Doğu Edebiyatında Aşk

Beni Siyabend ile tanıştıran Seyithan´dı. Aklımda yanlış kalmadıysa Seyithan sosyoloji bölümündeydi. Ben de aynı üniversitede edebiyat öğretmenliği okuyordum. 1990´li yıllar… Yani Kürt ulusal hareketinin gelistiği, dolayısıyla benim gibi Kürt olduğu halde „Kürtçe anlayan ama konuşamayan(!!!)“ bir sürü gencin Kürtçe konuşmaya özendiği zamanlar. Seyithan -Diyarbakırlı olduğundan şanslı sayılır- asimile olmamıştı, Kürtçe´ye hakimdi. Böylece bana hem Siyabend´in hikayesini anlattı, hem de bu hikayenin orjinalini elime vererek biraz Kürtçe okumayı öğretti. Sonra malum politik şartlardan dolayı bu dersleri malesef devam ettiremedik. Yarım kalan derslerden aklımda kalan tek şey, Siyabend´in Xecé´ye duyduğu aşk yüzünden başına gelmedik şeyin kalmadığı…
Yol Tv´de yaptığım programa yazar ve çevirmen arkadaşım İlhami Yazgan´ı davet etmiştim. İlhami yıllar önce yazdığı bir kitabı imzalayıp bana hediye ettiğinde o kitabın son baskısına Siyabend´in hikayesini de eklediğinden haberim yoktu. Eski Kürt Öyküleri adlı kitabı çantama koydum ve tramvayda sırf zamanı değerlendirmek için sayfaları karıştırırken 27 sene önce tanıştığım Siyabend aynı haliyle karşıma çıktı. Ne yaşlanmış ne de gençleşmişti. Altın bulmuş gibi sevindim. 27 sene önce başka bir ruh haliyle(o zamanlar Kürt olmaktan kaynaklı değerler sistemiyle) okuyup anlamaya çalıştığım Siyabend u Xecé hikayesini yeniden (bugün olabildigi kadarıyla nesnel bakış açımla) okuyup değerlendirme şansım olmuştu çünkü.

Anlatıma hakim olan „Söylem Düzlemi“

Edebiyat bilimine göre elimize aldığımız ya da dinlediğimiz her metni kabaca iki düzlem üzerinde değerlendirebiliriz. Birincisi öykü düzlemi, ikincisiyse söylem düzlemi olarak adlandırılır. Öykü düzleminde „ne anlatılıyor?“ sorusuna cevap bulmaya çalışırız. Söylem düzlemindeyse „nasıl anlatılıyor?“ sorusunu kurgu, dil, zaman, mekan ve motiflere bakarak açıklarız.
Siyabend u Xecé´nin öykü düzlemi doğu edebiyatında sıkça rastladığımız hatta artık sıradanlaşmış olan bir aşk hikayesi üzerine kuruludur. Yani anlatılan hikayenin özeti, uzaktan sevmeyi kutsayan, kavuşmanın lanetlendiği ve aşıkların malesef kavuştukları anda öldüğü, öldürüldüğü ya da intihar ettiği bir kurguya dayanır. Doğu edebiyatında öykü düzlemindeki bu kurgusal fenomeni Amin Maalouf´un „Uzaktan Sevmek“ adlı kitabını okurken daha net gözleme şansım olmuştu. O kitapta yazar söylem düzlemini hiç uzatmadan, çok seven insanların asla kavuşamayacağının altını çizerek okuyucuya bir mesaj veriyor bence. Aynı mesajı tam tersinden bir filmde de izlemiştim. Şener Şen ve Müjde Ar´ın harika bir performans sergiledikleri, söylem düzleminin abartılarak komediye dönüştürüldüğü Arabesk adlı film.
Bu iki örneğin haricinde Siyabend u Xecé ile bire-bir karşılaştırabileceğimiz pek çok aşk hikayesi var. Leyla vü Mecnun, Mem u Zin, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Aliş ile Zeynep ve daha niceleri… Konusu tamamen aynı, olay örgüsü hemen hemen birbirine benzeyen, sonu kesinlikle tıpa tıp uyan bu destanlar arasındaki tek fark söylem düzlemi, -yani nasıl anlatıldıklarıdır. Doğu edebiyatında anlatıcının bakışaçısı ve dil kullanımı okuyucuyu doğrudan etkilemek, yönlendirmek amacı taşır. Bu yanıyla bin bir gece masallarından deng bejlere kadar sözlü ve yazılı edebiyat geleneğinin zengin bir anlatım kültürüne sahip olduğunu söyleyebiliriz. Her anlatıcı her anlattığında söylem düzlemine yeni bir şey katar. Ancak dikkat çeken şey, anlatıcılar söylem düzlemindeki yaratıcılığı öykü düzleminde kullanmazlar.

