Ekim: “Dün erkendi, yarın geç, zaman tamam bugün” – Foti Benlisoy

İtalyan Komünist partisi önderlerinden Michele, geçirdiği trafik kazası sonucunda hafızasını kaybeder. Nanni Moretti’nin bizde “Kızıl Güvercin” adıyla bilinen 1989 tarihli “Palombella rossa” adlı filminin başkarakteri olan Michele, film boyunca belleğini geri kazanmaya çalışacak, bir komünist olduğunu öğrendikten sonra çaresizce komünizmin ne olduğunu hatırlamaya çalışacaktır.

Bugünün “devrimsiz devrimcileri” olan bizleri, yani aktüel bir devrim ve kapitalizmden kopuş perspektifi olmaksızın yürütülen ve esas itibariyle “savunmacı” tekil mücadelelerin devrimci hareketin varoluş koşullarını belirlediği bir çağda yaşayan bizleri, Michele’ye benzetmek mümkün. Başımıza bir trafik kazası gelmiş değil elbette. Bizdeki amnezi, komünizmin ve dolayısıyla da kapitalizme alternatif toplumsal tasarımların en azından şu son otuz küsur yılda yaşadığı (ve istesek de istemesek de hepimizi etkileyen) itibarsızlaşmanın bir sonucu. Kapitalizme alternatif bütünsel bir toplumsal tasarımın beyhudeliğine ve iflasa mahkûm olduğuna, hatta ister istemez bir tür totalitarizme yol açacağına dair popüler algının hâkimiyeti, belleğimizi sakatlıyor.

Aslında günümüzde her şeyin olduğu gibi kalmasının ancak daha büyük felaketlere, muhtemel bir distopik geleceğe yol vereceği düşüncesi giderek yaygınlık kazanıp adeta ana akımlaşıyor. Ancak diğer yandan ve bu popüler distopik bilince karşın F. Jameson’a atfedilen o meşhur tabirle “dünyanın sonunun akıllara getirilip, kapitalizmin sonunun düşünülememesi” gibi bir gerçeklikle (hâlâ) karşı karşıyayız. Bu söz, iki tarihsel yenilginin (ilki, neoliberalizmin otuz küsur yılda işçi hareketinin 150 yılda yarattığı birikimi onulmaz derecede tahrip etmesi; ikincisi ise sosyalizmin, yani kapitalizme bütünsel bir alternatifin yaşadığı itibar yitimi) yükünü üzerimizden atamadığımız koşullarda ürkütücü bir gerçeklik kazanıyor.

Kapitalizme bütünsel bir alternatifin kolektif zihinsel ufkun dışına sürgün edilmesinin yol açtığı amnezi, bizi Sovyet ressamı Aleksander Kosolapov’un “Manifesto” adlı resmindeki çocuklara benzetiyor. Resimde yıkıntıların ortasında yere düşmüş kızıl bir Lenin büstünün hemen altında bir metni okumaya, onu adeta çözmeye çalışan çıplak küçük çocuklar görürüz. Okumaya çalıştıkları metin, Komünist Manifesto’dur. İşte Kosolapov’un resmindeki gibi yıkıntılar arasında eski yazıları çözmeye çalışan bizler, “ayaklanmacı genel grev” ya da “uzatmalı halk savaşı” gibi stratejik hipotezlerin (Daniel Bensaid’in deyimiyle) “yetimlerinden” başka bir şey değiliz.

Evrenselleşen Kornilovculuk

Bu durum, toplumsal ve siyasal mücadelelerin tarih sahnesinden silinmesi anlamına gelmiyor elbette. Şu son yirmi küsur yılda büyük sosyal mücadeleler gerçekleşmedi değil; ancak bunlar mevcut olana alternatif başka bir sosyoekonomik sisteme atıfta bulunmaz, böyle bir hedefi işaret etmez oldular. Bir zamanlar N. Moreno’nun ifade ettiği gibi “Şubatların”, yani büyük toplumsal kabarışların, ayaklanmaların, hatta devrimlerin “Ekimlere”, yani toplumsal ve siyasal güç dengelerinde kalıcı olabilecek köklü değişimlere ulaşamadığı bir dünyada yaşıyoruz.

Bu nedenle (mesela Gezi gibi) “Ekimle” tamamlanmamış, kesintiye uğramış her “Şubat”, Kornilovculuk tarafından ezilme tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Lavr Kornilov malum, Eylül 1917’de devrimi ezme girişiminde bulunan ve işçi sınıfının birleşik seferberliği sonucunda muvaffak olamayan bir Rus generaliydi. Unutmayalım: Topyekûn ayağa kalkmış Rusya’da Bolşevizmin alternatifi burjuva demokrasisi, bir tür demokratik “normalleşme” falan değildi. Bolşevik devriminin olası tek alternatifi, Kornilov tipinde bir kanlı karşı-devrimden başka bir şey olamazdı. Yani Ekim olmasaydı belki bugün o karanlık için faşizm yerine Rusçadan gelme başka bir tabiri kullanıyor olacaktık.

