistemi tükenmiş, kazanç erdem, kazanan kahraman sayılıyor. Kazanç biçimi ise hiç önemli değil. Her türlü şiddet; saldırı, işgal, haksız rekabet, kumar, kaçakçılık, tüketim, eğlence erdeme dönüşmüş.
Oysa güç merkezi felsefede, bilimde, düşünsel yönetimlerde kalsaydı, yani şu anda olduğu gibi para sahibi insanların, devletlerin veya kuruluşların sahip olduğu güç yerine bilimle, felsefeyle, sanatla uğraşanlar etki sahibi olsalardı doğanın işleyişi, uygarlığın döngüsü farklı olabilirdi. Buna itiraz edilebilir, güç sahibi olmaları halinde bilim insanlarının bazı buluşlarının çok tehlikeli olmasına dair kurgular geliştirebilir. Hatta bunu araçlarla, teknikle pratikleştirerek uygarlığı yok edebilir. Ama bilelim ki bugün parasıyla bilime hükmeden, üstelik bilim, felsefe, estetik, ahlak yoksunu ve sadece güce tapanlar sisteme hakim. Yani bunlar eliyle kullanılan bilim daha riskli. Bir nevi bin bir emekle düşünsel eylem yapan, bunları teknoloji yoluyla vücuda getiren insanlar bütün aygıtlarını bilimden uzak ve sadece çıkarları için kullananlara teslim etmiş. Daha kötüsü bu insanlar bilim insanlarının neyi araştıracaklarına karar veriyorlar. Bunu da ekonomi yoluyla elde edecekleri kazanç, siyaset yoluyla sağlayacakları iktidar ihtiyacına göre belirliyorlar.
Oysa felsefe, bilim, sanat, ahlak ehli insanların hakim olduğu bir mekanizmada, bunların araştırmalarını, önermelerini, tezlerini tartıştığı bir ortamda ahlaki, felsefi ve estetik olarak birçok düşünsel önermeyi sunduğu bir zeminde vücut bulacak tekniğin kullanımı ve çeşitliliği çok çok daha ileri, yararlı ve etkili olacaktır. En azından tekelci, markacı mekanizmaları yıkacak. Düşünde, teknikte, estetikte, insan ilişkilerinde çoğulculuk söz konusu olacak. Üstelik kendini koruyacak mekanizmalar yine istişare ile ortaya çıkacak.
Geleceğe ilişkin spekülatif bir konuda bu kadar kendinden emin bir iddiada bulunmanın ana nedeni bugünkü iktidar ve güç sahiplerinin niteliğidir. Çünkü tarihin hiçbir döneminde uyuşturucu, mafya, silah ve insan ticaretine bulaşmış biri bu denli iktidar sahibi olmamıştır, olamaz. Böylesi bir kişilik hiçbir zaman bu kadar politikaya, kültüre, sanata, bilime hükmedemez.
Bireyler bazında olan bu zihniyetin yansıması kendini devlet mekanizmasında da vücuda getiriyor. Bir örnek; soğuk savaş döneminde ABD-Rusya arasındaki uzay ve silah yarışında muazzam teknolojik gelişme oldu. Çünkü bu iki ülke güç yarışına girmişlerdi. Bu mücadeleleri ekonomik refahlarına bir katkıdan ziyade ilk anda mali bir yüktü. Uzaya çıkmak, aya gitmek, üsler kurmak ve dünyaya hükmetmek, karşı rejimi yıkmak vb. reflekslerle hareket ediliyordu. Bundan dolayıdır ki nükleer alanda, füze üretiminde silah ana üretim aygıtıydı. Hala da teknolojinin en önemli refleksi ne silah sanayi öncülük etmektedir. Yani şu anki medya, iletişim, ulaşım hızı yönlü çalışmaların arka planında askeri gerekçeler yatıyor. En hızlı nereye nasıl müdahale edilebilir. Bütün dünyaya nasıl hakim olunur. İnsanlık nasıl gözetlenir ve hangi baskı ve hukuk aygıtlarıyla denetim altında tutulabilir.
Haliyle elimizdeki cep telefonundan, kullandığımız bilgisayara, uzay çalışmalarından, biyolojik araştırmalara, kullanılan araçlardan bütün uçak çeşitlerine dek teknolojik çalışmalar askeri eksenli çalışmaların artıklarıdır.