Siyabend u Xecé´yi de eleştirel okumak

27 sene sonra Siyabend u Xecé´yi yeniden okuduğumda anlatımdaki tadın sözlü edebiyat geleneğinin etkilerini taşıdığını farkettim. Üstelik İlhami Kürtçe´den Almanca´ya çevrilen öyküyü, Almanca´dan Türkçe´ye çevirmişti ve -haklı olarak- çevirinin çevirisi olan çalışmanın orjinalden uzaklastığıyla ilgili kaygıları vardı. Bence doğu edebiyatında anlatıcı o kadar dominant ki, kullandığı dil ve bakışaçısı çevirilere rağmen aynı etki eşitliğine sahiptir diyebiliriz. Bu etki eşitliği okuyucunun kendi özgün fikrini ve alımlama estetiğini manipule edecek kadar güçlüdür. Ancak okuma kültürü gelişmiş, okuduklarına eleştirel yaklaşabilen okuyucu anlatıcının hakim olan bakışaçısına ve dil kullanımındaki ustalığına mesafe alarak o etkiden kurtulabilir.
Bu haliyle yaklaşırsak, anlatıcı her ne kadar Xecé´nin güzelliğinden bahsetse de, onun neden Siyabend´e ağır görevler yükleyip -aşkını ispatlaması için- zor durumda bıraktığını düşünmemiz gerekir. Aynı anlatıcı Siyabend´i de cesur, yiğit, gözü pek bir delikanlı olarak tarif eder. Oysa Siyabend bu özelliklerine rağmen hem öksüz, hem de yetimdir. Ne kadar güçlü-yiğit olursa olsun yine de dünyalar güzeli, yedi kardeşin nazlısı Xecé´nin yanında hep ezik kalacaktır. Nitekim onu ölüme götüren de aslında aşkı değil bu eziklik duygusudur. Kendini Xecé´ye bir kez daha ispatlayabilmek için bir geyiğin peşine düşer.
Bilindiği gibi geyik doğu edebiyatındaki belli başlı motiftlerden biridir. Geyik çagırır, kahramanı peşine düşürür, sonra da kahramanın aslında kahraman olmadığını yüzüne vurur gibi, onu ya öldürür ya da ölümüne sebep olur.
Murathan Mungan´ın Mezopotamya Üçlemesi´nden biri olan „Geyikler Lanetler“ oyununu izlerken, geyiğin bakışaçısının aslında eseri anlamak için anahtar işlevi yüklendiğini farketmiştim. Orada geyik, aşkın ve fedakarlığın yerine; gücü, gösterişi ve ünü tercih eden insanın kendi doğasına nasıl da yabancılaştığını görüp, bunu lanetliyordu.
Siyabend u Xecé efsanesi de bundan çok farklı değil aslında. Xecé Siyabend´den kendisini düğün alayında gelin giderken, yedi abisinin arasından kaçırmasını ister, Siyabend hiç düşünüp sorgulamadan bu şartı yerine getirmeye çalışır. Çünkü ancak o şartı yerine getirirse Xecé´nin de aşkına layık olacağını düşünür. Aslında aşk için yapıldığı zannedilen „fedakarlıklara“ yakından baktığımızda, bunların daha çok insanın tatmin ve telaffi edemediği zaaflarıyla ilintili olduğunu görürüz. „Aşk için“ olduğunu zannettiğimiz bu değerleri kutsamaksa kör bir yanılsamadır.

Sonuç olarak:

Doğu edebiyatı geleneğinde son derece güçlü bir anlatım zenginliği, tecrübesi ve becerisine sahip olan anlatıcı(lar), anlatıdaki figürlerin beşeri zaaflarıyla baş etmeye çalışırken; içine düştükleri çıkmazı, çözümsüzlüğü bilerek ya da bilmeyerek kutsar. En yogun hislere ve sezgilere, yani aşka dayanan bu çözümsüzlüğü tartışılmaz-sorgulanmaz-eleştirilmez hale getirir. Bu yüzden efsaneleri anlatıcının „tatlı“ dilinin etkisinde kalmadan yeniden okumakta fayda var diye düşünüyorum.
Siyabend u Xecé iyi bir örnek.

Songül Kaya-Karadağ
Köln
07.06.2017

Related Articles