Clara Zetkin, zamanında, Mussolini faşizminin devrimi gerçekleştiremeyen İtalyan işçi sınıfına kesilmiş bir ceza olduğunu söylemişti. İşte günümüzde de kalıcılaşamayan, güçler dengesinde ezilenler lehine değişimler yaratamayan, Ekimleşemeyen her toplumsal kabarış, her devrimci kalkışma böylesi bir “cezayla” karşı karşıya. IŞİD mesela tam da Zetkin’in bahsettiği türden (Arap ayaklanmalarının akamete uğramasının sonucu olduğu) bir “ceza”. Dolayısıyla ütopyanın zihinsel ufkun dışına atıldığı, siyasal sinizmin adeta kural haline geldiği, her türlü radikal dönüşüm özleminin totalitarizmle özdeşleştirildiği günümüzde “ezilenlerin şöleni” olarak Ekim değil, Kornilovculuk günceldir. Kornilovcu reaksiyon, devrim yeniden güncel olmadıkça evrenselleşecektir.

Devrimin güncelliği

Gyorgi Lukács’a göre Lenin’in düşüncesinin ayırt edici vasfı, dünyada ve Rusya’da yaşananları, “devrimin güncelliği” perspektifinden kavramasıdır. Yani kısacası, devrimi sürekli bizimle olan aktüel bir ihtimal olarak ele almasıdır. Şöyle yazar Lukács: “Devrimin güncelliği, tek tek her günlük sorunun, toplumsal tarihsel bütünün somut bağlamı içinde ele alınması, bunların proletaryanın kurtuluş momentleri olarak incelenmesi demektir. (…) Bu ise yalnızca, günlük her sorunun –günlük sorun olarak bile- aynı zamanda devrimin temel sorunu olduğu anlamına gelir.” Kısaltıp tekrar edelim: “tek tek her günlük sorunun proletaryanın kurtuluş momentleri olarak ele alınması”. Yani devrim artık bir teorik soyutlama değil, günün meselesidir. Her günlük sorun devrimle, devrimci olanakla bağlantılıdır. Lenin’den oldukça farklı bir terminoloji kullanan Walter Benjamin’in deyimiyle, “bu gelecek içerisinde her an, Mesih’in geçebileceği küçük kapı”dır.

İşte günümüzde komünizmin örgütsel-politik krizi, kapitalizmden kopuşa dair bir geçiş stratejisinin bulunmayışı, kapitalizm sonrası bir toplum tasavvuruyla güncel mücadeleler arasında köprü(ler) kurmaya dönük çabanın neredeyse yokluğuyla alakalıdır. Bu bağlamda mevcut stratejik tutulma, bir uçta seçimcilik (yani seçim başarısının toplumsal güç ilişkilerinde emekçiler lehine anlamlı değişikliler için yeterli olacağı) yanılsamasına, diğer uçtaysa hareketin “her şey” olduğu, hareketin lineer evriminin radikal bir toplumsal dönüşümün anahtarı olduğu yanılsamasına yol veriyor.

Böylece kendi siyasal ufkunu sınırlayıp ketleyen, “deradikalize” olarak makbul sayılmayı tercih eden bir “sol”, mücadelelerin hedef ve taleplerini kısıtlıyor, onların sistem içine çekilip soğurulmasını, ehlileştirilmesini kolaylaştırıyor. En yakın ve hepimiz için vahim örnek yanı başımızdaki Syriza’dır. Ancak iğneyi kendimize batırmaktan imtina etmeyelim:  Gezi’nin radikal potansiyellerini, o büyük kabarıştan daha birkaç ay geçmeden Mansur Yavaş’a işaret ederek heder edenler, hareketi bir “hükümet karşıtı” protestoya indirgeyip onu sistem içi seçeneklerin kucağına atanlar, onu şu bizdeki “mahalle siyasetinin” sınırları içine tıkanlar da bir başka örnek değil midir? Bunlar “sol”dan “biz başka alem isteriz”i değil de “radikal demokrasiyi” ya da “ilericiliği” anlayanlar, “devrimciliği” günümüze has bir popülizme indirgeyenler değil midir? Bu “arazlar”, Michele’yi vuran o amzenin sonuçları değil midir?

Evet, mevcut halde Ekim güncel falan değildir; ancak Ekim’in dünyası sandığımızdan da fazla günceldir. Kapitalist krizin ekolojik krizle bütünleşerek burjuva medeniyetinin çok boyutlu bir buhranına dönüştüğü, küresel siyasal mimarinin emperyalistler arası rekabet dolayısıyla iyice kırılganlaşıp savaş ve yıkımı sıradanlaştırdığı bir dünya bu. Ekim’i doğuran, onu adeta zorunlu kılanla neredeyse aynı dünya. Tarih sanki tekerrür etmek adına bizi en başa geri döndürmüştür. Ekim’in doğduğu ülke olan Rusya’ya bakmak yeter. Putin adeta çarlık istibdadının o “kutsal Rusya”sını restore etmiş, Kornilov’un ve bilumum Beyaz generalin Sovyet Rusya’ya biçtiği elbiseyi tarihin sandığından çıkarmış, yüzyılın çarkını başa çevirmiştir. Ekim bu nedenle anma ayinleriyle geçiştirilecek şey değildir. O yeni baştan, “kökü mazide bir âti” olduğumuz bilinciyle güncel kılınmalıdır.

“Dün erkendi, yarın geç, zaman tamam, bugün” demenin, diyebileceğimiz koşulları yeniden yaratmanın zamanıdır. Çok geç olmadan…

Başlangıç

Related Articles