Ama merkezde insanın evreni keşfetme merakı olsaydı, yararlılık ilkesi esas alınsaydı, yapılacak çalışmaların ürünlerinin insanlık kar, iktidar çıkar yerine insan ihtiyacı için kullanımı esas alınsaydı, yatırım kararları da yatırım bütçeleri de değişecekti. Eğer bu eksende yatırımlar devam etseydi örneğin uzay çalışmaları şu an Mars’a insan gönderilmesiyle sonuçlandırılmıştı. Bunu NASA yetkilileri söylüyor. Çünkü NASA’ya ayrılan ödenekler ilk dönemlerde daha yüksek miktardaydı. Yetkileri de genişti. Nerdeyse bütün bilimsel araştırmaların ürünlerinin merkezileştirildiği, birleştirildiği kullanıldığı bir yerdi. Her şey adeta NASA’nın uzay çalışmaları için seferber edilmişti. İşte bu anlayış devam etseydi bugün NASA’nın öncülük ettiği çalışmalar sayesinde Mars’a çoktan gidilmişti.
Ancak NASA’nın kuruluş anlayışındaki sorun daha sonra bu kuruluşu kısırlaştırdı. Amaç Rusya’yı uzay çalışmalarında yenmekti. Hem uzaya, hem güçlü silahlara hakim olmak ve komünist rejime üstün gelmekti. Yani hedef yine dünyadaki iktidar, güç ilişkilerine endeksli bir biçimde tezahür etmiştir. Nihayetinde Sovyet’in çöküşünden sonra uzay ve nükleer alandaki yatırımlara gerek duyulmamıştır. Bundan dolayı da ödenekler kesilmiş, NASA’ya yatırımlar azalmıştır. Üstelik NASA’nın çalışma biçimi de değiştirilmiştir. Özel sektörün müdahale alanına dönüşmüş. Bilim insanları için cazip bir kuruluş olmaktan çıkmıştır. Birçok uzay bilimcisi özel sektöre ait üniversitelere giderek çalışmışlar. Böylece merkez dağıldığı gibi üniversitelerde de bilimsel çalışmalar evrensel değerler yerine iş adamına kar maksimizasyonu sağlayacak araç teminine göre şekillenmiştir. Yani üniversitelere yapılan yatırımlar ve inşa karakteri Chomsky’nin deyimiyle düşünsel alandan firmalara enformasyon hizmetine dönüşmüştür.
Kurumcu İktisat ya da Gücün Ekonomiye Tahakkümünün Hukuku
Sermaye sahibi insanların aslında bilim gelişim refah gibi bir dertleri yoktur. Bu yönlü yaptıkları tüm eylemler, kurdukları vakıflar, üniversiteler, Ar-Ge birimleri, enstitüler vb. mekanizmalardan murat edilen güç sağlayacak bir buluşun elde edilmesidir.
Bu gücün elde tutulması, başkaları tarafından kullanılmaması içinde bir sürü askeri, hukuksal, siyasal mekanizmalar kurulmuştur. Patent yasalarına bakınız. Bilimsel buluşların mülkiyetinin elde tutulmasından başka bir şey değildir. Yani elde edilen bir icadın insanların hizmetine sunulması gibi bir amaç olsa halka açılır. Ama bunun üzerinden bir firma kurulur. Mal sınırlı olarak üretilir yüksek fiyatlarla satılır, büyük kar payı elde edilir. Buna paralel olarak borsada değeri yükselir, bankalar kredi musluklarını sınırsız biçimde açar. Ürün üretimi fetişleşmekte ve üretimin sahipleri bir anda zenginlik basamaklarından hızla zirveye doğru yükselmektedirler. Bir ürünün fetişleşmesi bir araç olmaktan çıkarılması, az üretilmesi, içeriğini ve niteliğini aşacak düzeyde bir değer ve statü yüklenmesi, haliyle parasal değerinin üretim maliyetinin çok çok ötesinde bir fiyatla pazara sunulması normal bir durum değil aslında. Örneğin telefonun esas amacı sesli iletişim sağlamaktır. Zamanla bu araca başka fonksiyonlar yüklendi, görsellik, bilgi temini, estetik gibi ögeler katıldı. Yani başka teknolojik buluşlarla birleştirilerek daha fonksiyonel oldu. Bütün bunlar güzel ama bunların hiçbiri üretiminin sınırlı olmasını gerektirmez, fiyatının üretim maliyetinin çok çok üstünde olmasını da gerektirmez. Çünkü hem telefona işlevinin dışında bir statü verilmesi, hem kıt üretilmesi, hem de yüksek fiyatla satılması bir prestij sağlıyor, tapılacak düzeyde manevi bir değer yaratıyor, parasal olarak da lüks bir yatırım aracına dönüşüyor. Oysa realite de telefon üreten firma dünyanın en zengini oluyor. Bununla yetinmiyor, politikaya müdahale ediyor, iktidar ve güç alanlarına müdahale ediyor. Yine bununla da sınırlı kalmıyor, bir imaj, bir inanç, bir yaşam tarzı yaratıyor. Bir bireyden milyarların oluşturduğu insanlar topluluğuna nüfuz eden bir kişiliğe müdahale süreci gelişiyor. İlişkiler, eğilimler, imajlar, modeller, modüller, estetik değerler, yaşam anlayışı bu nüfuzun sinmiş halinin sonucu oluyor.
Oysa bu mekanizma işlemeseydi bildik hiçbir marka bu kadar uluslararası güç seviyesine ulaşamazdı. Ya da bu mekanizmanın yerine elde edilen bir buluş insanların ortak katılımıyla üretime açılsaydı, muhtemelen kurumsal işleyişi, üretim karakteri, paylaşım çalışma şartları bambaşka olurdu.
Buna karşılık güç sahipleri tedbirlidirler. Çalışmaları kendi içinde rekabet, çatışma, yarış biçiminde olsa da sistem döngüsü içinde koruyucu, tamamlayıcı, haliyle kolektiftir. Bundan dolayıdır ki sistemin içine basamak atan bir kişi teknoloji, işletmecilik, kredi sistemi, insan kaynağı açısından nasıl desteklenirse sorumluluklarda üstlenir. Yaptıklarıyla iş dünyasının seçkinleri, politik güçlerin taraftarı, hayır kurumlarının destekleyeni, düşün dünyasının dâhileri olarak lanse edilirler. Adeta birer yıldız birer fenomen olarak gösterilirler. Bu aynı zamanda oluşan bir kültür formasyonudur. Kanunlardaki gibi yazılı, zorlayıcı değildir. Ama pratikte kanunlardan daha güçlü bir yaptırıma sahiptir.
Microsoft-Bill Gates olayı Apple-Steve Jobs örneklemeleri çok önemli sembollerdirler. Dipten zirveye uçuş bir bireysel başarı, ya da ekonomik beceri olayı değildir. Sistemin kurumsal olarak şekillenmesi ve tamamlayıcı öğeleridirler.
Bunlar bilimsel çalışmalarla başladılar. Ama yaptıklarını burada bırakmadılar ticarete de tahvil ettiler. Kredi olanakları, başka firmalarla ortaklıklar yoluyla ekonomi cephesinde yürüyüşe geçtiler. Zengin oldular. Bilim insanı misyonu yerine sermayedar olup güç merkezlerini ele geçirdiler. Ancak şimdi tekelci pozisyonları itibariyle başka rakiplerin gelişmesini istemiyorlar. Bundan dolayı avukatlar ordusuna sahipler. Patentlerini kaptırmıyorlar. Başka buluşlar varsa hemen alıp bünyelerine katıyorlar. Onların dışındaki gelişmelerin önünü kesmek için yasal, politik ve askeri engeller çıkarıyorlar. Amerikan senatosundaki parlamenterlerin bunlardan bağımsız hareket ettiklerini söylemek safdilliktir.
Yine bu alanlarda çalışan mühendisleri, bilim insanlarını kendi bünyelerine alarak başka arayışlarının, alternatif buluşlarının önüne set çekiyorlar.
Bir başka adım ise farklı ortaklıklar, işletme anlayışları yoluyla güç birimlerinin oluşmasına müsaade etmiyorlar. Bunun için bazen piyasa, borsa ve rekabet yöntemlerini devreye sokarlar. Bazen banka, devlet, bürokrasi ve politika güçlerine baskı yaparak oluşabilecek yeni güçlerin önünü kesiyorlar. Kredi sistemleri, kanunlar ve uygulamalar bu yönde revize edilir.
Velhasıl güç merkezi olabilmek için teknolojiye, ekonomiye üretim ve tüketim karakterine, kültür ve psikolojik alanlara dek ulaşabilecekleri her noktaya müdahale ediyorlar.
Elbet yalnız değiller. Otomotiv sanayi, petrol, silah, bankacılık sektörleri de başat güç merkezleridirler.
Bütün bu odakların oluşturdukları lobiler, kamuoyu çalışmaları, sivil toplum güçleri, mühendislik müdahaleleri vb. mekanizmalar sayesinde politik alan ve devlet yapısına bire bir müdahale ediliyor. Hele hele ABD’de seçilecek başkanlar adeta sektörler arası güç mücadelesi ile belirleniyor. Parlamenterler nerdeyse şirketlerin temsilcileri gibi. Yasalar ve uygulamalar işte bu çerçevede hayat buluyor.
Teorinin Asaletini Yitirmesi ya da Güce Boyun Eğmesi
Bir ikna yöntemi olarak ya da yapılanlara meşruiyet kazandıracak teori, mantık, düşünsel işleyiş mekanizması ve felsefe alanı da ihmal edilmiyor tabii ki. Nihayetinde Kurumcu iktisat da bunun teorisini yapıyor. Haklılığını güya bilimsel yöntemlerle ispatlıyor. Kantiyan Felsefeye dayanarak yeni Kurgular oluşturan düşünsel süreçler nihayetinde bu alanın öncü teorisyenlerinden Douglas North’un 90’ların Nobel ekonomi ödülünü almasıyla zirve yapıyor. En son Daron Acemoğlu ve James A Robinson çalışmalarıyla kurumcu iktisadı övmektedirler. Amerikan liberalizminin, yasal, geleneksel, kültürel, politik ve güvenlik şartları çerçevesinde düşünün insanların bu ülkeyi tercih ettiklerini, sermayedarların rahat hareket ettiklerini örneğin Bill Gates vb. bu sayede ancak buluş yaptıklarını, zengin olduklarını öne sürüyorlar.
Gerçi Bill Gates bunu reddetti. Çünkü o Carlos Slim ile yeni bir projenin çalışmasını yapmakta. Slim ise bilimsel alanda hiç bir özelliği olmayan, Meksika gibi devletlerin şartlarında zorlayıcı her şartı kullanarak, inşaattan telekomünikasyona özelleştirilen devlet işletmelerini almaya kadar birçok alanda imtiyaz edinmiş ve bir anda dünyanın zenginlerinden biri olmuş bir kişidir.
Meksika’nın tanımlanan kurumsal iktisat teorisine uymadığı belli. Yani daha yazılırken tökezlemiş bir anlayış. Çünkü bu anlayış, Hindistan’da üst kastların nasıl bir anda zengin olduklarını, Rusya’da oligarkların, bürokratik, mafyatik zor kullanma yöntemlerini açıklamakta zorlanıyor. Hatta otoriteryan ve insan haklarına, özgürlüklere değer vermeyen Çin’in hızlı gelişimini tanımlamaktan uzak kalıyor. Arap şeyhlerinin petrol rant gelirlerini doğru tanımlamakta zorlanıyorlar. Daha doğrusu sadece bir ABD övgüsünden öteye gitmiyor.
Ama bütün bu olaylar teorinin sefaletini ortaya çıkarıyor. Ya da, belki de daha doğru tanımlamayla çıkarlara uygun teorize etmenin sefaleti var ortada.
Evet biliyorum kendileri bunu bilimsel ispatlarla ortaya koyduklarını söyleyeceklerdir. Matematik ve istatistiğin aşırı kullanımı da bu bilimsel olma sevdasından kaynaklanıyor. Gerçekten de Daron Acemoğlu’nun matematikteki kabiliyeti çok değerlidir. Kalkınma ile ilgili 900 sayfa civarında bir kitabı var ve tamamen matematiksel ispatlarla doludur.
Ama biliyoruz ki insanları bir şeylere ikna etmek için birtakım ispatlar yapmak gerekir. İnsanlar doğaya karşı çok çaresizdi. Yaşamına güç verdiğine inandığı ilk doğal varlığa inanmaya başladı. Ona tanrısallık atfetti. Karşıtı da geçerli. Korku, tehdit yaratan doğa olayları da onun ruhsal ve inançsal yaşamını etkiledi. Belki bundan esinlenilerek iyi ve kötünün kavgası yüceltildi. Ama sırayla, bitkiler, sonra hayvanlara karşı mücadele edebilmek, onları ele geçirebilmek, ardından tarım yoluyla doğaya müdahele etmek yeni bir öğretiye yol açtı. Artık özne insandır. Tarihte kahramanların güçleri ve tanrılara kafa tutan yiğitliklerinin destanlaştırılarak anlatımlarıyla başladı bu. Bir birey avcılıkta iyiydi, düşmanlarına karşı da güçlü savaşıyordu ya da kendi çıkarı için etrafındakilere korku yayıyordu. Ama gücü sadece olanla sınırlı kalmamalıydı. Abartıldı. Yüceltildi. Tanrılaştırıldı. Destanlar bir anlatım tekniğiydi, bir estetize edilmiş semboller bütünüydü adeta.
Ancak toplumsal örgütlenme bireyin gücünü sınırlandırdı. Birkaç kişi zayıf da olsa bir yolunu bulup yiğit-tanrı diye tanımlanan bir kişi yok edebiliyorlardı. Hele oyunlar, taktikler ve manevralarla yeni bir biçim ortaya çıktı. Fiziki hedefin yanına düşünsel beceri eklendi. Bunun uygulanma alanı da toplum idi. Artık bir bireyin tek başına toplumla baş edemeyeceği görüldü. Kişisel kahramanlıklar düşünsel taktikleri kullananların elinde birer asker seviyesine düştü.
Düşünsel güç merkezli eylem eliyle yaratılan organizasyonlar, taktikler ve işleyen mekanizmalar yüceltilmeye başladılar. Böylesi bir beceri ancak tanrıdan atfedilebilirdi. Mekanizmalar, işleyişler arası bağlantıları kuramayan toplumsal birimler tabii olmaktan başka bir yol bulamadılar.
Hele hele mekanizmalara yön veren güç merkezlerinin bazen hoşgörü, bazen şiddet içeren yaklaşımları, üretim fazlalıklarını gasp etmeleri, bir sınıf olarak ayrışmaları onları bambaşka bir zeminde oturttu. Egemenlik ve onun kategorileri ortaya çıktı. Güçlerinin sembolleri türemeye başladı. Pramitler, zigurattlar inşa edildi. Olağanüstü diye tabir edilecek bu sürecin sahipleri olsa olsa ancak tanrı olurlardı. Çünkü insanlar üzerinde mutlak bir egemenlik kurmuşlardı. Yemelerinden, yaşam biçimlerine, düşünüşlerinden ruhsal şekillenişlerine yani en özgün alanlarına müdahale ediliyordu.
Bu sembollerinde şifreleri kırıldı. Çünkü pozisyonu, gücü ne olursa olsun, kaynağını nereden alırsa alsın bir zayıflık vardı. Ölümlüydüler. Yani gözle görülen, her şeyin hükümranı diye sembolize edilen insanlar, piramitleri, zigurratları yapanlar, koca koca orduları yönetenler, binlerce insanın işgücünün toplamını koordine edip güce dönüştürenler, ne olursa olsun sonuçta ölümlüydüler. Hele hele cereyan eden isyanlar karşısında tarumar oldukları durumları da gözetince itibarları yerle bir oldu. Artık bu minvalde tanımlanan bir tanrısallık ve sembolleri güven vermedi.
O, bütün güçlerin mutlak sahibi, insandan bağımsız, insandan uzak ve tanımsız, ezel ve ebed olmalıydı. Olsa olsa insanlara varlığını hissettirmesi için temsilcileri ancak olabilirdi. Ve nihayet ayetlere dökülen ikna sözleri devreye girdi. Bunun üzerinden büyük iktidarlar, güçler devletler mekanizmalar oluştu. Ama yorumlayanlar, çıkarlarına yontanlar, güç devşirenlere karşı bir isyan bayrağı ortaya çıktı. Modernizm, teknoloji, felsefe ve analitik düşünce ile realize etme eğilimi, yani teoriler süreci başladı.
Hele hele herşeyin matematiksel formüllere dökülmesi var ki, adeta modern çağın ana sembolü oldu. Ne anlatılırsa anlatılsın, eğer rakamlara, formüllere dökülüyorsa mutlak doğru olarak algılandı. Onun dışındaki tüm anlatım teknikleri göreceli/relativ olarak algılandı. Kabulü kuşkulu sayıldı. Hele hele edebi ve estetik ifadeler tamamen fantastik dünyaya atfedildi. Bütün bunlar bağlamında dile gelen etik, moral, değerler, düşünsel önermeler, felsefi tanımlamalar dışlandı.
Oysa rakamlar dünyası insandan ziyade fizik ve teknik alanlara hitap eder. İnsanı var eden değerler sistemidir ki matematiksel ifadesi mümkün değildir.
Ama insanları rakamsal dünyaya mahkum etmenin avantajı vardı. Toplumsal mühendislik yoluyla müdahalenin fırsatı doğuyordu. Madde ve maddeye hakimiyet esas olur ve insan da ona mahkum edilirse ya da o eksende yönlendirilirse somut ve ispatlanabilir, mutlak anlamda tanımlanabilir sonuçlar elde etmek mümkündü.
Bu olayın başlangıcı insanın işgücü olarak tanımlanması biçimidir. Çalışma saatlerinin belirlenmesi, bunun ücretle tanımlanması, yani ücretli sistem insanı araçsallaştırmıştır. Şimdi bunun en büyük rakibi, tehdidi ise robotlardır. Artık robotların daha iyi çalıştığı yerlerde insanlar işten çıkarılıyor.
İktisadın rakamlara indirgenmesi, insanın da bunun bir parçası olması tam da böylesi bir durumda sistematize olmuştur.
Bütün bu süreçlerin gerçekleşmesi ekonomi yoluyla gerçekleşmiştir. Çünkü insan ve maddenin bir araya gelmesi yani ürün elde etme amacıyla maddenin kullanım, dönüşüm ve tüketimi ancak ekonomik faaliyet yoluyla mümkündür.
Daha da somutlanırsa modern iktisadın oluşumuna yol açan en önemli süreç Amerika, Afrika, Asya, Avusturalya gibi yeni kara parçalarının ele geçirilmesidir. Keşfedilen topraklardan sağlanan maddeler yani elde edilen büyük miktarda mal ve hizmet aynı zamanda güç birikmesine de yol açtı. Bu gücü elde tutmak ve kullanmak çok da kolay olmadı.
Elinde tutmayı başaranlar egemen pozisyonları bir bir ele geçiriyor. Hatta eski egemenlik sistemlerini de eliminize ediyordu. Hele hele endüstriyel gelişmeler ve yoğun üretimle birlikte yepyeni bir mekanizma doğdu. Hammadeler, makinalar, fabrikalar, işçiler ve tüketiciler gibi kategoriler oluştu. Bu mekanizmanın işleyebilmesi yönetsel bir organizasyon gücü gerektiriyordu. Yine bu işleyişten kaynaklı büyük bir mal ve para birikimi meydana geldi. Bunu elde etmek ve elde tutmak da basit değildi. Eski yöntemlerle yürümesi mümkün değildi. Uzun bir geçmişe sahip olan insanlar arasındaki bölünme Sermaye ve işçiler arasındaki farklılaşma ve onu tamamlayan devlet yapısıyla bir kez daha ve yeniden ortaya çıktı.
Böylesi bir süreci anlama ve tanımlama yoluna gitmeye başladı düşünürler, kavramlar ve rakamlara başvurdular. Tanrı devlet birey üçgeninde toplumu yeniden şekillendirmenin arayışına girdiler.
Nihayetinde güç aygıtı bu mekanizma içinde oturtuldu. Sermaye ise güce yön veren eldeki en temel araç olarak meşruiyet kazandı. Tabii bunu sadece düşün insanları yapmadı. Güç mücadelelerinin aktörleri çoktu ve düşün aktörleri de bunun bir parçasıydı.
Sermayenin mutlak güç olduğu bir yerde madde ve işgücü ya da ürün ve üretici ilişkisi eskisine nazarla daha sistematik kullanılarak ekonomi canlandırıldı. İnsanlığın tüm yaşamının öznesi oldu. Çünkü daha önce ihtiyaçlarının karşılanması olan ekonomi yaşamın her alanına mutlak değildi.
İnsanlar günlük, mevsimlik, yıllık ihtiyaçlarını karşılayacak bir bilinçle çalışır o düzeyde üretim yaparlardı. Haliyle sürekli çalışma, yoğun üretim ve fazla ürün olgusu söz konusu değildi. Aynı zamanda ekonomik etkinlik kültürel etkinliklerle destekleniyor, toplumsal paylaşım, ahlak, ve dayanışma gibi eylemlerin bir parçası, tamamlayıcısıydı.
Ama ekonomideki birikimin yoğunlaşması, çalışmanın süreklileştirilmesi, ihtiyaç fazlası ürünün elde edilmesi, bu sürecin koordinesi, yeni işçilerin bu sürece uymasının zor veya ikna araçlarıyla razı edilmesi bunun karşılığında ücretli sistemin geliştirilmesi, tüketici piyasasında bu kazançlarının yine sermayeye dönmesi, bunun yanı sıra yeni tekniklerin geliştirilmesi vb. olgular artık birer matematiksel meseleye dönüştü. Bu yönüyle matematiğin kullanımı kabul edilebilir. Üstelik de gereklidir.
Ama sistemin anlatımı ve tanımlanması, diğer sistemlerle karşılaştırılması, ya da yeni sistem önermeleri ancak kavramlarla mümkündür. Matematiksel anlatım ancak yardımcı olabilir. Onun dışındaki zorlamalar metafizik bir tanımlamaya götürür. Ki felsefe ve mantıkta böylesi böylesi denemelerin olduğu bilinmektedir.
Aynı şekilde sol gelenek de bu mekanizmayı kullanmaktadır. Yani belirli güçlerin açık açık ürün getirisine el koyduğu bir durumda Marks’ın artı-değer tanımının bir anlamı yoktur. Çünkü yapılan üretimde sadece üretim sürecinde sömürü yoktur. Ayrıca o kadar da gizemli değildir. Üretilecek ürünün buluşu, patenti, üretimine karar verilmesi, üretim sürecinin planlanması, üretilecek mekan, üretimde kullanılacak teknikler, bu süreç boyunca işçilerin alınması, koordine edilmesi, ürün çıktısının satışa sunulması, ondan önce reklamlar, tanıtım, imaj çalışmaları, pazarlama teknikleri, varsa engel olabilecek politik, hukuksal süreçlerin bertaraf edilmesi vb uzun ve karmaşık süreçler var. her bir aşamada yer alan üretim ve karar birimleri mevcut. Her aşamada örülmüş bir hiyerarşi mevcut.
Bütün bu süreçlerin hepsinde ürüne yüklenmiş artı-değeri hesaplamak mümkün değil. Her hesabın sonucunda çıkan ürün içinde işte bu noktada işçinin artı değerine el konuldu demek de doğru bir önerme değil. Çünkü bazen, moda, trend, imaj, reklam etkisi, bazen sadece patente sahip olma avantajı, bazen yukarıda anlatılan üretim sürecinde bir aktörün etkili davranışı, bazen elde edilen politik destek, bazen hukuksal avantaj ve hepsinde öte rakiplerin davranışı, borsa ve finans etkisi, ekonomik konjonktür gibi faktörler nedeniyle oluşan şartlarda belirlenen fiyatlar emek-değer tanımı, ya da artı-değer tanımı gibi kavramları matematiksel ispatlar bağlamında boşa çıkarmaktadır.
Her eylemin parasal ve rakamsal ifadesi olmayacağı gibi, bir an için matematiksel tanımlarla toplam girdi ve toplam çıktıyı tanımlasak ve aradaki kazancı hesaplasak da yeterli bir sonuç elde edemeyiz. Çünkü toplamda işletmenin içinde bir insanlar topluluğu, sahibinden çalışanlarına ve ürüne kadar toplumsal anlamda ifade ettiği değer, etki ve fonksiyonun önemi hiç mi hiç parayla, rakamlarla ölçülebilir değil.
Aynı şekilde Adam Smith’in ekonomiyi yönlendiren gizli el anlayışı da Marks gibi metafizik bir tanımlama oluyor. Bu bağlamda Smith’in günümüz ardıllarının matematiği kullanmaları, liberal teorilerin mutlaklığını bu yollarla ispata çalışmaları pek de anlamlı değildir.
Adamlar, ki erkek özellikli bir olgu olduğu için vurguluyorum, gizli bir ele ihtiyaç duymuyorlar. Bu açık biçimde güç olgusudur. Gücün bütün musluklarını ellerinde tutuyorlar. Bu yolla uygarlığın bütün bileşenlerini kullanarak açık açık mala, cana el koyuyorlar. Yaşam biçimine, biyolojik yapıya müdahale ediyorlar. Bunu da ekonomik aygıtları kullanarak yapıyorlar. Çünkü tüm teknolojik buluşlar, öldürücü silahlar, düşünsel ve felsefi çalışmalar ekonomiye, bankaya, borsaya akıtılıyor. Burada vücut bularak insana müdahale mekanizması olarak dönüyor.
Ekonominin asıl işlevi olan üretim, paylaşım ve kullanım süreçlerine dâhil olan herhangi bir insan güç sahiplerinin hâkimiyetini pekiştiriyor. Çünkü her şey metalaşmış durumda. Ve bir parasal ifade ile güce dönüşüyor. Devlet vergileri, banka faizleri, borsa getirileri, ticaret karları, ürün satış kazancı vb. tanımlarla bir biçimde varlıklar tiranlara akıyor.
Kısa Bir Sonuç
Yeryüzü bugünkü özellikleriyle 12 milyar insanı daha iyi şartlarda besleyecek şartlara sahiptir. Ayrıca sağlık, barınma, eğitim, çevre olanakları da çok daha iyi seviyede olabilir. Üstelik mevcut teknoloji ve insan birikimi ile mümkün.
Ama bunun için bazı değişimler şart. Örneğin silah yatırımlarının durması gerekir. Çünkü büyük bir para, teknoloji ve zaman israfına yol açıyor. Ayrıca öldürücü etkisinden öte tüketim alanında kullanımı mümkün değil. Otomotiv yatırımlarının, benzer şekilde sınırlandırılması lazım. Çünkü otomotiv üretiminde birey hedeflenmektedir. Aile ve toplum ihtiyaçlarını esas alan bir yaklaşımda görülecektir ki bugünkü otomotiv ürünleri bile ihtiyaç fazlasıdır. Petrol, demir vb. hammaddelerinin üretim yerinde işlenmesi hem taşımasında kullanılan enerji kaybının önlenmesi hem sanayinin yeryüzüne dağılımını sağlar.
Politik değişikler de şart. Örneğin patent yasalarının esnetilmesi. Program yazılımları, bilgisayar üretimi, yüksek teknolojiye katılımın önündeki engellerin kaldırılması bu sistemlerin açık sistemlere dönüştürülmesi.
Alternatif enerjilerin yaygınlaştırılması, nükleer dahil şu anki enerjilerin çevreye uyum ve güvenliğinin sağlanması ve aynı zamanda üretimi ve kullanımının bedavaya gelmesini sağlayacak uluslararası bir konsensüsün sağlanması.
Kalifiye mesleki eğitimin tüm insanlara sağlanması. Tarıma uygun alanların üretime açılması için halka makine, finans ve bilgi desteklerinin sunulması, tekellerin fiyat ve üretim karakteri üzerindeki belirleyiciliğinin kaldırılması.
Bunun benzeri uzun bir liste hazırlamak mümkün.
Ancak esas olanı ekonomik faaliyeti kar ve güç amacıyla değil de ihtiyaçları maksimum düzeyde karşılayacak şekilde belirlemektir. Bu aynı zamanda ekonomi ile güç arasındaki ilişkiye ayırım koyma noktasıdır. Tabii ki bu öyle de kolay değil. Belki de sistemin altüst oluşudur.
Fakat mümkündür. Hatta altüst oluşlara da gerek yoktur. Toplumsal bileşenlerin örgütlenmesi belki bu süreci bir ölçüde etkileyebilir. İyi bir sürece de götürür.
Ama altüst noktasının yaşanacağı alan ekonomi değil. Aksine güç mücadelesi anında olacaktır. Haliyle daha çok yapılması gereken güç meselesiyle uğraşmaktadır. Ekonomik alandan kovsanız başka alanda yine karşınıza çıkacak ve başa bela olacaktır. Çünkü daha önceki tarihlerde din yoluyla hakim oldu. Dini temsilciler aynı zamanda yönetici, karar verici ve güç sahipleri idiler. Hakeza ekonomik hiçbir aktivitesi olmayan ama askeri güçler yoluyla hakim olanlar vardı. Sisteme hakimlerdi. Ekonomiyi de ihtiyaçları için mala el koyma biçimde sürdürüyorlardı. Burada esas olan sadece ve sadece güçlü bir askeri yapı idi. Aşiretler ve uluslar da toplumsal birlik biçimleridir. Bu birliklerinin başkalarına karşı hakim ve hükümdar olması için organize olmuş kendileri dışındakilere hükmetmişlerdir. Ekonomik güçlerinin ne düzeyde olduğu çok da belirleyici bir faktör değildir.
Bu geçmiş süreçlerin hepsini günümüz global ekonomisiyle, ulusötesi işletmeleriyle kıyaslarsak daha insancıldılar demek mümkün. O dönem yapıları ekonomide daha paylaşımcıdır. Dinsel emirler, aşiretsel gelenekler, askeri ilkeler bu eksende şekillenmiş. Çünkü gücün ana odağı ekonomi ve teknoloji değildir.

Related Articles